edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2014

Keşke

Annem telefonda titreyen sesiyle  "o öyle bir çocuk değildi, şeytana uymuş, yoksa nasıl öyle bir şey yapar" dediğinde annem hıçkırık seslerimi duymasın diye telefonu biran önce kapatmayı denedim.  Kapatırken durduk yerde askerde benden ne kadar endişelendiğinden, psikolojinin çok önemli olduğundan bahsetti. (Benim askerde intihar etmemden korktuğunu en net o zaman hissettim.) Konuşma bittikten hemen sonra da kayaya vuran dalganın çıkardığı sesler gibi gürül gürül ağlamaya başladım. O andan sonra onun trajik ölümüne kafamda annemin o yakarışı eşlik etti: Öyle bir çocuk değildi, şeytana uymuş... Bu benim  trajediyi rasyonalleştirmemi de sağlıyordu: Güvenlik personeli olmamasına rağmen şehrin ortasında gündüz günü özel tim mensupları gibi teçhizatlı geziyor çünkü şeytana uymuş, yan odada hasta annesi olduğu halde ablasıyla tartışırken üç el ateş ederek öz ablasını katletmiş çünkü şeytana uymuş, hemen akabinde kendi kafasına da sıkmış çünkü şeytana uymuş...

Annem o telefonu açmak için akşamı beklemişti, ve ancak beni aramaya cesaret edebilmişti, abimi aramaya eli gitmemişti. Ben acı haberi sabah abimden almıştım, toplantıda düşen bir cümlelik maili ve haber linkini okuyunca haşyetten bağırmıştım... Sonra abimle onun anılarını düşündüm, birisiyle olan samimiyetini ve sevgisini yapısı gereği az gösteren abimin belki de en sevdiği çocukluk arkadaşıyla ne kadar çok anısı olabileceğini... Kimseciklerin kalmaya gelmediği İstanbuldaki kira evimize geldiğinde bavulundan çıkan bowling topları (çünkü birden durup dururken ona merak salmıştı) ve battaniye (çünkü evimiz soğuk olurdu!), gece boyunca sohbet etmemiz, yazlıkta saatlerce abimle basket ve king oynamaları, İzmirde rastlaştığımızda başımıza gelen birbirinden tuhaf hadiseler, on sene kendisinden hiçbir şekil haber alamayıp abimin düğününe çıkıp gelmesi ve sanki her gün görüşüyormuşuz gibi bana arkadan usulca yanaşıp el şakalarından birini yapması, boks milli takımı için gittiği Erzuruma dair kamp anıları, kahveden bir büyüğümüz "ya senin boks işi noldu?" deyince onun "Cemil abi olmadı be. Kuraları kötü çektik, hep Kübalı geldi, Beyaz Rus geldi" demesi ve bizim gülmekten oyuna devam edemememiz... Bende bir çırpıda sayabileceğim anılar bunlardı, abimin durumunu tahayyül edemiyordum. Hep uçta yaşamıştı, body yapmaya kalkınca benchte Mike Tyson'ın rekorunu kırdığı rivayet edilir, bowling oynamaya başlayınca milli takıma girdiğini anlatırdı. Bütün bu hayat dolu neşeli anıların müsebbibi ve büyüklerine karşı inanılmaz derecede kibar birinin böyle bir üçüncü sayfa haberinin öznesi olması olacak şey değildi. Haber tüm yerel sitelerde ve gazete eklerinde birinci sayfadaydı, orospu evladı haber sitelerinden biri, onun sedyede bir görüntüsünü de basmıştı hatta...

