Scent of a Woman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Scent of a Woman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2012

Vazife

Ne zaman şirket seyahati lafını duysam ayaklarım geri geri gider. Hep tamamlanması gereken bir vazife olarak gördüm onları şimdiye dek, her ne kadar mesela Paris gezimi böyle uzun bir şirket seyahatinin haftasonlarına sıkıştırmış olsam da. Bu vazifeyi biraz Jön Türkler’in Avrupa’ya gidişine bile benzetirim, onlar bizde olmayan demokrasiyi, ifade özgürlüğünü, temel hakları ve bir muhayyileyi yerinde müşahade etmek ve bu hayalleri Osmanlı için de kurdukları için -daha çok Fransa’ya- gitmişlerdi, ben de, böyle dönüştürücü bir misyonla gönderildiğimiz hissine kapılırım nedense. Ford’dayken Londra’nın Gebze’sinde 4000 beyaz yakanın çalıştığı bir arge merkezine gidiyorduk, şimdi bir imalatçıda çalışıyorum, ve Bükreş’in Gaziemir’i sayılacak bir yere (gerçi Bükreş’le de coğrafi olarak alakası yok ama, işte teşbihte atış serbest malum) gönderildim, Iaşi diye yazılıyor Romencede, bildiğiniz Yaş işte. (Yok bildiğinizden değil, ama en azından okunuşunu biliyorsunuz.)

Cuma günü son dakikada Romanya pasaportunu alıp bu sabah Bükreş üzerinden pırpır bir pervaneli uçakla Kars’takine rahmet okutacak Yaş havaalanına indiğimizde, bizi karşılayanlar, tamamı atarlı kamu görevlileri (insan ister istemez Fatih Akın’ın o şiir gibi Im Juli filminin pasaport polisini hatırlıyor: “no passport, no Romania”), İzmir’den beter bir nem, yarısı tarihi, öbür yarısı restorasyonda ve şantiye halinde bir şehirdi. Yine de, her ne kadar zorla bir yere gönderilseniz bile, hiç bilmediğiniz ve bir daha hiiç gelmeyeceğiniz bir şehirde avare avare dolaşmak insanda bir tatil illüzyonu yaratıp insana kendini iyi hissettiriyor.

Akşam yemeğinde arkadaşlara bu akşam fırtına beklendiğinden bahsettiğimde, havada tek bir bulut bile yoktu. Yemek yediğimiz restoranın karşısında bir çocuğun keman çaldığı kafeye oturduğumuzda da… Önce gök gürlemelerini duyduk, sonra da bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru. Tepemiz şemsiyelerle tamamen kapatılmış olmasına rağmen, Allahın temmuz ayında öyle öfkeli bir yağmur yağıyordu ki, oturma düzenimizi değiştirmek ve safları sıklaştırmak zorunda kaldık, benim daha işe başladığımın birinci ayında keşfedilmiş cenabetliğimle ilgili peşisıra espriler patlattık karışılıklı. O sırada masadaki arkadaşlardan en ağırbaşlı, en beyefendisi arkamızdaki masada oturan kızı gösterdi.

- Olm bu arada Mehmet arkanda en başından beri bir hatun var. Evliyim ama bakıyorum yani, yapacak bir şey yok.
- Neyse abi kalkarken bakarım ben de. Tek mi? (Yine yanlış yere oturmuştum. Herhangi bir mekana gittiğimde masanın en kör yerine oturmayı nasıl bu kadar iyi becerebiliyordum?)
- Valla bir çocuk vardı karşısında ama kalktı gitti, epeydir de tek başına oturuyor.

