"Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız." Oğuz Atay - Günlük
30 Mart 2014
Keşke
18 Şubat 2013
4.20 ve sonrası
31 Mart 2012
Sigara
Kendisinin özne olduğu tartışmadan böylece ayrılıp, hızlı adımlarla kendini balıkçıdan dışarı attı. Tüm İzmir körfezinin aksi yönüne karayolunun olduğu tarafa çıktı. Güzel bir manzaraya bakmaya bile tahammülü yoktu. Valeyi gördü, yanındaki masanın üzerindeki kutuyu sigara kutusuna benzetti.
10 Şubat 2012
İyi ki Yazdım
1 Ocak 2012
Kimisi İçin
Sizin için yeni bir yıl demek, bizim için ölüme bir adım daha yaklaşmak demek.
(Hemen belirteyim, "yok canım, daha dur bakalım" geyiğinden de sıkıldım, lütfen bana söylemeyiniz, daha saf tanıdıklarınıza saklayınız.)
Edip Cansever'in Arnavutköy'de Kaptan Meyhanesi'nde kafayı bulup denize tabak çanak ve de çatal bıçak atmasını, garson Rafet'in de büyük bir titizlikle bunları hesaba eklemesini özledim. İsmet Ay'ın böbrek taşı düşürüp iç çamaşırında kan lekesi görünce, Ertuğrul'un Papirüs Bar'ına "çatlayın da patlayın, regl bile oldum sonunda" diye kahkahalar atarak girmesini özledim. Attila İlhan'la Maçka'dan Elmadağ'a kadar yürümeyi özledim. "1944 yılında şurada Altınbakkal tramvay durağı vardı" diye anlatırdı, şaşardım...
Hilmi Yavuz'un beni dumanlı kafayla Bebek'ten Beşiktaş'a kadar zorla yürütmesini özledim. İdman oluyormuş. Yaman Okay'ı, Yavuzer Çetinkaya'yı, Tuğrul Şavkay'ı özledim, tıpkı Rutkay Aziz'i, Cezmi Baskın'ı özlediğim gibi. Kimisi ölü, kimisi benim için ölü. Gençliğimin insanlarını özledim, o gençlik epey zor geçmiş olsa bile. Siz bana aldırmayınız, iyi seneler efendim...
6 Aralık 2011
Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film
31 Mayıs 2011
Askerden Sonra Sivil Hayata Dönüş Hızı
Ama çok şükür şöle ayağımı uzatıp Ezel'i izledim. Aradaki beş ayı izlemeyi aklımdan geçirsem de üşendim, Dayı ölmüş, Tevfik ölmüş, dizinin yayın saati değişmiş, klasik edebiyata göndermeler yalan olmuş... Geçmişin hatrına izlediğimiz bir iki bölümden sonra bu gece, 68. Bölüm... Özlemişiz be... Anadilimde çekildiği/yazıldığı/söylendiği için kendimi şanslı addettiğim eserler var (zevklerimi tekrar tekrar yazmamdan anlamışsınızdır herhalde), Ezel bu kategoriye giren yegane dizi benim için. Bundan iki ay sonra, “68. bölüm ne len?” gibi meşru bir soru olacak okuyanda, genelde bu kadar güncel konular yazmaktan imtina ediyorum ama, hakikaten film niyetine izlenir bir bölümdü. Dizinin marifetini de bu vesileyle iltifata tabi tutmuş olalım, hak geçmesin...
25 Mayıs 2011
Filmler, Askerler, Flu Fotoğraflar

Vietnam karşıtı filmler arasında haklı bir yere sahip olan Platoon filmiyle ilgili olarak Oliver Stone, filmin DVD extrasında da bulabileceğiniz bir mülakatında, filmin senaryosunu Vietnam'dan döner dönmez yazdığından bahseder, filmse 1986 yapımıdır. Bunu Oliver Stone “yazmasam olmazdı, ve hemen dönünce yazmasam unutacağımdan korktum” diye anlatır. Sırf bu cümlenin yüzüsuyu hürmetine bile insan hisleri daha da soğumadan askere dair bir sonsöz yazma ihtiyacı hissediyor. Hatırlamak için... Unutmamak için...
