"Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız." Oğuz Atay - Günlük
30 Mart 2014
Keşke
18 Eylül 2013
Tutunamayanların Adaleti
24 Mayıs 2012
Dindarlık Değil Yalnızlık Ömür Boyu
22 Kasım 2010
Stockholm Soğuğu
Stockholm'e dair anlatmaya havadan başlayacağım. Kardeşim o nasıl göt kesen bir soğuktur! Yani hadi güneş ısıtmıyor, niye üç buçukta batıyor? Her Şey Çok Güzel Olacak'ta Mazhar Alanson'un dediği gibi “buraların güneşi bilmediğimiz bir güneş Altan” Dışarı her çıkışımızda “abi hava kırılmış yahu” diye birbirimiz telkin ediyor, yarım saat kadar yürüdükten sonra tutmayan uzuvlarımızı saymaya başlıyorduk. Dördüncü gece biz girecek pavyon ararken kar yağmaya başladığında dedik bu sefer kırılır. Hee kırılır kırılır bekle sen.
Bu hava durumunun şehir üzerinde depresif (ülkedeki yüksek intihar oranı üzerinde etkisi var mıdır?), yeşil alanları kısıtlayan, Sinan'ın deyimiyle şehri yoran bir etkisi olduğu kadar, şehrin karakteri üzerinde bir izi var: Bu şehirde alış veriş merkezleri benim gördüğüm başka herhangi bir şehirle kıyaslanmayacak kadar çok, bu her ne kadar düşününce mantıklı olsa da, mesela Barselona'dan daha fazla alış veriş merkezi görmek, benim için yine de şaşırtıcıydı. Şehrin sakinleri gezmek için en iyi zamanın yaz vakitleri olduğunu söylüyor, o zaman yirmi saate yakın gündüzler, kanalların arasından tekne gezileri vs şehir çok eğlenceli bir hal alıyormuş.
Şehirde yaşayan Türkler ekseri olarak Konya Kululu, diyebiliriz ki Belçika için Afyon Emirdağ neyse, Stockholm için Konya Kulu odur. Türkler hakkında intiba olumlu değil pek, biraz kara kafalı olarak algılanma durumu mevzu bahis.
Stockholm'ün üzerine kurulu olduğu on dört adadan merkezdekine Gamla Stan deniyor, nam-ı diğer Old City, tarihi ada kafası. Biz de bu bölgede Archipelago Hostel diye bir hostelde kaldık, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ada köprülerle diğer adalara bağlanıyor, şehrin en işlek sokağı olan Riksgatan ve Drottning'e (İstiklal kafası) kemerlerin altından geçerek gidiyorsunuz.
Kraliyet Sarayı (Royal Palace) tam bir hayal kırıklığı- dışarıdaki heybetli yapıya paradoksal olarak içeride hiçbir numara yok. Buna bitişik olan Nobel Müzesi'yse bizim gezimizin en hoş sürprizlerindendi. Nobel Ödülleri Alfred Nobel'in anısına İsveç tarafından veriliyor. Adaylar her sene ocak sonu belirlenip ekim başında kazanan açıklanıyor, törense aralık ayında İsveç Belediye Binası'nda kraliyet ailesinin ve seçici kurulun da katılımıyla dağıtılıyor, alın size belediye binasını görmek üzere bir bahane. Buna Barış Ödülü hariç, o ödül Norveç'te veriliyor, ki eskiden Norveç İsveç'e bağlıymış. Barış Ödülü'nden ayrı olarak, Nobel ödülü ekonomi, kimya, fizik, tıp, edebiyat dallarında veriliyor. Müzeyi rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz, bize denk gelen rehber, İngilizce'yi mükemmel akıcılıkta konuşan, o sene dağtılan ödüllerin içeriğine derinlemesine vakıf, sorulara direk cevaplar verebilecek kadar açık sözlü biriydi. Ödüllere ilgili tartışmalar arşivleniyor ve elli yıl boyunca bu arşivler açıklanmıyormuş. Buna aday listeleri de dahil, fakat seçici kurulu oluşturan Kraliyet Akademisi'nin on sekiz üyesinin kimler olduğu belli. Güncel bir not, bu seneki Barış Ödülü Çin'de bir düşünce suçlusuna verilmiş, kendisi hapiste olduğu ve ailesine de Çin Hükümeti tarafından çıkış yasağı konduğu için ödülü kimin alacağı şu an itibarıyla belirsizmiş, Çin Hükümeti tamamen Kraliyet Akademisi'ne savaş açmış ve büyük