Yağmurun beni ıslatmayı başarmasıyla ve garsonun da önerisiyle yandaki masaya geçtik. Hesabı ödemiştik, ama o kadar kuvvetliydi ki fırtına, yerimizden kıpırdayamıyorduk. Aslında bir başka arkadaşın taksi çağırma önerisini alelacele bertaraf ettiğimize göre kıpırdamak da istemiyorduk. Kıza ilk o zaman baktım, ve bok atmaya çalıştım: “Büyük olm bu” “Yok be abi” Siyah giyinmişti, simsiyah. Uzun siyah saçları omzunu geçiyordu. Bu haliyle kime benzediğini biliyordum aslında. Ama bu daha uzun boyluydu, ve açıkçası daha güzeldi. Masada Yaş’ın Moldova’ya olan yakınlığıyla ilgili manasız bir laf açıldı. Ben az önce çalan müziği hatırlattım arkadaşlara. Kemanlı çocuk Scent of a Woman’daki dans sahnesindeki müziği çalmıştı. (Bir kere de Barcelona’da yine bir kafede bu kez Sinan’la benzer bir sahneye denk gelmiştik. Sadece orada öyle bir kız yoktu, zaten ona gerek de yoktu. İçim orada da cız etmişti. Bu şarkıya dair ne hissettiğimi sevgilimle hiç paylaşmadan ölecek miydim?) Bu şarkının geçtiği sahneyi ve bu filmi ne kadar sevdiğimden bir iki cümleyle alelacele birkaç dakika önce masadaki arkadaşlarıma bahsetmiştim zaten. Derken yağmur iyice çıldırdı, beni oturduğumuz masanın etrafında nereye oturursam oturayım ıslatıyordu. Arkadaşım ciddi ciddi kızın masasına oturmamı teklif etti, kızın karşısındaki sandalye hakikaten mekanda hiç ıslanmada oturulabilecek tek sandalyeydi -veya ben öyle görmek istedim (İçeri oturmaktansa dışarıda arada bir ıslanmayı ve kızın güzel yüzüne bakmayı ben de yeğlemiştim). Birden kafamda o an havada çakanlara benzer keskin bir şimşek çaktı: Scent of a Woman’da o müzik çalıp Yarbay Slade (Al Pacino)’le o kız o müzik eşliğinde dans etmeden önce, o kız da erkek arkadaşını beklemekteydi. Bunun gibi simsiyah giyinmiş bir kız. Masadakilere bunu tasvir ettiğimde, herkesin sahneyi gözünde canlandırmış olduğunu ve kastettiğim benzerliği anladığını mutlulukla fark ettim.



Birkaç dakika sonrası, kızın sevgilisi olduğunu el ele tutuşmalarından anladığımız çocuk, üstü başı yamyaş kafeye geri geldi. Tüm masa,  bu kadar güzel bir kızı bir saat kadar tek başına mekanda bıraktığı için bağıra çağıra sövüp rahatladık. Yağmur durmuştu. Canlı müzik bitmişti. Onunla tanışmamıştım. Ama benim için önemli değildi, ben nasıl olsa buraya bir vazife için gelmiştim.

27 Şubat 2010

Bireysellik Nişanesi Olarak Dolaba Yapıştırılanlar

Yıllar yıllar önce, Yeni Binyıl üzerinden on sene geçmiş bir yılbaşı değil, daha ziyade gençlere hitap eden vaatkar bir gazete, Ece Temelkuran da benim her yazısını evire çevire okuduğum bir yazarken (kanaatler ne çabuk değişiyor yarabbim!), sanırım Yeni Binyıl'ın pazar ekinde, Nuriş namıyla maruf Nuri Ergün’ün hapishanede çektirdiği (ve benim hiç görmediğim) bir fotosundan bahsetmişti. Tipik bir mapushane fotosu- ranzanın başında arkada dolap açık olduğu halde çekilmiş bir fotoydu Ece Temelkuran’ın bahsettiği. Yazı devamında herkesin kendi hayatının indirgenmiş halinin o dolap ve ona yapıştırılan şeyler olduğunu ileri sürüyordu, o zaman kendi hayatımız da (liseyi yatılı okuyorduk) o kadar kısıtlanmış ve kamulaşmıştı ki (ortak banyo/tuvalet, olağanüstü günler dışında sadece yarım saat izlenebilen ve onu da yurttaki yüz kusur kişiyle paylaşmak durumunda olduğunuz elli beş ekran televizyon, paylaşılan odalar…), bizim de tek kişisel alanımız dolabımızdı, yazının bende bu kadar tesirli olmasında herhalde kurduğum bu benzerliğin etkisi olsa gerek… Tüm bunları hatırlamama sebep olansa, taşınırken daha bir alıcı gözle baktığım dolabıma yapıştırdıklarım. (Büyük anlamlar atfederek özene bözene seçip dolabınıza yapıştırdığınız şeyleri bir süre sonra göz aşinalığından mütevellit fark etmemek sadece bende olmuyordur sanırım.)

