askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2014

Keşke

Annem telefonda titreyen sesiyle  "o öyle bir çocuk değildi, şeytana uymuş, yoksa nasıl öyle bir şey yapar" dediğinde annem hıçkırık seslerimi duymasın diye telefonu biran önce kapatmayı denedim.  Kapatırken durduk yerde askerde benden ne kadar endişelendiğinden, psikolojinin çok önemli olduğundan bahsetti. (Benim askerde intihar etmemden korktuğunu en net o zaman hissettim.) Konuşma bittikten hemen sonra da kayaya vuran dalganın çıkardığı sesler gibi gürül gürül ağlamaya başladım. O andan sonra onun trajik ölümüne kafamda annemin o yakarışı eşlik etti: Öyle bir çocuk değildi, şeytana uymuş... Bu benim  trajediyi rasyonalleştirmemi de sağlıyordu: Güvenlik personeli olmamasına rağmen şehrin ortasında gündüz günü özel tim mensupları gibi teçhizatlı geziyor çünkü şeytana uymuş, yan odada hasta annesi olduğu halde ablasıyla tartışırken üç el ateş ederek öz ablasını katletmiş çünkü şeytana uymuş, hemen akabinde kendi kafasına da sıkmış çünkü şeytana uymuş...

Annem o telefonu açmak için akşamı beklemişti, ve ancak beni aramaya cesaret edebilmişti, abimi aramaya eli gitmemişti. Ben acı haberi sabah abimden almıştım, toplantıda düşen bir cümlelik maili ve haber linkini okuyunca haşyetten bağırmıştım... Sonra abimle onun anılarını düşündüm, birisiyle olan samimiyetini ve sevgisini yapısı gereği az gösteren abimin belki de en sevdiği çocukluk arkadaşıyla ne kadar çok anısı olabileceğini... Kimseciklerin kalmaya gelmediği İstanbuldaki kira evimize geldiğinde bavulundan çıkan bowling topları (çünkü birden durup dururken ona merak salmıştı) ve battaniye (çünkü evimiz soğuk olurdu!), gece boyunca sohbet etmemiz, yazlıkta saatlerce abimle basket ve king oynamaları, İzmirde rastlaştığımızda başımıza gelen birbirinden tuhaf hadiseler, on sene kendisinden hiçbir şekil haber alamayıp abimin düğününe çıkıp gelmesi ve sanki her gün görüşüyormuşuz gibi bana arkadan usulca yanaşıp el şakalarından birini yapması, boks milli takımı için gittiği Erzuruma dair kamp anıları, kahveden bir büyüğümüz "ya senin boks işi noldu?" deyince onun "Cemil abi olmadı be. Kuraları kötü çektik, hep Kübalı geldi, Beyaz Rus geldi" demesi ve bizim gülmekten oyuna devam edemememiz... Bende bir çırpıda sayabileceğim anılar bunlardı, abimin durumunu tahayyül edemiyordum. Hep uçta yaşamıştı, body yapmaya kalkınca benchte Mike Tyson'ın rekorunu kırdığı rivayet edilir, bowling oynamaya başlayınca milli takıma girdiğini anlatırdı. Bütün bu hayat dolu neşeli anıların müsebbibi ve büyüklerine karşı inanılmaz derecede kibar birinin böyle bir üçüncü sayfa haberinin öznesi olması olacak şey değildi. Haber tüm yerel sitelerde ve gazete eklerinde birinci sayfadaydı, orospu evladı haber sitelerinden biri, onun sedyede bir görüntüsünü de basmıştı hatta...

Yüreğimde bir ağrıyla gittim cenazeye, serseri mayın gibi avluda dolaşırken neyse ki abimin arkadaşlarından biri seslendi. Hiç konuşmadık, olayın detayları öğrenmek veya üzerine konuşmak içimizden hiç gelmiyordu. Kabristana giderken bulunduğum arabada hiç tanımadığım kişilerle onun hakkındaki anılarımızdan söz ettik. Vardığımızda güneş alçalıyordu, şehrin ne yakasını düştüğünü hiç kestiremediğim bir dağ başındaydım, uçsuz bucaksız bir arazinin sadece bir kısmı doluydu. Gençten bir imam önce parseli yazdı, sonra duasını etti tam toprak atma kısmına geldiğimizde yakınlarından biri annesinin geleceğini söyledi. Bütün bültenlerde yatalak olduğu yazan 90 yaşındaki kadın iki tane sağlık refakatçisi ile ambulanstan indi, küçük adımlarla yürüyerek mezara yanaştı, imamın talimatıyla eline verilen toprak parçasını beyaz kefenin üzerine savurmadan önce dudağını belli belirsiz kıpırdattı ve elindeki toprağı mezara doğru fırlattı. Sonra bir daha. Sonra bir daha. Hiç ağlamadı. Hepimize çok uzun gelen bir zaman boyunca kimseden çıt çıkmadı. Derken yoruldu, bir sandalyeye oturttular. Defin işlemi bittiğinde annesi aynı ufak adımlarla kardeşinin mezarına yöneldi. Biz öylece kalakaldık. Hareket edemiyorduk. 

Dönerken düşündüm, çok uçlarda sıradışı birisiydi. Keşke o, biraz daha sıradan biri olmayı seçseydi, daha az düşünceli olurdu. Keşke her gün küfrettiği bordrolu bir işte vaktini harcasaydı, odağı başka yere kayardı. Keşke onu ne kadar sevdiğini tahmin ettiğim eşinden bir evladı olsaydı, tetiği çekmeden önce bir daha düşünürdü. Keşke arkadaşlarıyla irtibatını daha iyi tutsaydı, onlar belki buna telkinde bulunurdu. Keşke başımıza bunlar gelmeseydi. Keşke ben acımı dindirmek için bunları yazmadan durabilseydim, insanların mahrem olabilecek anılarını bir yazıya meze etmeseydim, abi beni affet...



18 Şubat 2013

4.20 ve sonrası

Salondaki saat ansızın durmuş, gece 4.20de. Çok kötü. Saatin durması iyi bir şey olsaydı çünkü, depremler, ayrılık mesajları, trafik kazaları, savaş ilanları, nafile yazılmış blog yazıları gibi gecenin bir yarısında olmazdı. Evde sanırım pil yok, ben de çıkıp almaya üşendim, dolayısıyla garibim duvar saati çizgisel ve açısal olarak bir arpa boyu yol gidemedi gün boyu. Acaba saat ilerlemezse zamanın geçmiş sayılmayacağına ve böylece hiçbir şey yapmadığım bir pazar günü için hayıflanmayacağıma dair akılsızca bir düşünce bilinçaltıma yerleşip bu ataletime bir dayanak oluşturdu mu, bilmiyorum. Sahiden o kadar boş, bomboş geçiyor ki günlerim, artık sıkıntıdan suçluluk aşamasına evrilmiş durumdayım.

Yine de bütün günümün durmuş bir saatle pazarlık ederek geçtiğinden burada bahsetmemeliyim, durumun vahameti bir yana, artık dar vakitleri hesap edecek kadar kötümser yazarları kimse okumaz çünkü. Saatin durduğu zaman dilimi yüzünden hızlı karar almayı öğrendim: Gün boyunca hep on dakikam oldu karar vermek için: Tezhip yapmaya on dakika sonra 4.30 gibi başlayacaktım; masamda duran 165 dakikalık dvdyi 3 saatte izler 7.30da da teze geçerdim; haftalardır elime almadığım için başını kıçını unuttuğum kitaba 4.30da başlasam, iki saatte yüz sayfa okurdum... Her şeyim planlıydı yani benim.

Birazdan yatıcam, zaten saat geç oldu malum. Uyuyup uyandığımda groundhog day filmindeki Billy Crystal gibi aynı güne uyandığımı fark edersem, mükemmel planımın ikinci aşamasını devreye sokucam: Saati geri alıcam - zamanın durduğuna inanıyorsun da metus, geri gittiğine niye inanmayasın? Eğer planım işe yararsa var ya... Herhalde işe istanbulda başka bir işe girmekle başlarım, iki sene içinde bana yapılmış üç iş teklifinden birine evet demem yeterli bunun için. İşe girince, haliyle askere de gitmem. Hudutta Kars çayını bekleyip 20 kiloluk kömür çuvallarını katır sürüleri gibi oradan oraya taşımayınca vatan hizmetinden eksik kalmış olucaz ama, neyse onun vebali benim boynuma. Sonra herhalde seviyorum ya - gider konuşurum, en azından içimde kalmaz. Daha önce başkasıyla konuşmuştum, o zaman daha küçüktüm, bu sefer daha tecrübeliyim, daha ne. Hem iyi konuşuyormuşum, öyle derler. Öbürünün ne eksiği var, gururum bir kere daha kırılıversin yani, üzerinden kaynar su dökülmüş başımla başbaşa kaldıktan, dizlerimin bağının çözüldüğü üç dakikayı atlattıktan ve başıma gelenin ilk duyulduğu zamanki utancı göğüsledikten sonra, çok da yıkıcı olmuyor. Sonra da gider, başka bir blog açar, bir tane de pil alırım. Sonrası kolay...