bir boykot kampanyası başlatmış durumda. Nobel deyince Türkiye'de akla geleni sorduk: Edebiyat ödülünde politik kaygılar gözetiliyor muydu, pozitif bilimlerdeki kadar ölçülebilir bir durum olmadığı için, subjektif kaygılar ödülde etkili miydi? Büyük bir özgüvenle “kesinlikle hayır” diye yanıtladı sorumuzu mihmandar -ki bu dalyan gibi delikanlıya artık mihmandar diyebiliriz- sonuçta fizikte de topluma sağladığı yarar gözetiliyor, bu da en nihayetinde tartışmalı bir kavramdır, edebiyat ödülleri tamamen kaliteye göre belirlenir minvalinde bir cevap verdi. Pası aldım, şutu çektim: “Tolstoy'a niye verilmemişti, yoksa onun eserleri yeteri kadar yetkin bulunmamış mıydı?” “Sadece Tolstoy değil, Virginia Woolf, James Joyce da ödül alamadı, ve haklısınız, Tolstoy her zaman en büyük tartışmalardan biri olmuştur” diye cevap verdi çocuk. (Cahilliğimi mazur görün üç yazarı da hiç okumadım, ama en çok James Joyce şaşırttı beni, çünkü Orhan Pamuk'a ödül verilirken yapılan kısa açıklamada, Pamuk'un İstanbul'u anlatmasında James Joyce'un Dublin'i anlatışına bir atıf vardı.) En sonunda taarruzlarımızdan usanınca, jüri tarafından belirlenen her ödül kadar burada da subjektiflik var diyerek ustaca bir manevrayla sıyrıldı bizden. Tabi Nobel Edebiyat ödülü demişken Jean Paul Sartre'ı anmamak olmaz, kendisi yaşamı boyunca tüm ödülleri reddettiği gibi, bunu da reddetmiş (Frankofon işte!), hatta aday gösterildiğini öğrenince, Le Figaro'da yayımlanmak üzere seçilmesi durumunda kabul etmeyeceğini ilan eden bir yazı kaleme almış, akademi de açıklamasında Sartre'ın ödülü kabul etmeyeceğini bildiklerini ama bunun onun ödüllendirilmesine mani olmadığını belirten bir açıklama yapmışlar.
Genel olarak müzelerde görevlilerin tutumuna, müzelerin tasarımlarına, müzelerin interaktif sunumlarına saygı duymayan çarpılır alimallah. İnteraktifliğe bir örnek olarak sergilenen enstrümanların yüzde doksanının kullanılabildiği Müzik Müzesi'ni verebiliriz, bu interaktifliğin bir tezahürünü de aşağıda teşhir ediyorum, yok performans benim değil efendim, bende ne gezer öle kabiliyet...
Yazı uzadıkça uzuyor, nolduk hooop anlatmazsak içimizde kalacak üçüncü müzemize geldik, 1628'de batmış ve üç yüz otuz üç sene suyun dibinde kaldıktan sonra çıkartılmış bir geminin sergilendiği Vasa Müzesi. Buna da kıyın paranıza gidin (böyle dedim ama Stockholm City kartına ulaşım da bu tip müzeler de beleş, hesabı doğru yaparsanız iyi tasarruf edebilirsiniz) Gidin ki devasa boyutta bir geminin yapılmasına mı şapka çıkarırsınız, yoksa bunun hangi teknolojiyle tek parça olarak su üstüne çıkarılması üzerine mi kafa yorarsanız, güzel manzaralı restoranında mı soluklanırsınız, yoksa adamların müzenin ziyaretçileri için hazırladığı simülasyonlarda batmayan gemiler mi tasarlarsınız, siz karar verin.
13 Mart 2010
Kartı Bastıktan Sonra
O sınavda ne yazmam gerektiğiniyse, bir sene sonra, Adnan Menderes Stadı’nın yanında amatör maçların yapıldığı toprak zeminde anlamıştım: Sonraları tebessüm ve mahcup bir gururla yad ettiğim okul futbol takımının kazma sağ beki olarak son maçımda, havanın sıcaklığından ve Güneş’in kızgınlığından mütevellit, toz kalkmaması için toprak sahanın sulanmasından sonra bütün bir zemini taçlandıran ufak bir gökkuşağının ne manaya geldiğini yazardım herhalde aynı soru bir daha sorulduğunda. Yıllar boyunca, futbolu niye sevdiğini soranlara anlattığım bir sürü hikayeden biri o olageldi zaar: “Siz” derim hep, “hiç gökkuşağının altından geçtiniz mi?”