Yüreğimde bir ağrıyla gittim cenazeye, serseri mayın gibi avluda dolaşırken neyse ki abimin arkadaşlarından biri seslendi. Hiç konuşmadık, olayın detayları öğrenmek veya üzerine konuşmak içimizden hiç gelmiyordu. Kabristana giderken bulunduğum arabada hiç tanımadığım kişilerle onun hakkındaki anılarımızdan söz ettik. Vardığımızda güneş alçalıyordu, şehrin ne yakasını düştüğünü hiç kestiremediğim bir dağ başındaydım, uçsuz bucaksız bir arazinin sadece bir kısmı doluydu. Gençten bir imam önce parseli yazdı, sonra duasını etti tam toprak atma kısmına geldiğimizde yakınlarından biri annesinin geleceğini söyledi. Bütün bültenlerde yatalak olduğu yazan 90 yaşındaki kadın iki tane sağlık refakatçisi ile ambulanstan indi, küçük adımlarla yürüyerek mezara yanaştı, imamın talimatıyla eline verilen toprak parçasını beyaz kefenin üzerine savurmadan önce dudağını belli belirsiz kıpırdattı ve elindeki toprağı mezara doğru fırlattı. Sonra bir daha. Sonra bir daha. Hiç ağlamadı. Hepimize çok uzun gelen bir zaman boyunca kimseden çıt çıkmadı. Derken yoruldu, bir sandalyeye oturttular. Defin işlemi bittiğinde annesi aynı ufak adımlarla kardeşinin mezarına yöneldi. Biz öylece kalakaldık. Hareket edemiyorduk. 

Dönerken düşündüm, çok uçlarda sıradışı birisiydi. Keşke o, biraz daha sıradan biri olmayı seçseydi, daha az düşünceli olurdu. Keşke her gün küfrettiği bordrolu bir işte vaktini harcasaydı, odağı başka yere kayardı. Keşke onu ne kadar sevdiğini tahmin ettiğim eşinden bir evladı olsaydı, tetiği çekmeden önce bir daha düşünürdü. Keşke arkadaşlarıyla irtibatını daha iyi tutsaydı, onlar belki buna telkinde bulunurdu. Keşke başımıza bunlar gelmeseydi. Keşke ben acımı dindirmek için bunları yazmadan durabilseydim, insanların mahrem olabilecek anılarını bir yazıya meze etmeseydim, abi beni affet...



18 Eylül 2013

Tutunamayanların Adaleti

"Ben hep kendimi onlarla yakın ilişkiler kurmuş biri olarak düşünürüm. Sonra arkamdan olmadık düşmanca, hissiz soğuk ve kötüleyici sözler edildiğini duyarım. Bu birliği -bana karşı davranış birliğini- nasıl kurarlar acaba? Hangi noktada birleşirler? Aralarında iyi bir izlenim edinmiş olanlar yok mudur? Nasıl başlarlar insanın arkasından çekiştirmeye sonra? Nasıl cesaret ederler?"

Oğuz Atay, Günlük

Dalgalı bir denizde takatimin tükendiğini hissedince çırpına çırpına kendimi karaya atmaya çalışır, bu esnada suyun genzime kaçmaması ve bacağıma kramp girmemesi için dua ederim. Su boy hizasına gelir gelmez karaya basmaya çalışır, bir süre nefeslenirim: Gittiğim yola, etrafımda sanki yüzme bilmiyorlarmış gibi birirlerinden ellerinden tutarak yüzmeye çalışan çiftlere bakar, yalnız olduğum için, küçüklükten beri yüzmeme rağmen bu kadar kötü yüzdüğüm için, sigara ve alkol kulllanmamama rağmen kondüsyonum en hovarda yaşayan akranımdan bile kötü olduğum için kendimden utanırım.  Oğuz Atay okumanın bünyemde yarattığı etkiyi buna benzetiyorum: Okuduğum metnin ufuneti arttıkça sayfaları hızla çevirmeye çalışıyor, çarpıcı bir pasaja denk geldikten sonra sonra kitabı elimden bir süre bırakıp evde tavana boş boş bakıyor, hikaye bittiğinde bu kadar yazı üzerine kafa yorup bu metinlerin zekatı kadar rağbet görmemiş yazıları kaleme almış olmaktan, kendi yalnızlığımı bu kadar içselleştirip durumu kabullenmekten, kıymeti öldükten seneler sonra anlaşılmış bazı yazarlarımızın da benzer duygular hissettiklerini fark edince yaşadığım bencil teselli duygusundan nefret ediyorum. 