31 Mart 2012

Sigara

- Benim dışarı çıkmam lazım, hadi müsade.
Kendisinin özne olduğu tartışmadan böylece ayrılıp, hızlı adımlarla kendini balıkçıdan dışarı attı. Tüm İzmir körfezinin aksi yönüne karayolunun olduğu tarafa çıktı. Güzel bir manzaraya bakmaya bile tahammülü yoktu. Valeyi gördü, yanındaki masanın üzerindeki kutuyu sigara kutusuna benzetti.
- Sigara var mı bilader?
- Var abi, buyur.
Akşamın beklenmedik rüzgarında, sigarasını güç bela yaktı.
- Eyvallah sağol sigara için, memleket nere?
- Nevşehir.
- Çok yakın arkadaşım asker orada, ben de yarın Nevşehir’e gidecektim aslında.
- Nerede?
- Merkez, JAKEM.
- Rahattır, sıkıntı olmaz. Biraz soğuk olur. Belki hala kar vardır.
- Gelecek az kaldı. Ben de soğukta yaptım, bir şey olmaz. 
“Gelecek de yine uzak olacağız”, diyemedi. “Rahat değildir, içi içini yiyordur” da. Yeni yıkanmış yüzünün aldığı ifadesizlikle teşekkür edip, üşümeye devam etti.



10 Şubat 2012

İyi ki Yazdım

Doğumgününe (sadece kendiminki değil, ne sandınız afedersiniz) atfettiğim önemi bana yakıştıramayanlara hak veriyorum, pek öyle özel günler haftalar kutlayacakmış imajı veren biri değilim, doğrudur. Ama o ritüeli severim, aramayı aranmayı, doğumgününü kutlamayı, yalan değil. Geçen sene doğumgünümde askerdeydim. Ağlak bir şeyler yazmaya müsait bir durum, ama herhalde tek benim başıma gelmemiştir bu ülkenin erkek evladına doğumgününde gece 1-3 nöbeti yazılması. Zaten askerde doğumgününüz de diğer herhangi bir günden farklı bir gün değildir. “Olsun” dedim, “seneye kutlarız.” Ama hayal kırıklığına uğramak kaderimiz diye bir insan evladı da -10 dereceye, Fransa’nın taşrasına sürülmez ki arkadaşım doğumgününde…

Yine de haksızlık yapamam- Erdal Bakkal gibi “isyeaaeaeaaan” deyip uzun ve çileli olması mukadder dönüş yolculuğunu 9 Şubat’a denk getirmem, benim inisiyatifimde oldu. Nerde akşam orda sabah diyerek, Blois’daki otel kapısından çıkıp İzmir’de evime girmem tamı tamına iki tren, iki uçak yolculuğu ve aradaki bilumum transferlerle on sekiz saat sürdü. “Yeni yaşına nasıl girersen öle gider yeaea ” diyenler lütfen yardım etsin, yeni yılım hangi senaryodaki gibi gerçekleşecek: Fransa’nın taşrasında tren beklerkenki kadar soğuk mu, St. Michel’de krepimi yerkenki kadar sefa pezevengi formatında mı, İstanbul’u Şeyh Galip’in deyimiyle karın ve karanlığın beraber yağdığı bir havada uğurlarkenki kadar melankolik mi? İstanbul demişken…

Askerliğimin bittiği gün (15 Mayıs 2011 ne bakımdan önemli bir gün…), Kars Havaalanı’na çıkışımı unutamıyorum. O uçak bileti aslında benim özgürlük biletimdi. Kısa ömrümde bir daha uğramayacağımdan emin olduğum Danimarka’nın taşrasını (Sonderborg), Londra’nın taşrasını (Dunton!) arkamda bıraktığım gibi, Şahnalar Köyü’nün, bağlı ilçesi Akyaka’nın, (hatta ili Kars'ın) arkamda kaldığı gün gelmişti. Askerlik ve İstanbul demişken…

O uçak beni İstanbul’a götüren aktarma uçağıydı. Ömrümün geri kalanını geçireceğime dair herhangi bir şüphemin olmadığı İstanbul’a. Meğersem İstanbul da, o uçak gibi hayatımda bir aktarma, bir ara durakmış, ben nereden bileyim… Neyse. İstanbul Atatürk Havaalanı’na indim. Starbucks’a gittim. İç hatlarda sağda, koridorun sonundaki. Yanımda bir devrem daha vardı, çocuğun adını unuttum bile, ona da bir kahve aldım… Allahım ne mutluluk insanın yeniden özgür olduğunu fark etmesi… ve ne kadar hoş insanın beş liralık kahveyle bunun farkında olabilmesi…

Lafı nereye getireceğimi anlamışsınızdır. Dün de İzmir uçağını beklerken, aynı yere gittim. Kendime bir ice chai tea latte aldım 9 Şubat’ın son saatlerinde. Tesadüf o ki iki masa yanımda da ne kadar güzel bir kız oturuyor böyle şimdi ben tarif de edemem… Sarışın uzun saçlı, yüzü falan çok güzel, yaşı küçük muhtemelen, üniversitede öğrenci. Neyse tabi bizde yanaşacak medeni cesaret zaten ne zaman oldu ki. Yorgunluktan kafamı o koltuğa yaslayıp gözümü kapattığımda askerlik anım çağrışım yaptı. Tüm o yorgunluğuma rağmen benzer bir huzur özgürlük hissi duydum, artık eve dönecek olmanın kafası mı ne kafasıysa…

Ama her zaman melankolik olmadı doğumgünümlerim, en bombasını anlatayım. 2009’du sanırım, abimle evde oturuyorum. Deniz ipnesi aradı. Boğaziçili yakın arkadaşlarımın hiçbirinin sesinin çıkmamasından kıllanmamış değildim (Bahadır askerdi sanırım), ama saat dokuz falan olunca ümidimi kestiğimi itiraf edeyim. Neyse aradı bu apartman kapısını açsana diyo. Ben o zamanlar abimle yaşadığım için çatkapı gelen olmazdı bizim eve, şaşırdık tabi, abime doğumgünümle ilgili olabileceğini söyledim. Bir on – on beş dakika geçti ama asansörle yukarı çıkan yok. Abim “nerde kaldı bu çocuk” falan diyo. Neyse asansör kapısı bir açıldı, ellerinde pastayla, bu kazma, Uğur bir de Sinan. İnanmayanlar için işte rüşvetin belgesi.


Düşünüyorum da, biraz uydur kaydır bir yazı oldu ama, bu sımsıcak fotoğrafı arayıp bulmak bile bana iyi geldi, sırf buna vesile olduğu için bile iyi ki yazdım.

1 Ocak 2012

Kimisi İçin

Yeni yıl yazısı yazmamak için uzun süre direndim, illa ki geçen yeni yılda ne yaptığımdan bahsetmem gerekecek. Akşam piyade istihkakında kuruyemiş verileceğini söyleyen kantinciye, “ya abi bizi yeme şimdi” diye sitem etmemden, sonra bu müjdenin gerçek çıkmasından,  akşam sekiz buçukta arkadaşın gelip koğuşun ortasına bir koli kolayı fırlatınca çocuklar gibi sevinmemizden bahsetmem gerekecek. (Tüm acemiliğimiz boyunca içtiğimiz tek soğuk meşrubattı o. Düzenli olarak malzeme gelmezdi bizim kantine.)  Akşam dokuz buçukta tüm koğuş uyumamızdan, uyandığımızda etrafın bembeyaza kesilmiş olmasından, o karın Kars’a geldiğimizden beri düşen ilk kar olmasından da söz etmem icap edecek. Şahnalar Köyü değil, New York mübarek… Böylece askerlikle ilgili yazmayacağım, konuşmayacağım dememden sonra yazacağım dördüncü yazımı yazmış olacağım. Olmasın diye direndim.

2011, benim için de çok kötü bir yıldı. Bir insanın sağlık problemi yaşamadığı, hiçbir sevdiğini kaybetmediği bir yıl ne kadar kötü olabilir sorusunun cevabıydı sanki. Neden olduğundan bahsetmem gerekecek. Aynı hikayeler, başka anılar, cevapsız sorular, karşılıksız duygular, başkalarının ergen sorunları diye dalga geçmeyi, at oynatmayı sevdiği bahisler. Bunu da geçiniz bir kalemde, şairin deyimiyle.