Envanterimiz birkaç parçadan müteşekkil: eskiden bir iki kendi fotoğrafımı koyardım, şimdi yok, şu an tek film afişi var –bildiniz: Kadın Kokusu, ama vaktinde okuldaki panodan apartılmış alelade bir A4 renkli çıktı aslında- Birkaç siyah beyaz foto, illa ki hiç gitmediğim Kız Kulesi'nin siyah beyaz kartpostalı, birkaç minyatürün kartpostalı (minyatürlerdeki abartı hoşuma gider, Yiğit Özgür'ün birkaç parçalı karikatürü gibi resim başından sonuna bir hikaye anlatmak ister gibidir) ve çok da beğenerek astığım tarihi yarımadayı gösteren İstanbul gravürü, -birçoğunu gezip görmediğimi utanarak itiraf etmem gereken bir sürü yapıyı içinde barındırır- yeni yapıştırdığım bir Simpsons afişi ve bir de…

Bir an fotoyu koymayı aklımdan geçirdiğimi itiraf edeyim, ama Ara Güler’in fotoğrafının fotosunu çekip çerçeveyi bozmaya cüret edemedim. Bana doğumgünümde Mr. Niceguy tarafından hediye edilmiş bir kartpostal bu. Meyhanede çekilmiş fotoğraf, kadrajın hemen önündekiler ellerinde sigara arkaya baktıklarına göre insanların çekileceğinden haberi var. İki şişman kadın oturuyor ve arkasında saz, darbuka ve kemandan oluşan orkestra olduğu halde bir şarkı terennüm ediyor ama asla kadraja bakmıyorlar, herkes takım elbiseli. Fotoğrafın estetiği, zamanın eskiliğini vurgulaması, doğallığı falan hepsi yerli yerinde ama fotoğrafın numarası sahnenin arkasında ikisi de tam olarak çıkmamış tabeladaki yazıları birleştirince ortaya çıkıyor: Hariçten şarkı ve gazel okumak zabıta kararınca yasaktır. Nasıl ama?

18 Aralık 2009

Donna’nın Kokusu

Bir süredir yazamıyorum, üzerimdeki bu ataletin kalıcı olmasından korkuyordum, birilerinin burada yazanları okuduğunu duyuyorum/biliyorum, zaten yola çıkarken de amacımız okunmaktan ibaretti. Hal böyleyken güç yettikçe bir şeyler çiziktirmek lazım... Birkaç gündür niyet edip bloğa yazamazken, hayatta kayıtsız kalamayacağım şeylerden biri başıma geldi: Hiçbir şeyin olmadığı bir öncekinin tıpkısı bir perşembe gününde abimin kanallar arasında dolaşırken, televizyonumuzda hangi numarada olduğunu bile unuttuğum bir kanalda TNT’de Kadın Kokusu’na (Scent of a Woman) rastlaması gibi. Hemen eyesman’e mesaj attım ve son on gün içinde yaptığımdan farklı bir şey olarak CM oynamayıp filmi izledim, hem de tövbemi bozarak dublajlı olarak.