Dışarıdan bakınca çok belli olmuyor ama deniyorum: Yeni insanlarla tanışmayı, onların ilgisini hiçbir şekilde çekmediği halde, kendi iyi bildiğimi sandığım şeylerden bahsederek onları etkilemeye çalışmayı, onların düşüncesizliklerine ve ilgisizliklerine gerekçe bulup göz yummayı, sinirimi belli etmemeyi, ilk mesaj atan olmayı, (ne ilki, bazen ikinci ve üçüncü bile olmayı!), kadirşinas davranmayı, uluorta küfretmemeyi, özensiz davranışları önemsememeyi, kozamdan çıkmayı, mail atmadan önce iyice düşünmeyi, dua ederken konsantre olmayı deniyorum. Yine de biliyorum, benim de arkamdan konuşuyorlar, görülmemiş bir ittifakla. Birçokları bana sadece nezaketen gülümsüyor, benle konuşurken başka şeyler düşünüyorlar. Sinanın söylediği gibi "beni sadece arkadaş olarak seviyorlar, o kadar", o da zaten konjonktürel bir hukuk: ya bir tanıdıklarının tanıdığıyım, ya da belirli bir süre sonra bir hükmü kalmayacak totaliter bir çarkın (mesela askerlik, mesela iş arkadaşlığı) birörnek dişlileriyiz. Fakat kırılma noktasını bir türlü bulamıyorum, eksik olan ne? Çok mu alttan alıyorum, çok mu suratsızım, çok mu soğuğum? Nerde nasıl davranılacağını herkes biliyor, bir tek ben mi bilmiyorum? Niye 29 yaşıma geldiğim halde samimiyetim olmayan insanlarla konuşurken ses tonumu ayarlayamıyorum, bunun espri konusu yapılmasını engelleyemiyorum?

Oğuz Atay günlüğünün sonlarında, hastalığının son evresinde Londraya tedaviye gittiği zaman kendisine şefkatle yazılan dost mektuplarından (biri Engin Ardıçındır!) kendisinden beklenmeyecek bir iyimserlik ve mutlulukla bahseder. Kendisiyle özdeşlik hisseden okumuş neslin ne kadar kitleselliğini görmeyeyse ömrü vefa etmez. Ben, düzenin adalet üzerine kurulduğuna, tek mücadelenin o adaleti tesis etmek üzerine olması gerektiğine inanırım. Kısa çöp, uzun çöpten mutlaka hakkını alacak. Her başarısız denemenin ardından cesaretimi toplayacak takati bulmamda bu itikadın da etkisi var. Oğuz Atay büyük yazar, büyük entellektüeldi, mutlaka keşfedilecekti. Öyle oldu. Ben eğer bir gün yalnızlık hissimi sonlandıramaz, insanların arkamdan konuşmadığından emin olamazsam, bilin ki ey blogger, onu hak etmediğimdendir, kondüsyonumdan değil. 

24 Mayıs 2012

Dindarlık Değil Yalnızlık Ömür Boyu

Yalnızlığıyla nasıl başa çıkacağını bilmeyen ve hiçbir zaman yalnız olmayan kişi, hiçbir zaman gerçek anlamda dindar olamaz. Din, boşluk olan Tanrı’dan düşman olan Tanrı’ya oradan da yoldaş olan Tanrı’ya geçiştir. (Alfred North Whitehead)

Hoop, konu geldi mi yine yalnızlığa. Canlar, şimdi beni siktir edin. Bir sürü falsom var benim – tanımadığım insanlara çok mesafeliyimdir, zor samimi olurum, genelde pek eğlenceli değilimdir, hayata karamsarca bakacak bir sebep hep bulurum vesair. Hepinizin olduğu gibi, benim hayatımda da kendi başıma gelen musibetlerin benim tercihim olduğunu iddia eden arkadaşlarım var, onlara da sorup teyit edebilirsiniz bu durumu. Ben size başka birinin hikayesini anlatayım. (İnsanların bana güvenerek anlattığı hikayeleri, değiştirip çarpıtıp müstear isimle buradan açık etmenin suçluluk psikolojisi ne kadar ağırdır bir bilseniz) Günlerden bir gün, Batı Avrupa şehirlerinden  bir şehir, o şehrin çeperine kurulmuş ve bizim 3. sınıf mukallitliğine öykünmekten öteye gidemediğimiz mühendislik merkezlerinden bir merkezde geçiyor hikayemiz. Sigara molasına çıkmışım- ne kadar daraldığımı artık varın siz hesap edin. Dönüyoruz, ekipte o zaman samimiyetimizin olmadığı bir yöneticim var. İş bağlamında rol modelim adam, teknik yetkinliğiyle, bulunduğu pozisyonun fiyakası ve tabi özlük hakları (yani kazandığı para) vs bir sürü açıdan. Sigara içilen alanın yanındaki park alanında muhtelif araçlar var, hepsi gizlilik sebebiyle bir şekilde kamufle edilmiş prototip seviye araçlar. Bunlardan eski bir tanesinin önüne geldi, epeydir görmediği dostunu tanımaya çalışırcasına ön tampona kamuflaj için örtülmüş brandaya dalgın gözlerle baktı. “Benim de burada üç ay kaldığım sürede bana tahsis edilmiş bir aracım vardı Mehmet, o bu mu diye baktım” dedi. “İsim takmıştım hatta” diye iç çekti “yalnızlık işte böyle şeyler yaptırır adama”. Dinle herhangi bir rabıtası yoktu, ve sadece o açıdan değil dünya görüşü olarak da benim antitezimdi. O laftan o yüzden çarpılmıştım. Ben “ben” olmasaydım da bu kadar yalnız olabileceğime, haliyle bu girdaptan çıkmak için çabalamanın beyhude olduğunaysa o anda kani oldum. Bazen, kendi yalnızlığımdan boğulacak gibi olduğumda, o laf aklıma geliyor, ve peşinden o soru: Yalnızken ne yapar insan? Bellatrix, “yazar” demişti. Herhalde bu cevap doğru şıklardan biri- edebiyatımızda son bir asırda yalnızlıktan ve ölümden bahseden bu kadar (güzel) şiir olmasını ben başka şekilde açıklayamıyorum: Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın / Kulağım komşunun ayak sesinde / Varsın bir yudum su veren olmasın / Başucumda biri ‘su yok’ desin de.