Bunları dedim yazacağıma, hiç yazmam daha iyi, bloga yazmadığım diğer bir sürü konu gibi. Engin Ardıç’ın klasikleşmiş depresif yılbaşı yazılarının 2012 için olanını okumasaydım yazmayacaktım da zaten…

Özledim
Sıkıldım... Hiçkimsenin içmeyeceği içkilerin ve hiçkimsenin yemeyeceği yemeklerin tariflerinden, Noel ile yılbaşını ayırt edemeyen geyiklerin Noel Baba geyiklerinden,"çam ağaçları kesiliyor" sızlanmasından vazgeçmeyen entel mızmızlığından, "milli piyango size de çıkabilir" basitliğinden, "sarhoşum gel servisi" zevzekliğinden, "herkese sevgi, dünyaya barış" saftirikliğinden sıkıldım...
Yılın olayından, yılın fotoğrafından, yılın erkeğinden yılın kadınından, yılın bilmemnesinden, burcunuz ne diyor zırvasından, "karşı cinsten bir sarışın size ilgi gösteriyor" şeklinde enayi tuzaklarından, Eurovision, Oscar, lig şampiyonluğu teranelerinden, akşamdan kalmalığın dayanılmaz biteviyeliğinden, ziyan olmasın diye yeni yılın ilk üç günü bayat yemeğe talim etmenin kaderinden, tombaladan, birinci çinkodan, ikinci çinkodan sıkıldım...
Televizyonun varoş eğlencelerinden, geceyarısı dansözünden, on dokuz sekiz yedi altı beş dört üç iki bir geri sayımlardan, uyku akan gözlerle sevinir gibi yapmaktan, sabahlama zorunluluğundan sıkıldım. İnsanlara bugün ille Talcid ya da Kompensan tavsiye etmekten de (bu sene hayatınızda bir değişiklik yapın, Rennie kullanın!)
Belki günler uzamıştır umuduyla bekleyip gene erkenden hava kararınca hafif tertip bozulmanın her sene yinelenen iç burukluğundan da... İşin kötüsü, her sene dön dolaş bunları yazmaktan da. Ne de olsa yaş altmış.
İsmet Paşa, kendisini devirmek üzere toplanan Ecevit ile onu destekleyen Mülkiye cuntasına, "sizin için istikbal olan şeyler benim için mazidir" demişti.
Sizin için yeni bir yıl demek, bizim için ölüme bir adım daha yaklaşmak demek.
(Hemen belirteyim, "yok canım, daha dur bakalım" geyiğinden de sıkıldım, lütfen bana söylemeyiniz, daha saf tanıdıklarınıza saklayınız.)
Ama bazı şeyleri özledim... Hayır, tramvay biletinin on kuruş olduğu günleri değil. Artık var olmayan koşulları değil, kişileri özledim. Bir ciğerinin alınmasından sonra hırıltılı sesiyle Kemal Tahir'in öfkelerini ve bana çıkışmasını özledim... Haldun Taner'in, kaldırımdan geçerken, Divan Pastanesi'nden bana seslenip çağırmasını özledim. Demirtaş Ceyhun'un saf, temiz, çocuk kahkahalarını özledim. Oğuz Atay'ın genizden gelen kısık sesini özledim.
Edip Cansever'in Arnavutköy'de Kaptan Meyhanesi'nde kafayı bulup denize tabak çanak ve de çatal bıçak atmasını, garson Rafet'in de büyük bir titizlikle bunları hesaba eklemesini özledim. İsmet Ay'ın böbrek taşı düşürüp iç çamaşırında kan lekesi görünce, Ertuğrul'un Papirüs Bar'ına "çatlayın da patlayın, regl bile oldum sonunda" diye kahkahalar atarak girmesini özledim. Attila İlhan'la Maçka'dan Elmadağ'a kadar yürümeyi özledim. "1944 yılında şurada Altınbakkal tramvay durağı vardı" diye anlatırdı, şaşardım...
Hilmi Yavuz'un beni dumanlı kafayla Bebek'ten Beşiktaş'a kadar zorla yürütmesini özledim. İdman oluyormuş. Yaman Okay'ı, Yavuzer Çetinkaya'yı, Tuğrul Şavkay'ı özledim, tıpkı Rutkay Aziz'i, Cezmi Baskın'ı özlediğim gibi. Kimisi ölü, kimisi benim için ölü. Gençliğimin insanlarını özledim, o gençlik epey zor geçmiş olsa bile. Siz bana aldırmayınız, iyi seneler efendim...

Eskiden öyleymiş, anlatanların yalancısıyım. Egosu yüksek yazarlar ve müritleri varmış. (Sadık okuyucuları için Engin Ardıç’ın Kemal Tahir’in ve Oğuz Atay’ın bir müridi olduğunu çıkarsamak zor değil.) Ben, bunu çoook ucundan yakaladım. Yurtta kaldığımda Fethullahçı çocukların bahsinden kulak misafiri olmuştum, Hilmi Yavuz, bizim okulda cumartesileri felsefe dersi veriyordu. Zaman yazarı, Boğaziçi’nde, felsefe anlatıyor. Gittim. (Audit etmek denir Boğaziçi jargonunda, dışarıdan yancı yazılırsınız derse, kaparsınız bir sandalye, dersin hayaletisinizdir, kayıtlı değilsinizdir, sadece dinlersiniz). Hilmi Yavuz’u orada tanıdım, çok yaşlı bir adam, hatrı sayılır bir cemaatçi nüfusunun da bulunduğu amfide, hayatımda hiç duymadığım şeylerden bahsediyordu. Birtakım isimler havada uçuşuyordu, -adı geçenlerin hepsinin şeyh olmalarından mütevellit, uçmaları normaldi de, ne de olsa, şeyh uçmaz, mürit uçurur!- Gazali, Mutezile, Eşari, İbn-i Arabi, sonra oryantalistler, Renan, Hobsbawm, onların tekerine çomak sokanlar, E. Said, Namık Kemal vs. vs. Bu adamların derdinin ne olduğunu dili döndüğünce anlatmaya çalışıyordu Hilmi Yavuz, İslam dogmasının esasları nedir, nasıl bir çatışma sonucu kurulmuştur, ondan bahsediyordu. (Ki buna İslam ilminde, kelam denir.) Çok basitçe söylemek gerekirse, vahdeti vurgulayan Gazali’nin, ve takipçisi Eşari’nin argümanları zaman içinde, sorgulamacı, insan özgürlüğüne önem veren Mutezile akımına galip gelmişti İslam’da. Bu Sünni İslam’ın bir süreliğine en kuvvetli temsilcisi Osmanlı ideolojisi için de bulunmaz bir nimetti. Çünkü tek bir Allah’ın gücünü vurgulamak, onun yeryüzündeki temsilcisinin de gücünü vurgulamak oluyordu, bir sorumda bu yorumumu kabul etmişti Hilmi Yavuz. Tabi bütün bunlar benim ilgimi feci cezbediyordu, dogma diye küçümsenen, birilerinin tartışılmasını yobazlık bileceği teferruatlara bir başkalarının ömürlerini vakfettiğini bu sayede fark ediyordum.

Neyse, bunlar konumuz dışında aslında, Hilmi Yavuz’u ben bu vesileyle tanıdım. Tanır tanımaz fark ettim ki, cemaatten bir halka oluşturmuştu etrafına. Said-i Nursi’ye (ve dolayısıyla Fethullah Gülen’e) intisap etmişti sanki, bendeki intibaı oydu. Eski dostlarını bir kalemde çizip atmış gibiydi, mesela, yine tahminim bir zamanlar müridi olduğu Attila İlhan için, çok ağır bir yazı kaleme aldı, öldükten sonra. İlk eserlerinde öve öve bitiremediği Orhan Pamuk’a da seneler sonra açıktan cephe aldı. Biraz acıdım. Çünkü şairliğine aklım ermez, ama iyi bir yazar, çok iyi bir entellektüeldi Hilmi Yavuz. Kıymetinin bilinmemesinin hüznü var gibiydi üzerinde. Belki de o değeri kendisine cemaat vermiş, o da cemaate olan minnet borcunu ödüyordu. Bilemem, günahına girmek de istemem. Geçen yıl İstanbul’un en havalı otellerinin birinde, davetli olduğum bir kahvaltıda yan masada gördüm kendisini. Dayanamadım yanına gidip, halini hatrını sordum, doğal olarak tanımadığı halde nezaketle mukabele etti.