Benim askerde yaşadıklarımdan bir Platoon çıkmaz, merak etmeyin. Zaten sivil hayata geçince askerliğe dair sıkıntıları hızla unutacağımı iddia edenler haklı çıktı gibi, hafızamı zorlamadığım sürece anılarım flu, sadece birkaç fotoğraf yerleşik kafamda. O fotoğrafların birinde Hafız Hakkı Paşa Kışlası'ndan tabura geri dönmek üzere olan bir otobüsün içinde acemiliğini yeni bitirmiş kaygılı yüzler var. Bilinmezliğe yolculuk için tekerin dönmesinin akabininde radyodan Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ne denk gelmek var. Beni burada arama anne. “İstesen denk getiremezsin” demiştim yanımdaki arkadaşa. Bu tesadüfler hep bana mı denk gelir, yoksa ben mi hep bu tesadüflere bir hikmet addederim? Şarkıyı duyunca sesin açılmasına dair talepler peşisıra yükseldi, komutan yabancı değildi, sesi açtık, sessizce dinledik. Kapıda adımı sorma.
Bir başka flu fotoğrafta bir Türk bayrağı var, ucu yırtılmış. Tabur sınırına dahil olan tepelerden birinde stratejik açıdan en kritik nöbet kulubesi bulunuyor, bu bayrak o nöbet kulübesine ait. O fotoğraf benim aklıma Nefes filmindeki repliği getiriyor: “Bizim buraların soğuğuna bayrak dayanmıyor di mi komutan” Benim oynadığım askercilikten Nefes filmi hiç çıkmaz. Sadece filmin meramını anlayacak kadar bu ülkede yaşadım, orada anlatılana aşina olacak kadar uzaktı bulunduğumuz yer, o kadar. Ama birilerine o film daha aşina. Sınırı birileri bekliyor zira.
Hatırlamak için yazmanın bir sakıncası var. Hafıza insana oyun yapar, bunun için yazmak çözüm olabilir, ama Memento'da anlatıldığı gibi, hatırlamak için sadece yazdıklarınıza bağlı kalırsanız, çok fena yanılabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece sizin yazdığınız değildir. Çünkü yazdığınız bazen, gerçek değildir. Bu yüzden daha fazla yazmanın manası yok, fotoğrafların bazıları sandığından hiç çıkmamalı. Adamakıllı asker fotoğrafımın olmadığından bahsetmiştim değil mi? Oraya ait değilim çünkü, yukarıdaki fotoğrafın çekildiği meydan benim olmak istediğim yer. Orada çok fotoğraf çekildim, hiçbiri flu değil. Hoşbulduk efendim...
11 Nisan 2011
Asker(ci)lik Anıları
Geçenlerde yirmi yedi asker, asker demeye dilim varmıyor, çocuk Hakkari’ye intikal etmek üzere bizim taburdan ayrıldılar, sabah beşte kalkıp yarı resmi bir törenle onları uğurladık. Hududun şakasının olmadığını bir kez daha hatırlamış olduk, biz burada askercilik oynarken birilerinin evine ateş düşüyor, daha da düşecek. Geri gelenlerin hayatı alt üst olacak. Bir tanesiyle önceki gece konuşurken, onca gırgır şamatanın, bizim kafa bulmalarımızın ardından öylesine “şu an iki bira içip ağlamak istiyorum, başka bir şey değil” deyiverdi. O cümleden sonraki birkaç saniyelik sessizlikte ben ister istemez Selim Uzman’ı düşündüm, o Selim Uzman ki hikayesini biraz kurcaladığımda “bitmiş bir adamım ben, sen neyin peşindesin, bunları niye soruyosun?” demişti. Acemi birliğindeki imam arkadaşa “şimdi ölmüş bir adama kurşun sıkıyoruz diyelim, onun ruhu acımaz di mi” diye sormuştu. Bu çocukla konuşurken, onun da sonunun öyle olmaması için bir sebep olmadığın fark ettim. Anı bırakmak