Hz. Muhammet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Muhammet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2013

Minyatür Meraklar Peşinde

Metropolitan müzesi, New York 83. sokakla 5. caddenin kesiştiği yerde bulunur.  Müzeyi gezmek için abimlerden ayrıldığım günlük güneşlik bir New York sonbaharında, müzenin yakınındaki metro durağının hemen karşısındaki Starbucksta içtiğim kahvenin verdiği hazzı, -aha da iki ay sonra otuz olacam-  bu yaşıma geldim hiçbir yerde tatmadım. Manhattan’ın bir tık dışına çıktığınız için şehrin o gürültüsünün, göğe giden binalarının yarattığı sersemliğin tesirinin azaldığı, yıllar yılı maruz kaldığımız Amerikan fimlerinden/dizilerinden (bana niyeyse hep Baba 2 filminde Robert De Niro’nun Don Vito Carleone’nin gençliğini oynadığı sahnelerini çağrıştırır) aşina olduğumuz apartmanlara, onların zikzaklı yangın merdivenlerine, kapı önlerindeki geniş ve yapıştırma falan durmayan, basbayağı ağaçlı kaldırımlara bakarken, birazdan dünyanın bu en meşhur müzesine gitmek için güç topluyordum. Kesif bir özgürlük hissi duyuyordum, belki de bu yüzden bu kadar mutluydum.


Üç buçuk saat süren turun sonunda, artık dizlerimin dermanı kesildikten sonra, Japonya haricindeki en büyük Japon silah sergisini gezmenin bahtiyarlığı ve eskiçağ kısmında bir Hatay mozağiyle karşılaşmanın şaşkınlığıyla klasik İslam sanatları kısmına yollandım. Tüm yorgunluğuma rağmen bir rahatlık da vardı üzerimde, çalıştığın yerden sorulunca duymaya alışık olduğunuz bir rahatlık. Yine de bir dalına merak salmış olduğum İslam sanatlarının yaban ellerde nasıl algılandığını görecek olmaktan ötürü heyecan duyuyordum. İslama mal olmuş masalların, kıssaların (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Hz. Yunus’un balıkça yutulması vb.) birçoğunun minyatürüne ilgiyle baktıktan sonra, müzenin benim için en müstesna eserini görmekten dolayı şok oldum: 15. yüzyılda Timur’un sarayında yaşamış İranlı nakkaş Ebu Hafız’ın Tarih Mecmuası olarak tercüme edebileceğimiz yazmasından bir minyatürde, Hz. Peygambere Cebrail (a.s) tarafından getirilen ilk vahiy resmedilmişti. Farklılıksa, Hz. Peygamberin yüz hatlarının belirginliğiydi. Hz. Peygamerin suretini çizmenin İslamda niye bu kadar büyük bir tabu olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştım. Sırf bu yüzden onun suretinin ve bazı kişilik özelliklerinin tasvir edildiği metinler (bunlara hilye deniyordu) İslam sanatında bir kilit rol oynuyordu. Bir müzehhebin (tezhip sanatçısının), icazet alma beratıydı hilye tezhiplemek… Ama işte o kutsal kuralın çiğnendiği beş asırlık bir minyatür kanlı canlı karşımda duruyordu. Doğrusu bu minyatürü daha önce yine Metropolitan müzesinin bir eğitim kataloğunda görmüştüm. Yani ufkum daha o müzeye gitmeden genişlemiş, ezberim (sadece benim değil, o resmi gösterdiğim tezhip konusunda doktora yapan hocamın da) tersyüz olmuştu bile. Yine de bu minyatürü gördüğüm andaki heyecanımı azaltmıyordu. Zaten büyük şehirler taşradan o yönüyle ayrılır: Bir şekilde öğrenip içselleştirmeye çalıştığınız bir bilginin tanığı oluverirsiniz, minyatüre bakarken bunu da düşündüm. (Bu haliyle bende yarattığı duygu, hep televizyondan izlediğim Beşiktaşın maçlarını İstanbulda staddan izlemeye başlayınca duyduğum hissiyat gibiydi.) Yine de müze dediğin biraz da mağazasından ucuz hediye almak için gezilen bir şeydir. Gördüğüm en devasa müze mağazasında da bir saatimi zebil ettikten sonra, üzerinde New York fotoğraflarının olduğu 2014 masa takvimimi ve bir balya magneti alıp çıktım (Aldığım magnetler dolabı, masa takvimiyse işteki masamı süslüyor, o güne dair hatıramı daim kılmak için) Müzeden çıktıktan sonra biraz müzenin merdivenlerinde oturup bir daha burayı ne zaman görebileceğimi düşündüm. Bununla ilgili üzülmek kendime haksızlık olurdu: Dünyanın bir ucunda, amatör merakımı okşayan bir sanatın - ki bu aynı zamanda inancıma, kimliğime dair bir parçayı da oluşturuyordu- sıradışı örneklerinin de yer aldığı bir sergiyi barındıran dünyanın en meşhur müzesini  tek başıma gezmiştim. Hem de, hedefimdeki gibi, otuzuma gelmeden…

PS: Minyatürü buraya kopyalayıp kopyalamamayı çok düşündüm ama otosansür galip geldi. (Sanırım özgürlüğe düşkün olduğum konusunda biraz ikiyüzlüyüm). Her neyse -konu minyatüre buradan, İslam sanatlarıyla ilgili giriş seviyesinde bilgilerin olduğu kitabın .pdf dosyalarına da buradan erişebilirsiniz.