Hayır, bu kıtanın yazarı Kemalettin Kamu da -bilindiği kadarıyla- dindar değildi.

22 Kasım 2010

Stockholm Soğuğu

Uçak kalkmak üzereyken daha önceden kendimize sormamız gereken soruyu Sinan sordu: Neden İsveç? Cevabını o zaman da bilmiyordum, hala bilmiyorum, Stockholm'ü niye beğendiğimi bilmediğim gibi. Stockholm bana her zaman vaatkar bir şehir gibi gelmişti sadece. Sinan bu soruyu sorduğunda vizeme başvuralı sadece iki gün olmuştu. Zaten ben tefeci olarak adlandırmakta beis görmediğim vize aracısı kurumda sıra numarası veren kızın lafını dinleyip öğleden sonraya sıra alsaydım, veya başvurumu kabul eden adamın “valla bilader vizen yetişmez, yalvarır alırım diyorsan randevunu alayım” sözünü kaale alsaydım veya çok iyi niyetli bir konsolosluk hizmetiyle karşılaşmasaydım, vuslat başka baharaydı... Yoksa kışa mı demeliyim?

Stockholm'e dair anlatmaya havadan başlayacağım. Kardeşim o nasıl göt kesen bir soğuktur! Yani hadi güneş ısıtmıyor, niye üç buçukta batıyor? Her Şey Çok Güzel Olacak'ta Mazhar Alanson'un dediği gibi “buraların güneşi bilmediğimiz bir güneş Altan” Dışarı her çıkışımızda “abi hava kırılmış yahu” diye birbirimiz telkin ediyor, yarım saat kadar yürüdükten sonra tutmayan uzuvlarımızı saymaya başlıyorduk. Dördüncü gece biz girecek pavyon ararken kar yağmaya başladığında dedik bu sefer kırılır. Hee kırılır kırılır bekle sen.

Bu hava durumunun şehir üzerinde depresif (ülkedeki yüksek intihar oranı üzerinde etkisi var mıdır?), yeşil alanları kısıtlayan, Sinan'ın deyimiyle şehri yoran bir etkisi olduğu kadar, şehrin karakteri üzerinde bir izi var: Bu şehirde alış veriş merkezleri benim gördüğüm başka herhangi bir şehirle kıyaslanmayacak kadar çok, bu her ne kadar düşününce mantıklı olsa da, mesela Barselona'dan daha fazla alış veriş merkezi görmek, benim için yine de şaşırtıcıydı. Şehrin sakinleri gezmek için en iyi zamanın yaz vakitleri olduğunu söylüyor, o zaman yirmi saate yakın gündüzler, kanalların arasından tekne gezileri vs şehir çok eğlenceli bir hal alıyormuş.