istemiyorum buraya dair, sırf bu yüzden taburda çekilmiş bir tane bile, kamuflajsız bile fotoğrafım yok, yemin töreninde annemlerle olanlar hariç. Halbüse dediğim gibi Britanya kırsalları gibi yerdeyiz. Geçenlerde bunun ne kadar işlevsiz bir boykot olduğunu fark ettim, çünkü bu blog var, buraya yazdığım gırla yazı var. Bunları silmeye kalksam bile çok geç, bu anıları size naklettim bile. Paradoks şu ki yazı yazmak, bu blog benim artık sönmek üzere olan yaşama sevincimi artırdı, bana yarenlik etti askerlik boyunca. Ama daha fazla yazmak/konuşmak istemiyorum askeriyeye dair bir süre boyunca, bu kadar yeter…
27 Mart 2011
Piyadenin Telefonla Konuşma Raconu Üzerine Sayıklamalar
Tabi dışarıda ne olup bittiğini takip etmeseniz veya geç öğrenseniz bir şey kaybetmezsiniz pek, sadece sivil hayattan biraz daha kopmuş olursunuz. Ama bilgi akışı çift taraflı, aileniz başta sizi merak edenlerle tek rabıtanız da Telekom’un tuhaf biçimde sms atabildiğiniz ama çoğu geri aramaya kapalı olan iğrenç mavi ankesörlü telefonları.
Bir husus daha var tabi, benim askerlik yaptığım yerde şimdi detaylandırmayacağım sebeplerden iletişim zamanlaması benim inisiyatifimde diyebiliriz, ailemle haftada iki kez sabit saatlerde görüşüyorum, onun dışında özlediğim kişiyi istediğim zaman arıyorum, müsaitse konuşuyorum. Genelde haftasonu kimseyi aramamaya çalışıyorum, zamanın iyice yavaşladığı ve sivili daha çok düşündüğüm bu zaman diliminde aradığım eşin dostun Kanyon’dan, Moda’dan, Bebek’ten çıkması ziyadesiyle moral bozucu- Bir arkadaşımı dayanamayıp cumartesi akşamı aramıştım, çocuk da o sırada tesadüfen memleketindeymiş, ‘seni taşrada yakaladık yani’ diye sevindirik olduğumu hatırlarım…
Acemilikte her gün bir kişiyi arıyordum, zaman geçtikçe ruh halime bağlı olarak arama sıklığım değişti, çok depresif olduğum zamanlarda kimseyle konuşmak istemiyordum, sonra rahata erdikçe çenem düştü, şimdi ara yoldayım diyebiliriz. Kel alaka diyeceksiniz ama ben birini aramayı festivalden film bileti almaya benzetiyorum, aramadan önce ne konuşacağıma dair kafamda bir fikir olabiliyor, ama diyalogun temposuna, ikimizin moral durumuna veya karşıdakinin müsait olup olmamasına göre telefon konuşmaları bir dakikayla bir saat arası sürebiliyor. Festivalde de üstünkörü seçtiğim filmlerden bazılarının tesirinden günlerce kurtulamayıp eşe dosta şiddetle tavsiye ettiğim gibi (12, Grizzly Man vs) uyuduğum filmler de oldu şimdi ne yalan söyleyeyim. Yine de festival takip etmeyi, film seçme ritüelini, sevdiğim birini olur olmaz bir Japon/Rus/İran filmine sürüklemeyi, hayranı olduğum bir yönetmenin dışarıda kolayca erişemeyeceğim filminin izini sürmeyi severim, eşi-dostu olur olmadık zamanda arayarak türlü sululuklarla güldürmeyi sevdiğim gibi.
2 Mart 2011
Cumaları Kaçırma
O cumalardan farklı bir cuma olması için sebep yoktu, ama o gün olan iki olay tüm günün akışını değiştirdi: Biri akşam beş gibi abimin apandisit teşhisi için apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrenmemdi, ama bunu yazmayacağım, bundan yaklaşık bir saat kadar önce çalan bir telefon ve sonrası konumuz...