Ne yapacağımı bilmediğim bir yeni yıl ilk gününde eski defterleri açtıran da Hilmi Yavuz’la benzer bir hayat eğrisini takip ettiğini düşündüğüm Engin Ardıç oldu. Kendisinin son bir senedir iyice şirazesinden çıkmış yazılarına bu sebepten kızmıyorum. Benim için özeldi bu adamlar bir zamanlar. Keşke Engin Ardıç da bu kadar kabiliyetliyken, başka başka yazılar yazsaydı diyorum sadece. Bu kadar öfkeli ve geçmişine hınç dolu olmasaydı.

Diyorum ama kendim için aynısını yapamıyorum.“Kimisi ölü, kimisi benim için ölü.”  demiş Engin Ardıç. Allah’ıma bu yaşıma kadar hiçbir arkadaşımın acısını göstermediği için şükrediyorum. Ama doğrudur, kimisi artık benim için de ölü. Kalan kimi sağlara iyi 2012’ler olsun.

6 Aralık 2011

Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film

Nefes - Vatan Sağolsun: Gören Karakolu, 8. Hudut Taburu’na bağlı beş karakoldan biri ve Ermenistan sınırına 600m mesafededir, çıplak gözle karşıdaki Ermeni köyünü ve iki köşede, Rus askerlerin konuşlandığı Ermeni karakollarını gözleyebilirsiniz. Hudut taşı nedir bilir misiniz, sınırı ayıran taşa verilen addır hudut taşı. Bildiğin taş, boyanır kırmızı beyaza. Numaralandırılır. 138 ila 141 arası hudut taşı o karakolun mıntıkasıydı yanlış hatırlamıyorsam. Orası, vatanın en uç toprağıdır. Tamamı şantiye halinde olan, sadece siperlerin bulunduğu, er gazinosunun iki masa, 41 ekran bir televizyon ve odun sobasından müteşekkil olduğu, içecek suyun, yenecek karavananın aşağıdaki karakoldan geldiği, kanalizasyonun bulunmadığı bu karakolun personeli dört ay boyunca günde dört saat -20’nin altında nöbet tutan yirmi küsur asker ve başlarında 24 yaşında bir teğmenle ayağında iki mermi olan yarıdeli bir uzman. 650000 silah altındaki asker arasından iyi piyango. Bana vurmadı, ben bir yirmi kilometre kadar şanslıydım, ama ne kadar iyi olduğunu, ben kestirebiliyorum. Siz, o piyangonun ne menem bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız bu filmi izleyin. Otuz senedir, Türkiye’nin bir bölgesinde ne Gören’ler olduğu, askerliğini oralarda yapan ülke evlatlarının neler gördüğünü anlamak için. Birileri nutuk çekerken, fakir başkalarının nasıl öldüğünü görmek için. Türkiye’de bedelli, daha önce yok mu zannediyordunuz yoksa?



Letters from Iwo Jima: Japon kültüründe kurban olma ve onuru için intihar etmenin vakayı adiye olmasından mütevellit, İkinci Dünya Savaşı sonlanınca kitlesel intiharlar furya haline gelmiş. (Bir diğer örneği de Almanya’da, Hitler’in peşinden intihar eden Alman sayısını bir yerlerde okuyunca kulaklarıma inanamamıştım) Japonya’da savaş bittikten yıllar sonra bile, savaşın devam ettiğini zannedip, düşmanla çarpışmayı bekleyen askerler olduğu da tarihi bir gerçek. Clint Eastwood’un bu iki realite üzerine inşa ettiği ve empatinin dibine vuran filmi, bence üstadın hak ettiği ilgiyi görememiş filmlerden biri. Holywood’un Japon büyükelçisi olmuş Ken Watanabe’nin Japon general rolünde döktürdüğü bu film bizi İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna götürüyor ve kaybeden psikolojisini, yaşamanın anlamsızlaşmasını Japon askerlerin yazdığı mektuplar üzerinden gözler önüne seriyor. Bu film, Flags of Our Fathers’la birlikte çekilmiş, o filmde de, Amerikan zaferinin alametifarikası olmuş fotoğrafın nasıl bir mizansen ve dümenle çekildiğini kafamıza çakmıştı. (O da bundan kötü film değildir, ben Japonlara hissettiğim yakınlıktan ve Ken Watanabe sempatisinden mütevellit listeye aldım Iwo Jima’yı…)



Full Metal Jacket: Kubrick pek tarzım değil, ama bu filmin ilk yarısı bir nakış gibi işlenmişti beynime. Antimiliterliğinin yanında insan psikolojisini en iyi anlatan filmlerden biri olduğu için de beni çok etkilemiş bir filmdir. Mizacı askerliğe yatkın olmayan bazıları için, hikaye çok tanıdık gelecektir. Bizim gazinoda denk gelince, güç bela bir on dakika erlere izletmiş, çocuklarda belli belirsiz bir sırıtışa rast gelmiştim. Başınızdan geçen kötü şeylerin, başkalarının da başından geçtiğini/geçebileceğini gördüğünüzde, yalnızlıktan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlama hissi vardır ya, o ifadeyi suratlarında görmüştüm. Askerlik her yerde askerlik kafası.



Platoon: Vietnam Savaşı’yla ilgili sarsıcı filmler listesinde zirveye oynayan bu film, bir çoğu o zaman sabi diyebileceğimiz yıldız adaylarından oluşan kadrosuyla, Willem Dafoe’nun tertemiz oyunculuğuyla, askerlerin içindeki husumetin nasıl dışavurulabileceğini göstermesiyle alanında artık bir klasik, diyip keseyim, fazlası spoilere girer zaar. Ha bir de Barber's Adogio for Strings de iyi şarkıdır.


The Deer Hunter: Filmin mottosunu "askerler tek bir atış için yaşarlar. Hayatlarında da savaşta da" diye özetleyebiliriz sanırım. Vietnam Savaşı'ndan dönen bir asker arkadaş grubunun Amerika'nın taşrasında hayata tutunmadaki başarısızlıklarını anlattığı film, Christopher Walken’ın unutulmaz Rus ruleti sahnesi için bile izlenir.  Hükümet gibi Meryl Streep, sniper Robert de Niro da cabası. Filmde geyiğin bile oyunculuğundan etkilenmiştim öyle diim ben size.

31 Mayıs 2011

Askerden Sonra Sivil Hayata Dönüş Hızı

Şimdi canlar, askerden sonra sivil hayata dönüş hızı diye bi parametre var. O psikolojiden, sağa sola komutanım çekmekten, etrafa boş boş bakmaktan sıyrılma hızı her askerin kişisel tecrübesine göre farklı. The Hurt Locker filminden hazzetmemiştim, ama filmin sonunda Irak'tan gelen askerin, bir süpermarketin reyonunun önündeki envayi çeşit deterjana aval aval baktığı sahnenin ne manaya geldiğini askerdeyken anlamıştım, o film sırf o sahne için izlenir... Ben çabuk sıyrıldığımı düşünüyorum bu psikolojiden, bunu da askere pek uyum sağlayamamakla açıyorum, yine de bazı rutinlerimi henüz tatbik edebilmiş değilim, bu ritüeller listesini tikle doldurmak için gün sayıyorum. Daha İstanbul'a gitmedim, Galata'nın orada tek başıma oturmadım mesela, gidince ilk yapacağım işlerden biri. Boğaza karşı efil efil bir lokantaya oturup eşi dostu beklerken önümdeki mezeyi çatallamadım. Beşiktaş formamı giyip maç günü kalabalığın içine karışmadım.

Ama çok şükür şöle ayağımı uzatıp Ezel'i izledim. Aradaki beş ayı izlemeyi aklımdan geçirsem de üşendim, Dayı ölmüş, Tevfik ölmüş, dizinin yayın saati değişmiş, klasik edebiyata göndermeler yalan olmuş... Geçmişin hatrına izlediğimiz bir iki bölümden sonra bu gece, 68. Bölüm... Özlemişiz be... Anadilimde çekildiği/yazıldığı/söylendiği için kendimi şanslı addettiğim eserler var (zevklerimi tekrar tekrar yazmamdan anlamışsınızdır herhalde), Ezel bu kategoriye giren yegane dizi benim için. Bundan iki ay sonra, “68. bölüm ne len?” gibi meşru bir soru olacak okuyanda, genelde bu kadar güncel konular yazmaktan imtina ediyorum ama, hakikaten film niyetine izlenir bir bölümdü. Dizinin marifetini de bu vesileyle iltifata tabi tutmuş olalım, hak geçmesin...