28 Ekim 2012

Bir Taşralı için Ritüeli, Anımsattığı ve Hissettirdiğiyle Kurban Bayramı

Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır.
Hacc, 37

Takva, Allah’a bir evlat için, yani soyun devamı için yıllar yılı dua edip, muradına erince ona “Allah işitti” manasında “Eşma-el”  adını koymaktır. O uğurda yıllar yılı dua ettiği evladı Eşmael (İsmail)’i gık demeden kör bir bıçakla Allah’a soğukkanlılıkla kurban etmeye nazır olmaktır takva.

Kurban bayramı, çocukluğa, babaannenin evinin bahçesine geri dönüp, yitip giden zamana ve etkilerine lanet etmektir: Artık limonlar o bahçedeki ağaçların çok yukarılarındadır, toplamaya kalktığınızda dikenleri kolunuza batar, kolunuz çizilir. Zihnen ve bedenen erimiş babaannenizin gözünün içine sırf manalı bir cümle kursun diye bakarken de yüreğiniz... O kadar çizilir ki, siz takva sahibi biri olmasanız da Allah sizi işitir. Giderken babaanneniz, “Oğlum ne zaman geleceksin ders çalışmaya?” diye sual eder. O kadar ileri hasta olmasına rağmen, sizin onu ziyaret etmeniz için bir dahaki bayramı bekleyeceğinizi ve o çocukluğunuzun hatrına yanında olduğunuzu bilir. Bir sokak ötede, sadece bir sokak ötede dedenizin kardeşinin bahçeli evi müteahhite verilmiş, bahçenin yerinde yeller, kagir evin yerinde ise üç katlı bir binanın sevimsiz pimapenleri esmektedir. Her katın bir kardeşe verildiğini yüzünüzü buruşturarak dinlersiniz. Sadece müteahhitler mi insanlar mutlu olsun ister acaba bu devirde? Bir müteahhitle babaannemin mutluluktan anladığı aynı şey olabilir mi hiç peki?

Geçenlerde Sırrı Süreyya Önder yazdı, “nakledilir ki Cebrail-i Emin üç gündür hiçbir şey vahyetmemişti. Peygamber sahabeye dönerek ‘Ya ashaplarım! Diliyorum ki biriniz bir güzel hikâye veya bir macera söyleyiniz. Biraz onunla meşgul olayım. İnşallah kardeşim Cebrail gelsin ve vahiy getirsin.’ dedi. “Hikâyenin iyisine” der Sırrı Süreyya Önder, “vahiy dileyen peygamberler bile muhtaçtır.” Hal böyleyken dört aylık yeğeninizi eğlemek için hikaye uydurma zorunluluğuna şaşmamalı. Kurban bayramı aynı zamanda küçük bir bebeğin sayesinde geleceğe gidip hayal kurmaktır. Anlattığınız bir hikayeyi beğendiği zaman dudağı ve gözleriyle güldüğü anda birden ve nedensiz yere o hikayeyi kesip, onu bir daha gördüğünde yürümeye başlamış olacağını ona fısıldamaktır. Akşam körfez manzarasına bile bakmayacağınız evinizde yapayalnız ve onsuz ne yapacağını o bebeğe sormak, onun suratının/suretinin birden ciddileşivermesini izlemektir. Bir arkadaşımın şahane tanımlamasıyla küçük bir bebeğe verebildiğiniz tek duygu olan sevginin artık neredeyse elle tutulur bir hal almasıdır. Kurban bayramı onun size verebildiği tek karşılık olan o gülücüğe kurban olmanızdır, ondan ayrıldıktan sonra arabanızın onun kokusuyla dolması, o kokunun ara ara sizin burnunuza gelmesidir.

Kurban Bayramı, yıllar yılı peşinden koştuğunuz kızla hiçbir şey olmamış gibi, eski günlerdeki gibi, (yani Nazım Hikmet’in o enfes dizesindeki gibi, herkes gibi) konuşmaktır. O “dargınlar barışır” safsatasının gerçeğe en yakın olduğu an, işte o andır. Sizin ilk olarak yazlıkta bir zamanlar esnaflık yapmış, ikinci olarak da ateist bir arkadaşınızdan telefon almanızdır bayram tebriki olarak. Telefonda bayram sabahı İstiklal’in, Galatasaray Lisesi’nin önünün ne kadar ıssız olduğundan bahseder size, sırf o ıssızlığı bertaraf etmek için aramıştır sizi. “Dargınlar barışır” olmasa da, “dostlar konuşur”, bir bayram gerçeğidir.

Bu bir kurban güzellemesi değildir, bir bayram güzellemesidir. Geçmiş kurban bayramınız, ey ehl-i blogger, mübarek ola.