Serdar'ın beni pat diye aramasında bir ipnelik vardı, günde birkaç kez mailleştiğimizden mesai saatleri içinde telde pek konuşmazdık. İsmini ve resmini telefonda gördüğümde içimden "hayırdır" dedim. Açtım, müsait miydim -al sana bir ipnelik daha, bu kadar yakın bir arkadaş için çok resmi bir giriş, birkaç saniye istedim, hızla turnikelerden çıktım, evet müsaittim. Bana uzun gelen bir anlık sessizlik oldu, belli ki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. "Bunu" dedi -normaldekinin aksine duraksayarak konuşuyordu- nasıl söylesem bilmiyorum ama sanırım Gözde'nin bir ilişkisi var- veya bir ilişkiye başlamak üzere. Sakin bir ses tonuyla istihbaratı nereden edindiğini sordum. Serdar bir ipucundan yola çıkarak gerçek olması kuvvetle muhtemel bir tahminde bulunmuştu. Daha önce de benzer istihbaratlar gelmişti, onlara itibar etmemiş ve haklı çıkmıştım, ama bu sefer içimden bir ses duvara tosladığımı söylüyordu.
Gerçeğin ne olduğunun da aslında pek önemi yoktu, Serdar'a teşekkür ettim, canım konuşmak istemiyordu, telefonu kapattım. Tüm konuşma bir buçuk iki dakika kadar sürmüştü. İki elimi belime koydum ve düşünmeye başladım: Yine yenilmiştim Beckett'ın sözündeki gibi, ama daha iyi mi yenilmiştim? Emin değildim. Evet Gözde'yle bir geçmişimiz, iyi kötü bir hukukumuz vardı. Beraber seyahat etmişliğimiz, sinemada güzel bir Türk filmi izlemişliğimiz vardı. Boğazda yediğimiz balıklar, ettiğimiz kahvaltılar buradan köye yol olurdu. Baktıkça beni hayata bağlayan onlarca fotomuz vardı, fotojenikti namussuz, hayatta kimseyle olan fotolarım onunkilerle olanlar kadar güzel değil. Bir tepeden aziz İstanbul'u bile seyretmiştik. Ama bunların hiçbirinde başbaşa değildik, bundan resmen kaçıyordu. Aramızda hiçbir cinsi temas olmamıştı. Sevdiğim kıza eğer çıkmıyorsam ezelden beri dokunamam, o zaman itibarıyla neredeyse yanağından bile öpmemiştim. Objektif bir göz Gözde'nin bana aslında en başından beri hiçbir teveccühü olmadığına, yerli yersiz vakitlerde ezberden okuduğum divan şiirine ait bir iki dize ve ustalıkla sattığım etimolojiyle ilgili bir iki numara hariç benden hiçbir zaman etkilenmediğine yemin eder ve yalan konuşmuş olmazdı. Hiçbir mailimı, mesajımı cevapsız bırakmadı, ama her zaman ilk atışı ben yaptım.
Bütün bunları düşününce ne olmasını bekliyordum ki? Bir yandan da şunu düşünmeden edemiyordum: Hadi ben işe yaramaz bir kaybedendim, ona dokunduğu, onunla seviştiği hatırıma geldikçe kafayı yiyeceğim adam benden ne kadar iyi olabilirdi? Daha mı iyi belagate sahipti? Daha mı anlayışlı davranırdı? Daha mı iyi öpüşürdü? Daha mı entellektüeldi? Eyvallah ben yakışıklı bir adam değilim, hele Gözde gibi güzelliği üzerinde ittifak edilmiş bir kız için hiç, ama herif de manken değildi ya? Sonrasını düşündüm sonra. Kendimi birden geri çekmekte, insanlara soğuk davranmakta, hüznümü içeri atmakta, başıma gelenle yaşamakta mahirimdir, bunun da üstesinden gelebilirdim. Bütün bunlar Gözde'nin ilk zamanlardaki ulaşılmaz, dokunulmaz yerine, yeryüzünden gökteki yarı tanrıça pozisyonuna geri dönmesi demekti. Artık o, benim zırt pırt sms'le, maille taciz edebileceğim, romantik komedi filmlerini takas edebileceğim, hiçbir zaman gerçek olmayacak tatil planları tasavvur edebileceğim biri değil, ancak bir vesileyle rastlaşırsak eski günlerin hatrına sıcak bir merhaba vereceğim geçmişimde kalmış bir anıydı. Derhal unutmam gereken bir anı.