Şehirde yaşayan Türkler ekseri olarak Konya Kululu, diyebiliriz ki Belçika için Afyon Emirdağ neyse, Stockholm için Konya Kulu odur. Türkler hakkında intiba olumlu değil pek, biraz kara kafalı olarak algılanma durumu mevzu bahis.

Stockholm'ün üzerine kurulu olduğu on dört adadan merkezdekine Gamla Stan deniyor, nam-ı diğer Old City, tarihi ada kafası. Biz de bu bölgede Archipelago Hostel diye bir hostelde kaldık, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ada köprülerle diğer adalara bağlanıyor, şehrin en işlek sokağı olan Riksgatan ve Drottning'e (İstiklal kafası) kemerlerin altından geçerek gidiyorsunuz.

Kraliyet Sarayı (Royal Palace) tam bir hayal kırıklığı- dışarıdaki heybetli yapıya paradoksal olarak içeride hiçbir numara yok. Buna bitişik olan Nobel Müzesi'yse bizim gezimizin en hoş sürprizlerindendi. Nobel Ödülleri Alfred Nobel'in anısına İsveç tarafından veriliyor. Adaylar her sene ocak sonu belirlenip ekim başında kazanan açıklanıyor, törense aralık ayında İsveç Belediye Binası'nda kraliyet ailesinin ve seçici kurulun da katılımıyla dağıtılıyor, alın size belediye binasını görmek üzere bir bahane. Buna Barış Ödülü hariç, o ödül Norveç'te veriliyor, ki eskiden Norveç İsveç'e bağlıymış. Barış Ödülü'nden ayrı olarak, Nobel ödülü ekonomi, kimya, fizik, tıp, edebiyat dallarında veriliyor. Müzeyi rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz, bize denk gelen rehber, İngilizce'yi mükemmel akıcılıkta konuşan, o sene dağtılan ödüllerin içeriğine derinlemesine vakıf, sorulara direk cevaplar verebilecek kadar açık sözlü biriydi. Ödüllere ilgili tartışmalar arşivleniyor ve elli yıl boyunca bu arşivler açıklanmıyormuş. Buna aday listeleri de dahil, fakat seçici kurulu oluşturan Kraliyet Akademisi'nin on sekiz üyesinin kimler olduğu belli. Güncel bir not, bu seneki Barış Ödülü Çin'de bir düşünce suçlusuna verilmiş, kendisi hapiste olduğu ve ailesine de Çin Hükümeti tarafından çıkış yasağı konduğu için ödülü kimin alacağı şu an itibarıyla belirsizmiş, Çin Hükümeti tamamen Kraliyet Akademisi'ne savaş açmış ve büyük bir boykot kampanyası başlatmış durumda. Nobel deyince Türkiye'de akla geleni sorduk: Edebiyat ödülünde politik kaygılar gözetiliyor muydu, pozitif bilimlerdeki kadar ölçülebilir bir durum olmadığı için, subjektif kaygılar ödülde etkili miydi? Büyük bir özgüvenle “kesinlikle hayır” diye yanıtladı sorumuzu mihmandar -ki bu dalyan gibi delikanlıya artık mihmandar diyebiliriz- sonuçta fizikte de topluma sağladığı yarar gözetiliyor, bu da en nihayetinde tartışmalı bir kavramdır, edebiyat ödülleri tamamen kaliteye göre belirlenir minvalinde bir cevap verdi. Pası aldım, şutu çektim: “Tolstoy'a niye verilmemişti, yoksa onun eserleri yeteri kadar yetkin bulunmamış mıydı?” “Sadece Tolstoy değil, Virginia Woolf, James Joyce da ödül alamadı, ve haklısınız, Tolstoy her zaman en büyük tartışmalardan biri olmuştur” diye cevap verdi çocuk. (Cahilliğimi mazur görün üç yazarı da hiç okumadım, ama en çok James Joyce şaşırttı beni, çünkü Orhan Pamuk'a ödül verilirken yapılan kısa açıklamada, Pamuk'un İstanbul'u anlatmasında James Joyce'un Dublin'i anlatışına bir atıf vardı.) En sonunda taarruzlarımızdan usanınca, jüri tarafından belirlenen her ödül kadar burada da subjektiflik var diyerek ustaca bir manevrayla sıyrıldı bizden. Tabi Nobel Edebiyat ödülü demişken Jean Paul Sartre'ı anmamak olmaz, kendisi yaşamı boyunca tüm ödülleri reddettiği gibi, bunu da reddetmiş (Frankofon işte!), hatta aday gösterildiğini öğrenince, Le Figaro'da yayımlanmak üzere seçilmesi durumunda kabul etmeyeceğini ilan eden bir yazı kaleme almış, akademi de açıklamasında Sartre'ın ödülü kabul etmeyeceğini bildiklerini ama bunun onun ödüllendirilmesine mani olmadığını belirten bir açıklama yapmışlar.