25 Mayıs 2011

Filmler, Askerler, Flu Fotoğraflar

Aşağıdaki fotoğraf, 1925'te Boğaziçi'nde Field Days şenlikleri sırasında çekilmiş, eski fotoğraflarda yerleşik olan nostalji ve yaşanmışlık duygusu dışarı taşıyor adeta. Şu anda aynı aktivite Spor Kulübü'nün SportsFest kapsamında bir gelenek halinde devam ediyor. Fotoğrafı buraya koydum, sırf sevdiğim için, hazzetmediğim SK'nın reklamını yapma pahasına. Ama bu fotoyu aşağıdaki konuya bağlamam lazım. İyi yazarlar öle yapardı çünkü.


Vietnam karşıtı filmler arasında haklı bir yere sahip olan Platoon filmiyle ilgili olarak Oliver Stone, filmin DVD extrasında da bulabileceğiniz bir mülakatında, filmin senaryosunu Vietnam'dan döner dönmez yazdığından bahseder, filmse 1986 yapımıdır. Bunu Oliver Stone “yazmasam olmazdı, ve hemen dönünce yazmasam unutacağımdan korktum” diye anlatır. Sırf bu cümlenin yüzüsuyu hürmetine bile insan hisleri daha da soğumadan askere dair bir sonsöz yazma ihtiyacı hissediyor. Hatırlamak için... Unutmamak için...

Benim askerde yaşadıklarımdan bir Platoon çıkmaz, merak etmeyin. Zaten sivil hayata geçince askerliğe dair sıkıntıları hızla unutacağımı iddia edenler haklı çıktı gibi, hafızamı zorlamadığım sürece anılarım flu, sadece birkaç fotoğraf yerleşik kafamda. O fotoğrafların birinde Hafız Hakkı Paşa Kışlası'ndan tabura geri dönmek üzere olan bir otobüsün içinde acemiliğini yeni bitirmiş kaygılı yüzler var. Bilinmezliğe yolculuk için tekerin dönmesinin akabininde radyodan Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ne denk gelmek var. Beni burada arama anne. “İstesen denk getiremezsin” demiştim yanımdaki arkadaşa. Bu tesadüfler hep bana mı denk gelir, yoksa ben mi hep bu tesadüflere bir hikmet addederim? Şarkıyı duyunca sesin açılmasına dair talepler peşisıra yükseldi, komutan yabancı değildi, sesi açtık, sessizce dinledik. Kapıda adımı sorma.

Bir başka flu fotoğrafta bir Türk bayrağı var, ucu yırtılmış. Tabur sınırına dahil olan tepelerden birinde stratejik açıdan en kritik nöbet kulubesi bulunuyor, bu bayrak o nöbet kulübesine ait. O fotoğraf benim aklıma Nefes filmindeki repliği getiriyor: “Bizim buraların soğuğuna bayrak dayanmıyor di mi komutan” Benim oynadığım askercilikten Nefes filmi hiç çıkmaz. Sadece filmin meramını anlayacak kadar bu ülkede yaşadım, orada anlatılana aşina olacak kadar uzaktı bulunduğumuz yer, o kadar. Ama birilerine o film daha aşina. Sınırı birileri bekliyor zira.

Hatırlamak için yazmanın bir sakıncası var. Hafıza insana oyun yapar, bunun için yazmak çözüm olabilir, ama Memento'da anlatıldığı gibi, hatırlamak için sadece yazdıklarınıza bağlı kalırsanız, çok fena yanılabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece sizin yazdığınız değildir. Çünkü yazdığınız bazen, gerçek değildir. Bu yüzden daha fazla yazmanın manası yok, fotoğrafların bazıları sandığından hiç çıkmamalı. Adamakıllı asker fotoğrafımın olmadığından bahsetmiştim değil mi? Oraya ait değilim çünkü, yukarıdaki fotoğrafın çekildiği meydan benim olmak istediğim yer. Orada çok fotoğraf çekildim, hiçbiri flu değil. Hoşbulduk efendim...

11 Nisan 2011

Asker(ci)lik Anıları

“Neler yapmadık vatan için, kimimiz nutuk çektik. Kimimiz öldük”

Orhan Veli Kanık


Bazen mescitin önünde öylesine durup önümdeki manzaraya bakıyorum. Tekmillerimizin, uygun adımlarımızın, marşlarımızın (Çarşı’nın İnönü’deki her maçın sonunda sol yumruklar havada söylediği ve bir Grup Yorum bestesi olan Gündoğdu Marşı’nı söylememiz emredildiğinde içimden bayağı gülmüştüm, tezahürat versiyonunu garnitür olarak koyuyorum aşağıya) yankılandığı, bizi çamur, toz toprak demeden süründürdükleri eğitim alanına üzerinde bulunan parkurlardan hareketle pentatlon sahası deniyor, oraya bakınca acemilik günlerim hatırıma geliyor. Sahanın etrafındaki kavak ağaçları yeşillenmek için yazı bekliyor olmalı, ama sahanın kendisinin yeşermesi için bahar yetti- sahanın renginin sarıdan yeşile dönmesi bir gün sürdü sadece, gözle görmeden inanılacak bir tablo değil. O yeşillik Kars Çayı’yla sonlanıyor, çayın devamında bizim nöbet kulübemiz var. Rezilliğimizin dibe vurduğu, banyo için sıcak su bulamadığımız, yüzümüzün soğuktan kavrulduğu acemilik günlerinde bile buranın havalar ısınınca bir doğa harikası olacağını tahmin ediyorduk.
Geçenlerde yirmi yedi asker, asker demeye dilim varmıyor, çocuk Hakkari’ye intikal etmek üzere bizim taburdan ayrıldılar, sabah beşte kalkıp yarı resmi bir törenle onları uğurladık. Hududun şakasının olmadığını bir kez daha hatırlamış olduk, biz burada askercilik oynarken birilerinin evine ateş düşüyor, daha da düşecek. Geri gelenlerin hayatı alt üst olacak. Bir tanesiyle önceki gece konuşurken, onca gırgır şamatanın, bizim kafa bulmalarımızın ardından öylesine “şu an iki bira içip ağlamak istiyorum, başka bir şey değil” deyiverdi. O cümleden sonraki birkaç saniyelik sessizlikte ben ister istemez Selim Uzman’ı düşündüm, o Selim Uzman ki hikayesini biraz kurcaladığımda “bitmiş bir adamım ben, sen neyin peşindesin, bunları niye soruyosun?” demişti. Acemi birliğindeki imam arkadaşa “şimdi ölmüş bir adama kurşun sıkıyoruz diyelim, onun ruhu acımaz di mi” diye sormuştu. Bu çocukla konuşurken, onun da sonunun öyle olmaması için bir sebep olmadığın fark ettim. Anı bırakmak istemiyorum buraya dair, sırf bu yüzden taburda çekilmiş bir tane bile, kamuflajsız bile fotoğrafım yok, yemin töreninde annemlerle olanlar hariç. Halbüse dediğim gibi Britanya kırsalları gibi yerdeyiz. Geçenlerde bunun ne kadar işlevsiz bir boykot olduğunu fark ettim, çünkü bu blog var, buraya yazdığım gırla yazı var. Bunları silmeye kalksam bile çok geç, bu anıları size naklettim bile. Paradoks şu ki yazı yazmak, bu blog benim artık sönmek üzere olan yaşama sevincimi artırdı, bana yarenlik etti askerlik boyunca. Ama daha fazla yazmak/konuşmak istemiyorum askeriyeye dair bir süre boyunca, bu kadar yeter…

27 Mart 2011

Piyadenin Telefonla Konuşma Raconu Üzerine Sayıklamalar

Askerdeyken telefonla konuşmak birkaç açıdan hayati: Her şeyden önce kısa dönem bir askerin dış dünyayla tek bağlantısıdır telefon. (Kısa dönemseniz internete ancak çarşı izninde erişebilirsiniz) Haftasonu oynanan derbideki tartışmalı pozisyondan, Ortadoğu’da dönen dolaplara, bedelli tartışmalarından lise arkadaşınızın ne zaman evleneceğine bir sürü gelişmeden haberdar olmanın yegane yolu açıp birine sormak. (Haberdar olmakla ilgili komik bir askerlik anım var: Bir arkadaş bizim taburun içindeki fırından poğaça alırken fırıncı çocuktan, ‘bilader poğaçaları bugünkü gazeteye sarabilir misin?’ diye ricada bulunmuş. Fırıncı ‘ya kardeş’ demiş ‘hani Haydarpaşa yandı ya, benim işte dün haberim oldu bundan.’ [olayın oluş tarihine bakılırsa bir aylık gecikme söz konusu] ‘Sen’ diye tiradına devam etmiş, ‘kuşların uçmadığı, denizlerin coşmadığı, insanların birbirine “seni seviyorum” demediği bir yerdesin, 8.Hudut’tasın, ne günlük gazetesi!')