Kafam tüm bu düşüncelerle sütlaca dönmüşken beni hayata döndüren Alper'in ofis camından bağırması oldu "lan ne dikiliyon kaç dakikadır sap sap!" İki elim hala belimdeydi, saatime bakınca bir on dakika kadar hareketsiz durduğumu fark ettim. Kafamı kaldırdım, Alper'in yüzünde birazdan haftayı bitirecek olmanın, cuma öğleden sonrasının mutluluğu vardı. Göz göze gelince çocukcağızın gülümsemesi suratında dondu, bana ne olduğunu sordu, bir şeyim yoktu, o gece Gözde'nin bana verdiği filmlerden birini takıp sonrasında doya doya ağlamayı hayal ederek kararlı adımlarla içeri bilgisayarımın başına döndüm.
Ama olmadı- abimin rahatsızlığı birden ortaya çıkıp bıçak altına yatması icap edince tüm gece onun peşinde koşmak durumunda kaldım. Fakat heyhat- acısı bir şekilde çıkıyor işte, şu an Gözde'yi çok aramak istiyorum. Ne kadar kaypak bir adam olduğumu bildiğim için askere gelirken eşin dostun telefon nolarını yazdığım kağıda onun telini yazmadım, böylece onun telini bulmak için harcayacağım sürede kendimi bir şekilde onu aramaktan vazgeçiriyorum. Bu yazıyı da okuyacağını sanmıyorum, bloga girmişliği varsa da müdavimlerinden olmadı hiçbir zaman, üzerinden birkaç ay geçtiği için de on kere unutmuştur diye düşünüyorum.
Ulan o diil de bi arayıp sesini duysam mı yav...
21 Şubat 2011
38.6
Askerlik Ders I: Mescide Giriş
Eskiden eroin bağımlısı olduğunu muhabbetin devamında öğrendiğim bir çocuğun bana ağır urfa aksanıyla "sen sivilde namaz kılmazsen, di mi hocam?" demesi bu olaydan bir hafta sonrasına rastlar. Nereden bildiğini sorduğumda "yüzündeki acıdan" demişti, "sığınmak için buraya geldiğin ve sadece muhtaçken Allah'ı andığın çok belli." Poker suratlı insanları oldum olası kıskanmışımdır zaten.
10 Aralık 2010
Tasfiye Nedeniyle Zararına Yazılar
Ayhan Aydan'ı bilen bilir, bilmeyenin bi gugıllamasına bakar. O sevdiği adamı, tüm o apoletlerin, cuntanın, mahkeme diye kurulan tiyatronun önünde, tek başına ve dimdik şu sözlerle savunmuş: “Adnan Menderes'i 51 senesinde tanıdım ve kendisini çok sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk yapmaktı ve maalesef bunda muvaffak olamadım” Bu laf beni etkilemişti. Bu cesaret. Bu cesaret Adnan Menderes'i bu davadan beraat ettirmişti- Yassıada'da beraat ettiği tek dava. Bu cesaret beni hala etkiler. Ben bu kadar cesaretle söyleyebildim mi sevdiğimi, söylemiş kadar olmuşumdur be, var mı aranızda inkar edecek babayiğit? Ah, bu sorunun muhataplarından bazıları bu meydan okumamı hiç duyamayacak, bu yazıyı hiç okumayacak di mi, unutmuşum...
Çok meşhur bir “iki karınca hikayesi” vardır İslamda, bilenler ve daha önce anlattıklarım affetsin. Topal bir karınca hacca gitmeye yeltenmiş, ormanda bunu gören hayvanlar “ya karınca kardeş sen ne içiyosan aynısından biz de istiyoruz” demişler. “Sen nasıl gidicen o kadar yolu bu topal halinle?” Karınca dönmüş, “iyi de” demiş, “biz bu yolda ölmez miyiz de?” Niye yazıyorum diye kendime sorup duruyorum ya, anladın sen anladın...