Genel olarak müzelerde görevlilerin tutumuna, müzelerin tasarımlarına, müzelerin interaktif sunumlarına saygı duymayan çarpılır alimallah. İnteraktifliğe bir örnek olarak sergilenen enstrümanların yüzde doksanının kullanılabildiği Müzik Müzesi'ni verebiliriz, bu interaktifliğin bir tezahürünü de aşağıda teşhir ediyorum, yok performans benim değil efendim, bende ne gezer öle kabiliyet...



Yazı uzadıkça uzuyor, nolduk hooop anlatmazsak içimizde kalacak üçüncü müzemize geldik, 1628'de batmış ve üç yüz otuz üç sene suyun dibinde kaldıktan sonra çıkartılmış bir geminin sergilendiği Vasa Müzesi. Buna da kıyın paranıza gidin (böyle dedim ama Stockholm City kartına ulaşım da bu tip müzeler de beleş, hesabı doğru yaparsanız iyi tasarruf edebilirsiniz) Gidin ki devasa boyutta bir geminin yapılmasına mı şapka çıkarırsınız, yoksa bunun hangi teknolojiyle tek parça olarak su üstüne çıkarılması üzerine mi kafa yorarsanız, güzel manzaralı restoranında mı soluklanırsınız, yoksa adamların müzenin ziyaretçileri için hazırladığı simülasyonlarda batmayan gemiler mi tasarlarsınız, siz karar verin.

Vasa Müzesi ve vaatkar ama bizim girmediğimiz Nordska Müzesi, Gamla Stan'ın doğusuna tekabül eden Djurgarden'da. Yine vaatkar bir başka müze Östasiatiska ve etrafındaki birkaç müze Skeppsholmen'de konuşlanmış durumda, burası doğal güzellik kabilinden Stockholm'ün etkileyici kısımlarıydı. (Yok o doğal güzellikleri kast etmedim sayın okuyucu, onu da anlatıcaz, merak etme)
Ama önce diğer kamu binaları. Gündüz turist olarak içeri buyur edilmeyince, bastık parayı (40 SEK yani İsveç Kronu karşılığı 8 TL, aman ne para!) operaya gittik kardeşim. Yersen. Ben zaten operaya gitmeden şaapamıyorum, gözüm açık dönüyorum şehirden. Burası da çok etkileyici değildi, her bakımdan (sahne boyutu, orkestra büyüklüğü izleyici kapasitesi vb) Viyana'nın yarısı kadar diyebilirim. Tabi benim beğenmememde dilin İtalyanca olduğunu kırk beşinci dakikada anlayacak kadar cahil olmam ve yanımda adını vermek istemediğim arkadaşın horlaması etkili olmuş mudur, bilemem. Şaka bir yana karşılaştırdığım örnek tabi ki AKM falan değil, Viyana'daki salon, yani haksızlık etmenin lüzumu yok. Tiyatro binası da keza on numara bir yapı, görmekte fayda var, biz yine dıştan gördük...
Neyi atladım? Kiliseler. Niye atladım? Yok çünkü, var olanlar etkileyici değil, bilhassa Gent ve Brugge gibi iki etkileyici açık hava müzesinden sonra burası iyice yavandı, yine de Pakistan için gördüğüm yardım çağrısınaysa helal olsun diyorum, gidecek Diyanet İşleri gavur ellerindeki bir felaket için para toplayacak, neeerde o günler...

Biraz tıkınmadan bahsedelim, şehrin genel olarak pahalı hali restoranlara da haliyle sirayet etmiş durumda, Salu Hall İstinye Park'ın çarşısına benzer bir çarşı, oranın atmosferi fena değildi, karides ürünlerini beğenerek yemiştim ki kuzey ülkelerde yaygın olan soğuk yemekle pek aram yoktur. Ayrıca alkol konusundaki yasaktan da bahsetmem lazım, devlet %3,5'un üzerinde alkol içeren ürünlerin satışının tamamını tekeline almış durumda ve bu tip yerler yedide kapanıyor, bu açıdan tedarikli gitmenizde fayda var, zira mekanlarda alkol ucuz değil. İsveç'te sürprizler bitmiyor anlayacağınız...