Tabi dışarıda ne olup bittiğini takip etmeseniz veya geç öğrenseniz bir şey kaybetmezsiniz pek, sadece sivil hayattan biraz daha kopmuş olursunuz. Ama bilgi akışı çift taraflı, aileniz başta sizi merak edenlerle tek rabıtanız da Telekom’un tuhaf biçimde sms atabildiğiniz ama çoğu geri aramaya kapalı olan iğrenç mavi ankesörlü telefonları.

Bir husus daha var tabi, benim askerlik yaptığım yerde şimdi detaylandırmayacağım sebeplerden iletişim zamanlaması benim inisiyatifimde diyebiliriz, ailemle haftada iki kez sabit saatlerde görüşüyorum, onun dışında özlediğim kişiyi istediğim zaman arıyorum, müsaitse konuşuyorum. Genelde haftasonu kimseyi aramamaya çalışıyorum, zamanın iyice yavaşladığı ve sivili daha çok düşündüğüm bu zaman diliminde aradığım eşin dostun Kanyon’dan, Moda’dan, Bebek’ten çıkması ziyadesiyle moral bozucu- Bir arkadaşımı dayanamayıp cumartesi akşamı aramıştım, çocuk da o sırada tesadüfen memleketindeymiş, ‘seni taşrada yakaladık yani’ diye sevindirik olduğumu hatırlarım…

Acemilikte her gün bir kişiyi arıyordum, zaman geçtikçe ruh halime bağlı olarak arama sıklığım değişti, çok depresif olduğum zamanlarda kimseyle konuşmak istemiyordum, sonra rahata erdikçe çenem düştü, şimdi ara yoldayım diyebiliriz. Kel alaka diyeceksiniz ama ben birini aramayı festivalden film bileti almaya benzetiyorum, aramadan önce ne konuşacağıma dair kafamda bir fikir olabiliyor, ama diyalogun temposuna, ikimizin moral durumuna veya karşıdakinin müsait olup olmamasına göre telefon konuşmaları bir dakikayla bir saat arası sürebiliyor. Festivalde de üstünkörü seçtiğim filmlerden bazılarının tesirinden günlerce kurtulamayıp eşe dosta şiddetle tavsiye ettiğim gibi (12, Grizzly Man vs) uyuduğum filmler de oldu şimdi ne yalan söyleyeyim. Yine de festival takip etmeyi, film seçme ritüelini, sevdiğim birini olur olmaz bir Japon/Rus/İran filmine sürüklemeyi, hayranı olduğum bir yönetmenin dışarıda kolayca erişemeyeceğim filminin izini sürmeyi severim, eşi-dostu olur olmadık zamanda arayarak türlü sululuklarla güldürmeyi sevdiğim gibi.

2 Mart 2011

Cumaları Kaçırma

Hayattaki anormalliklerimden biri de çalışırken cuma öğleden sonraları sevmememdi. Genelde bir plan denk getiremezdim cuma akşamlarına çünkü. Herkesin içip sıçmak için iple çektiği organizasyonları, beraber vakit geçirecekleri sevgilileri, trafikte heder olmamdan mütevellit asla yetişemeyeceğim seansa alınmış film biletleri varken ben, çoklukla cuma aşamlarını evde tek başıma 22'' lcd'mde ntv izleyerek (sırasıyla vedat milor, saffet üçüncü ve rıdvan) veyahut o akşamki ruh halime göre bir filme takılarak zayi ederdim. Eğlenmediğimi söyleyemeyeceğim, ama yine de işlerken zevk alınan bir günahtan sonra hissedilmiş bir pişmanlık duygusu gibi, film izlediysem sözlükteki ve imdb'deki geyikleri okuduktan sonra, NTV izlediysem gece 11 haberinin jeneriğine mal mal bakarken yalnızlığımı anımsar ve hüzünlenirdim.

O cumalardan farklı bir cuma olması için sebep yoktu, ama o gün olan iki olay tüm günün akışını değiştirdi: Biri akşam beş gibi abimin apandisit teşhisi için apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrenmemdi, ama bunu yazmayacağım, bundan yaklaşık bir saat kadar önce çalan bir telefon ve sonrası konumuz...

Serdar'ın beni pat diye aramasında bir ipnelik vardı, günde birkaç kez mailleştiğimizden mesai saatleri içinde telde pek konuşmazdık. İsmini ve resmini telefonda gördüğümde içimden "hayırdır" dedim. Açtım, müsait miydim -al sana bir ipnelik daha, bu kadar yakın bir arkadaş için çok resmi bir giriş, birkaç saniye istedim, hızla turnikelerden çıktım, evet müsaittim. Bana uzun gelen bir anlık sessizlik oldu, belli ki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. "Bunu" dedi -normaldekinin aksine duraksayarak konuşuyordu- nasıl söylesem bilmiyorum ama sanırım Gözde'nin bir ilişkisi var- veya bir ilişkiye başlamak üzere. Sakin bir ses tonuyla istihbaratı nereden edindiğini sordum. Serdar bir ipucundan yola çıkarak gerçek olması kuvvetle muhtemel bir tahminde bulunmuştu. Daha önce de benzer istihbaratlar gelmişti, onlara itibar etmemiş ve haklı çıkmıştım, ama bu sefer içimden bir ses duvara tosladığımı söylüyordu.

Gerçeğin ne olduğunun da aslında pek önemi yoktu, Serdar'a teşekkür ettim, canım konuşmak istemiyordu, telefonu kapattım. Tüm konuşma bir buçuk iki dakika kadar sürmüştü. İki elimi belime koydum ve düşünmeye başladım: Yine yenilmiştim Beckett'ın sözündeki gibi, ama daha iyi mi yenilmiştim? Emin değildim. Evet Gözde'yle bir geçmişimiz, iyi kötü bir hukukumuz vardı. Beraber seyahat etmişliğimiz, sinemada güzel bir Türk filmi izlemişliğimiz vardı. Boğazda yediğimiz balıklar, ettiğimiz kahvaltılar buradan köye yol olurdu. Baktıkça beni hayata bağlayan onlarca fotomuz vardı, fotojenikti namussuz, hayatta kimseyle olan fotolarım onunkilerle olanlar kadar güzel değil. Bir tepeden aziz İstanbul'u bile seyretmiştik. Ama bunların hiçbirinde başbaşa değildik, bundan resmen kaçıyordu. Aramızda hiçbir cinsi temas olmamıştı. Sevdiğim kıza eğer çıkmıyorsam ezelden beri dokunamam, o zaman itibarıyla neredeyse yanağından bile öpmemiştim. Objektif bir göz Gözde'nin bana aslında en başından beri hiçbir teveccühü olmadığına, yerli yersiz vakitlerde ezberden okuduğum divan şiirine ait bir iki dize ve ustalıkla sattığım etimolojiyle ilgili bir iki numara hariç benden hiçbir zaman etkilenmediğine yemin eder ve yalan konuşmuş olmazdı. Hiçbir mailimı, mesajımı cevapsız bırakmadı, ama her zaman ilk atışı ben yaptım.

Bütün bunları düşününce ne olmasını bekliyordum ki? Bir yandan da şunu düşünmeden edemiyordum: Hadi ben işe yaramaz bir kaybedendim, ona dokunduğu, onunla seviştiği hatırıma geldikçe kafayı yiyeceğim adam benden ne kadar iyi olabilirdi? Daha mı iyi belagate sahipti? Daha mı anlayışlı davranırdı? Daha mı iyi öpüşürdü? Daha mı entellektüeldi? Eyvallah ben yakışıklı bir adam değilim, hele Gözde gibi güzelliği üzerinde ittifak edilmiş bir kız için hiç, ama herif de manken değildi ya? Sonrasını düşündüm sonra. Kendimi birden geri çekmekte, insanlara soğuk davranmakta, hüznümü içeri atmakta, başıma gelenle yaşamakta mahirimdir, bunun da üstesinden gelebilirdim. Bütün bunlar Gözde'nin ilk zamanlardaki ulaşılmaz, dokunulmaz yerine, yeryüzünden gökteki yarı tanrıça pozisyonuna geri dönmesi demekti. Artık o, benim zırt pırt sms'le, maille taciz edebileceğim, romantik komedi filmlerini takas edebileceğim, hiçbir zaman gerçek olmayacak tatil planları tasavvur edebileceğim biri değil, ancak bir vesileyle rastlaşırsak eski günlerin hatrına sıcak bir merhaba vereceğim geçmişimde kalmış bir anıydı. Derhal unutmam gereken bir anı.