Olan bitene anlamları kendimiz yüklüyoruz tabi ki, bu filme tesadüf etmek bizden başka hiçbir üçlü için (MFÖ, Üç Hürel, Metin-Ali-Feyyaz vb) bu kadar anlam ifade edemez, hem kişisel film arşivimizde, hem birbirimizle olan arkadaşlık hukukumuzda o filmin yeri ayrı, birbirimize yazdığımız yıllık vb yazılarda veya dost sohbetlerinde, devamlı referans gösterdiğimiz bir film bu.

Film, İtalyanca bir filmin yeniden çekimi ve Al Pacino, tek Oscar’ını bu filme borçlu, daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, Akademi, kendisini tartışılır olmaktan bu filmle kurtarmış bence, o adama Oscar vermeyenin ne dünyada ne de ahirette yatacak yeri var zira... İtalyanca olan filmde Frank’i oynayan Vittorio Gassman Cannes’da en iyi erkek oyuncuyu kazanmış, karakterin ne kadar güçlü yazıldığı da aslında buradan belli. Birbirini bu kadar görmezden gelip farklı tercihlerde bulunan iki seçici kurulun da bu kadar büyük bir ödülde ittifak yapmasının başka bir örneği var mı, bilmiyorum.

İtalyan çekimini izlemedim, ama Holywood yapımında Al Pacino hariç tüm oyunculukların kötü olmasının Al Pacino’nun oyunculuğunu vurgulamak amacında olduğunu düşünürüm. Al Pacino’nun karakteri (Emekli Yarbay Frank Slade) film boyunca sinüs eğrisi gibi salınır: Önce kör bir albayı oynar, Testa Rossa’yla polise yakalanınca “gören” kör albayı. Dünyanın en aciz adamı olarak sokaklarda yuvarlanır, ama filmin sonundaki tiradda herkese, izleyenlere bile tepeden bakar. Başta narsistlik paçasından sarkarken, filmin son sahnesinde, torunları üzerinden aslında kendisiyle barışır. Onu izledikçe alkol almayan biri olarak “John” Daniel’s içesim, son derece utangaç biri olarak içimde kalanları bir bir dökesim, kütük gibi dans eden biri olarak tango kursuna yazılasım, bir buhran anımda “It’s all dark here” diye haykırasım gelir. Filmle özdeşlik kurmamda kazmalar kazması Chris O’Donnell’ın (Charlie Simms) öğrenciliğiyle kendimi eşleştirmenin etkisi yadsınamaz sanırım, (Taşradan gelen çocuğun Amerikan Koleji’nde tutunma problemi- Okulun fiziksel yapısından, kütüphanenin çalışma düzenine kadar okulla ilgili birçok detayın Boğaziçi’ne benzemesinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum) ama film buna rağmen benim için aslında Frank’in hikayesidir.

Bu filmle ilgili dün fark ettiğim bir diğer nüans, filmin adında mahfuz: İtalyanca orjinalindeki “Profumo Di Donna” kadın kokusu demek, ayrıca meşhur tango sahnesindeki kadının adı da Donna, ve tango sahnesinden önce, Frank’le Donna arasında Donna'nın kullandığı sabunla ve Donna’nın kokusuyla ilgili bir muhabbet geçiyor. Yani eserin ismi aslında tek bir kadının, Donna’nın kokusuna işaret ediyor. Holywood yapımında tamamen İngilizce isimler kullanılırken, yönetmen Martin Brest’in, Donna’nın ismine dokunmamasının sebebi de bu. (Meraklısı bilecektir, Divan Edebiyatı’nda bu tip mecazlar çok sık kullanılır.)

Bu yazıyı aslında hemen filmden sonra yazmak niyetindeydim çünkü bir gün sonra yazı yazma heyecanımı kaybedeceğimi düşünüyordum, bunları şu an yazarken filmden ne kadar etkilendiğime şaşıyorum, herhalde bende çok az film bu etkiyi yapabilirdi. İnsan kendini bile tam tanıyamıyor, yaşadıkça öğreniyor demek ki. Sis ne kadar yoğun olursa olsun, adım attıkça gördüğünüzün değişmesi gibi.