Geldik sonuç kısmına: Gece hayatı. Hafta içleri tırttır, fazla tırmalamayıp beklentiyi yüksek tutmayın. Haftasonu güzel yerler paralıdır, gireceğiniz yere on birde girmiş olun, bizim gibi bir saat tipide dolaşıp heder olmayın. Södermalm ve Kungsholmen tarafında güzel barlar mevcut, bizim beğendiğimiz İndigo, üç sap damsız girebildiğimize hayretler ettiğimiz ve hakikaten yıkılan Leroy, dışarıdan tam bir pavyon görüntüsünde olan Bernds, lounge kafası için Orange şehrin hiç de fena olmayan mekanları. Eh barların içinde türlü doğal güzellikler de var, daha n'olsun!

13 Mart 2010

Kartı Bastıktan Sonra

Bitmesine sevindiğim, üstüme yıkılan işleri kaldırmak için yere yakın durduğum bir haftayı bitirmenin rahatlığıyla kartı basıp turnikeden geçtim. Akşama bir planım olup olmadığını hatırlamaya çalıştım- yoktu. Telefonunun sürgüsünü sürdüm, kimse aramamıştı. Hediye Beşiktaş atkımı, artık tikilere mal olmuş biçimde kalın bir düğümle boğazıma doladım. Akşam bana tavsiye edilmiş filmlerden hangisini izleyip mayışacağımı düşünerek kafam önde servise doğru yollandım. O sırada gayriihtiyari servisin park ettiği yere değil, sola doğru bakıp şaşırdım: Çok belirgin değildi, ama evet- gökkuşağı bir huzme halinde TEM tarafında çakılı duruyordu. Az öncesine kadar yağmurun yağdığı o zaman fark ettim. Hava tuhaf bir biçimde karanlıktı, akşam ezanının okunmasına dakikalar vardı, hal böyleyken nasıl olup da gökkuşağı görünebilir, aklım almıyordu. Blogtaki mevcudiyetimin sona yaklaştığına kesin olarak kani olmamdan saatler sonra, yazmazsam içimde kalacak bir “şey” duruyordu önümde işte. O “şey” ki, lise birde kulakları çın çın çınlayası edebiyat hocamız bize kompozisyon ödevi olarak “gökkuşağı” dediğinde ilk aklıma düşmüştü. O konu, o zaman için “konuşmanın önemi”, “Atatürk’ün ileri görüşlülüğü”, “bilmem ne haftasının faydaları” minvalinde yazılar yazmaya zorlanmış ve bunun için ne kitapla ne edebiyatla sahici bir bağ kurmuş olan ve o zaman için şimdiki kadar bile yazamayan ailenizin blogçusu metus için eziyetli olmuştu. Kaderin cilvesine bakın ki, kafa yorup yazdığım ilk yazıya sebep olan gökkuşağı, yıllar sonra kafamda bir süredir tasarladığım son blog yazısını ileriki bir tarihe atmama sebep olacaktı, çünkü gökkuşağı anlatmayı ahdettiğim bir konuydu. (muhatabı bunu okumayacaktır ama ziyanı yok, maksat borcumuza sadık olduğumuz bilinsin.)

O sınavda ne yazmam gerektiğiniyse, bir sene sonra, Adnan Menderes Stadı’nın yanında amatör maçların yapıldığı toprak zeminde anlamıştım: Sonraları tebessüm ve mahcup bir gururla yad ettiğim okul futbol takımının kazma sağ beki olarak son maçımda, havanın sıcaklığından ve Güneş’in kızgınlığından mütevellit, toz kalkmaması için toprak sahanın sulanmasından sonra bütün bir zemini taçlandıran ufak bir gökkuşağının ne manaya geldiğini yazardım herhalde aynı soru bir daha sorulduğunda. Yıllar boyunca, futbolu niye sevdiğini soranlara anlattığım bir sürü hikayeden biri o olageldi zaar: “Siz” derim hep, “hiç gökkuşağının altından geçtiniz mi?”