Kafam tüm bu düşüncelerle sütlaca dönmüşken beni hayata döndüren Alper'in ofis camından bağırması oldu "lan ne dikiliyon kaç dakikadır sap sap!" İki elim hala belimdeydi, saatime bakınca bir on dakika kadar hareketsiz durduğumu fark ettim. Kafamı kaldırdım, Alper'in yüzünde birazdan haftayı bitirecek olmanın, cuma öğleden sonrasının mutluluğu vardı. Göz göze gelince çocukcağızın gülümsemesi suratında dondu, bana ne olduğunu sordu, bir şeyim yoktu, o gece Gözde'nin bana verdiği filmlerden birini takıp sonrasında doya doya ağlamayı hayal ederek kararlı adımlarla içeri bilgisayarımın başına döndüm.

Ama olmadı- abimin rahatsızlığı birden ortaya çıkıp bıçak altına yatması icap edince tüm gece onun peşinde koşmak durumunda kaldım. Fakat heyhat- acısı bir şekilde çıkıyor işte, şu an Gözde'yi çok aramak istiyorum. Ne kadar kaypak bir adam olduğumu bildiğim için askere gelirken eşin dostun telefon nolarını yazdığım kağıda onun telini yazmadım, böylece onun telini bulmak için harcayacağım sürede kendimi bir şekilde onu aramaktan vazgeçiriyorum. Bu yazıyı da okuyacağını sanmıyorum, bloga girmişliği varsa da müdavimlerinden olmadı hiçbir zaman, üzerinden birkaç ay geçtiği için de on kere unutmuştur diye düşünüyorum.

Ulan o diil de bi arayıp sesini duysam mı yav...

21 Şubat 2011

38.6

Revirin küçük penceresinden içtima alanına bakıyorum, buradan arkadaki Şahnalar Köyü'nün kerpiç evleri de gözüküyor. Ne kadar doğru bilmiyorum, ama duyduğuma göre TSK'da silah altında 650000 (yazıyla altı yüz elli bin) personel var, bizim tabursa 211 kişi. Allah'ım neredeyim ben, nasıl bir kura çektim böyle...
Komutanın yanına çıkıyoruz, taburun karakollara da bakan tek doktoru, kadın doğum uzmanı! Askerliğini yapmış olanlar bilir, burada adet gözle tedavi olmaktır, doktor bakınca kendiliğinden iyileşiverirsiniz- veya öyle olmanız beklenir. Benim de muayenem beş saniye kadar sürüyor, iğneler ateşime fayda etmeyince -hala 38.6 derece- "serum bağlayın" diyor doktor, iki gün de istirahat yazıyor. Daha önce hiç serum yememiştim. Ben gelince kaldırılan başka bir çocuğun yattığı yatağa uzanıyorum, taburun en soğuk yeri revirin müşahade odasıymış, bunu anlıyorum.
Çok küçükken rutin olarak ateşli hastalıklar geçirdiğim zamanlarda, halıya uzanmış bir haldeyken babamın kolonyalı pamuk koyması gözümün önüne geliyor, ateşimin yine de düşmemesi sonra... Annemin o zamanları "çok zor büyüttük seni" diyerek hatırlaması... Bütün bu anılar fotoğraf karesi şeklinde gözümün önünde canlanıyor. Abimin eşi "annen senden bahsederken gözbebekleri titriyor mehmet" demişti. Artık benim de titriyor gözbebeklerim... Burada bir laf duymuştum, "hiçbir erkek yoktur ki askerde ağlamamış olsun, ben ağlamadım diyen yalan söyler" demişti biri. Doğru değil bu laf, biliyorum. Ama manidar. Titreyen gözbebeklerimi kapatıyorum. Bir kez daha ağlıyorum.
Nemli gözlerimi açtığımda serumumun bittiğini fark eden revirci çocuk tekrar ateşimi ölçüyor, düşmüş. Sol kolumdaki iğneyi çıkartabilir miyim diye soruyorum, yanıt olumsuz- tekrar ateşlenme ihtimalime ve serum bağlanma ihtimaline karşılık iğne yerinin kalması lazımmış. Sol dirsek içimin moraracağını hissediyorum, hem ben nasıl uyuyacağım böyle... Elimden bir şey gelmiyor, gözümü kapatıp uyumaya çalışıyorum, uyuyayım ki şafak bir eksilsin...

Askerlik Ders I: Mescide Giriş

8. Hudut Taburu mescidine ilk girişimi ömrümün geri kalanında unutmam mümkün değil. Akşam içtimasına yakın bir vakitti, eskiden kilise olarak kullanıldığı üzerindeki kabartmalardan anlaşılan binanın ışıkları tamamen kapalıydı. El yordamıyla ışığı açtığımda gördüğüm manzaranın sivil hayattaki bir mescitten pek farklı olmadığını görüp hayrete düşmüştüm. Mihrabı ahşaptan ve iptidaiydi ama duvara işlenmiş Arapça Allah ve Muhammed yazılarıyla, 7/24 açık olan radyatör sobasıyla, -mesciti ısıtan yegane aletin o olduğunu ve dışarıda havanın genelde -20 civarında olduğunu düşünürseniz onun etrafında halka olmamız normal- halısıyla (bilen bilir, askerdeyken halıya basmak paha biçilmez bir zevktir), hiçkimsenin sizi bulma ihtimalinin olmadığı bir yer olmasıyla ve sessizliğiyle bizim için bulunmaz bir nimetti. Tüm acemiliğim boyunca kapısına defalarca gelmiş, ama her defasında bir mazeret uydurup içeri adımımı bilet atmamıştım oysa...

Eskiden eroin bağımlısı olduğunu muhabbetin devamında öğrendiğim bir çocuğun bana ağır urfa aksanıyla "sen sivilde namaz kılmazsen, di mi hocam?" demesi bu olaydan bir hafta sonrasına rastlar. Nereden bildiğini sorduğumda "yüzündeki acıdan" demişti, "sığınmak için buraya geldiğin ve sadece muhtaçken Allah'ı andığın çok belli." Poker suratlı insanları oldum olası kıskanmışımdır zaten.

Mesciti medreseye çevirmemizse uzun sürmedi, birkaç binamaz arkadaşımla birlikte bilhassa haftasonları burada toplanıp kitap okuyor ve sohbet ediyoruz, tabi mescidin müdavimlerinin homurdanmalarını "burada da mı devrecilik var lan?" atarıyla kesmek vazifesi bana kaldı, şimdilik kah benim arkadaşlar benim imamla Şafilik'le Hanefilik arasındaki farkları tartışmamıza kulak misafiri oluyorlar, kah mütedeyyin cemaat arkadaşın mihrabı göstererek "ben şunu çekiyorum belim çok ağrıdı" esprisine muhatap oluyor, geçinip gidiyoruz anlayacağınız. Bana öyle geliyor ki Kars'ın bir köyünde, Ermenistan sınırına 25 km mesafede tutsak halde olup sivil hayata bu kadar ait bir yer bulmuşken askerliğimin geri kalanında okumaya, dua etmeye, sessizce oturmaya mescide kaçacağım- ha bir de yazmaya tabi, tıpkı bu yazı gibi.

10 Aralık 2010

Tasfiye Nedeniyle Zararına Yazılar

Mörfi kanunlarını üç diye bilirsiniz ama benim için mörfi kanunu hükmünde dördüncü bir kural daha var (yoksa termodinamiğe ve dolayısıyla ilk yazıma atıfla sıfırıncı kural mı demeliyim, usta yazar yine bağladı, ilk yazısına bağladı, abicimabicimbaamsızyazılarbirbiriylealakalımıyoksaabicim): Büyük konuşma, sonradan lafını yersin. “Ya bu Kars harbiden çok güzel yermiş” kanaatim “abi soğuk her halükarda iyidir, soğukta giyinebilirsin ama sıcakta soyunamazsın” olarak dillendirilen şahane teorimle birleşti ve TSK benden borcunu beş ay Kars'ta piyade olarak tahsil etmeyi münasip gördüğünü perşembe gece yarısı ilan etti. Kaderimizde bu şehrin, Kar'dan, İklimler'den, Kader'den fazlasını çağrıştırması varmış, herkesin geçtiği yoldan biz bu rotayla geçecekmişiz... Birkaç ay burada ve twitter hesabımda bir güncelleme olmazsa bu rota değişikliğine yormanızı rica ederim, ben birkaç gün sonra aşağıdaki kapıdan geçip buralardan çıkacağım, hakkınız varsa helal edin tekrardan...
Saint-Gut Free'yle Dersaadet'te sessizce volta atarken birbirimize fısıldadığımız bir sır var: Şehir, bilhassa ilk gelişte ve ondan ayrılırken göze çok güzel geliyor. Vaatkar. Şiirdeki gibi, efsunlu. Ama yaşarken, pek o kadar değil. Belki de öyle ama biz bunu algılayamıyoruz. Seneca'nın hakkı var, "biz erteledikçe, hayatımız hızlanıyor". Zaman hızlanıyor. Son bir haftada gördüğüm tüm eski dostlarla ve akrabalarla laflarken mutlaka dudaklarımdan dökülüveren cümle, “o kadar oldu mu be abi?” idi. Babaannemin bahçeli evinin koridorunda bir baştan bir başa koşmayalı, o taş evde gaz sobasına yapışık bir vaziyetle ders çalışmayalı, perşembe günü dedemin dükkanında çorap satmayalı, bir bayram sabahı buz gibi suyla abdest alıp akrabalarla namaz kılmayalı, lisemin koridorlarında avazım çıktığı kadar bağırmayalı, gece yat saatinden bilmem kaç saat sonra kıç kadar odada avcumuzu bir fincan şekersiz çayla ısıtırken memleketi kurtarmayalı, bomboş Menderes Ovası'na bakarken dalıp gitmeyeli, yazın hacı bekler gibi eş dostun gelmesini bekleyip ekip kurulunca sabahlara kadar oturmayalı, yazlık yerin kış vakti suratımıza çarptığı yabancılığıyla yüzleşmeyeli o kadar olmuş muydu? Geleceğimle ilgili hayal kurmayı ne zaman bırakmıştım? İstanbul'a geldikten kaç sene sonra? İstanbul'dan ne zaman hakikaten gitmek istemiştim? Barselona'dan önce mi sonra mı? Hakkımın her alanda devamlı yendiği hissi bende ne zamandan beri sabit bir fikir halini aldı, üç buçuk senelik çileli iş hayatımın hangi evresine tekabül eder? Peki hakkımı aramayı ne zaman bıraktım acep, onun da var mı bir miladı?

Ayhan Aydan'ı bilen bilir, bilmeyenin bi gugıllamasına bakar. O sevdiği adamı, tüm o apoletlerin, cuntanın, mahkeme diye kurulan tiyatronun önünde, tek başına ve dimdik şu sözlerle savunmuş: “Adnan Menderes'i 51 senesinde tanıdım ve kendisini çok sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk yapmaktı ve maalesef bunda muvaffak olamadım” Bu laf beni etkilemişti. Bu cesaret. Bu cesaret Adnan Menderes'i bu davadan beraat ettirmişti- Yassıada'da beraat ettiği tek dava. Bu cesaret beni hala etkiler. Ben bu kadar cesaretle söyleyebildim mi sevdiğimi, söylemiş kadar olmuşumdur be, var mı aranızda inkar edecek babayiğit? Ah, bu sorunun muhataplarından bazıları bu meydan okumamı hiç duyamayacak, bu yazıyı hiç okumayacak di mi, unutmuşum...

Çok meşhur bir “iki karınca hikayesi” vardır İslamda, bilenler ve daha önce anlattıklarım affetsin. Topal bir karınca hacca gitmeye yeltenmiş, ormanda bunu gören hayvanlar “ya karınca kardeş sen ne içiyosan aynısından biz de istiyoruz” demişler. “Sen nasıl gidicen o kadar yolu bu topal halinle?” Karınca dönmüş, “iyi de” demiş, “biz bu yolda ölmez miyiz de?” Niye yazıyorum diye kendime sorup duruyorum ya, anladın sen anladın...

10 Ekim 2010

Celp

Kitab-ül Hiyel'e saygıyla...

Veda mailı yazıldı. Son Pera seferi düzenlendi. Moda sahilde son bir kez iç çekildi. Hakkı geçenlerle helalleşildi (Babaanne hariç. O çok hasta. Ziyaret edildiğinde hasta olunacak kadar). Bir göz kira evi boşaltılınca bütün o evde geçen zamanlar, izlenen filmler, ağırlanan misafirler sanki fotoğraflarda kaldı sadece. Ahir zamanda zaten soğuk olan ev, artık geçmiş kadar soğuk. (O soğukluğu, yabancılığı laminatta ayakkabıyla yürüyünce, daha iyi anlamıştı.) Telefon bile kapatıldı. Galip bu duyguyu biliyor. Sıfırdan başlama duygusu, zaman çizgisinde bir kırılma. (okuyucu, lütfen Back to The Future II'da Emmett Brown'ın tahta önündeki sahnesini hatırla) Yirmili yaşın ortasında bu duyguyu dördüncü yaşayışı. Üçüncü kez başladığı noktadan, Dersaadet'e bakıyor Galip. Gitmeden önce şehrin bu manzarayla hatırında kalmasını istiyor, bir bilgisayarın birlerinde/sıfırlarında değil; çünkü fotoğrafın göstermekte kifayetsiz kaldığı bir duygu var, derinlik. Sadece hacimsel olarak değil, duygusal derinliği de yok meretin, konu İstanbul'sa derinlik çok önemli olabilir. Biraz daha vakti var. Rumelihisarı'na kahvaltı yapmaya gelenler sökün etmemiş henüz. Şehre doyasıya bakma ayrıcalığının sadece ona bahşedildiği zaman dilimi henüz geçmemiş.

Derken gözü görmez oluyor. Şiirdeki gibi, her yer karanlık oluveriyor birden. Ama şehrin siluetini henüz hafızasına tam olarak kazıyamamıştı, karşıdaki Kandilli Kız Lisesi miydi, Anadolu Hisarı'nın yanındaki bina Sabancı'nın mıydı, bu sorular hala flu. Gözünün önündeki perdeyi kaldırması, bu kabustan sıyrılması lazım. Bir baskı hissediyor gözünde, elini gayriihtiyari gözüne götürüyor. Bir çift el gözünü kapatmış. Gülümsüyor Galip, biri buna bu çocukluk şakasını yapmayalı yıllar olmuştu. Elleri gözünü kapatan ellerin üzerinde geziniyor bir süre, narin, uzun parmakları tanımıyor. Sadece dokunarak tanıyabileceği bir el var mı Galip'in, bu soruyu kendine sormaya korkuyor. Huysuzlaştı, “Sen kimsin?” diyor Galip. Gözünü kapatanın bir kız olduğunu cevapla anlıyor: “Mevlana” diyor kız, “ne güzel demiş: İnsan dediğin gözden ibarettir, geri kalanı deri.” Galip biliyor ki en dıştaki deri, ölüdür. Merakına yeniliyor Galip, bir hışımla kızın ellerinin oluşturduğu prangadan sıyrılıp arkaya dönüyor. Bankın arkasında hayret eden bir çift ela göz karşılıyor kendisini, neden sonra kızın güzelliği gözünü alıyor. Hiç yazılmamış bir romanın kahramanı olarak Galip, kızın adını soruyor, kız gözüne o kadar güzel geliyor ki, şehrin siluetini hatırlamak yerine Gözde'yi -Gözde'ymiş adı- hatırlamakla da avunabilir. Galip gözlerini dikmiş Gözde'nin kıvırcık uzun saçlarına bakıyor şimdi. Simsiyah saçları omzunun üstünden, simsiyah boğazlı kazağına düşüyor. Toparlanıyor Galip, etkilendiğini belli etmemesi lazım, ne istiyor şimdi bu kız? Niye konuşmuyor? İçinden "lütfen bir şey desin" diyor Galip, "yoksa daha başlamadan bitecek". Gözde'nin gönlündense “Ne olur gözümün içine baksa” diye geçiyor, “gözlerini kaçırmasa. Gel yanıma otur dese...” Böyle saniyeler geçiyor, geçiyor...

Gitmeden önce son saatine girdiğini hatırlayınca kafasını çeviriyor Galip, önüne döndüğünde boğaz gözüne daha bir güzel görünüyor, sanki denizi ilk kez görmüş gibi hissediyor kendini. ...ve bakıyor. On yedi yaşında külüstür bir otobüsle bu şehre ilk geldiğinde, rehberin sessiz bir tonla Boğaziçi Köprüsü'nden geçiş anonsuna müteakip otobüste uyanık kalanlarla birlikte yaptığı gibi hafifçe ayağa kalkmak suretiyle boğaza hayranlık ve yabancılıkla bakıyor.