10 Ekim 2010
Celp
Veda mailı yazıldı. Son Pera seferi düzenlendi. Moda sahilde son bir kez iç çekildi. Hakkı geçenlerle helalleşildi (Babaanne hariç. O çok hasta. Ziyaret edildiğinde hasta olunacak kadar). Bir göz kira evi boşaltılınca bütün o evde geçen zamanlar, izlenen filmler, ağırlanan misafirler sanki fotoğraflarda kaldı sadece. Ahir zamanda zaten soğuk olan ev, artık geçmiş kadar soğuk. (O soğukluğu, yabancılığı laminatta ayakkabıyla yürüyünce, daha iyi anlamıştı.) Telefon bile kapatıldı. Galip bu duyguyu biliyor. Sıfırdan başlama duygusu, zaman çizgisinde bir kırılma. (okuyucu, lütfen Back to The Fut
ure II'da Emmett Brown'ın tahta önündeki sahnesini hatırla) Yirmili yaşın ortasında bu duyguyu dördüncü yaşayışı. Üçüncü kez başladığı noktadan, Dersaadet'e bakıyor Galip. Gitmeden önce şehrin bu manzarayla hatırında kalmasını istiyor, bir bilgisayarın birlerinde/sıfırlarında değil; çünkü fotoğrafın göstermekte kifayetsiz kaldığı bir duygu var, derinlik. Sadece hacimsel olarak değil, duygusal derinliği de yok meretin, konu İstanbul'sa derinlik çok önemli olabilir. Biraz daha vakti var. Rumelihisarı'na kahvaltı yapmaya gelenler sökün etmemiş henüz. Şehre doyasıya bakma ayrıcalığının sadece ona bahşedildiği zaman dilimi henüz geçmemiş.Derken gözü görmez oluyor. Şiirdeki gibi, her yer karanlık oluveriyor birden. Ama şehrin siluetini henüz hafızasına tam olarak kazıyamamıştı, karşıdaki Kandilli Kız Lisesi miydi, Anadolu Hisarı'nın yanındaki bina Sabancı'nın mıydı, bu sorular hala flu. Gözünün önündeki perdeyi kaldırması, bu kabustan sıyrılması lazım. Bir baskı hissediyor gözünde, elini gayriihtiyari gözüne götürüyor. Bir çift el gözünü kapatmış. Gülümsüyor Galip, biri buna bu çocukluk şakasını yapmayalı yıllar olmuştu. Elleri gözünü kapatan ellerin üzerinde geziniyor bir süre, narin, uzun parmakları tanımıyor. Sadece dokunarak tanıyabileceği bir el var mı Galip'in, bu soruyu kendine sormaya korkuyor. Huysuzlaştı, “Sen kimsin?” diyor Galip. Gözünü kapatanın bir kız olduğunu cevapla anlıyor: “Mevlana” diyor kız, “ne güzel demiş: İnsan dediğin gözden ibarettir, geri kalanı deri.” Galip biliyor ki en dıştaki deri, ölüdür. Merakına yeniliyor Galip, bir hışımla kızın ellerinin oluşturduğu prangadan sıyrılıp arkaya dönüyor. Bankın arkasında hayret eden bir çift ela göz karşılıyor kendisini, neden sonra kızın güzelliği gözünü alıyor. Hiç yazılmamış bir romanın kahramanı olarak Galip, kızın adını soruyor, kız gözüne o kadar güzel geliyor ki, şehrin siluetini hatırlamak yerine Gözde'yi -Gözde'ymiş adı- hatırlamakla da avunabilir. Galip gözlerini dikmiş Gözde'nin kıvırcık uzun saçlarına bakıyor şimdi. Simsiyah saçları omzunun üstünden, simsiyah boğazlı kazağına düşüyor. Toparlanıyor Galip, etkilendiğini belli etmemesi lazım, ne istiyor şimdi bu kız? Niye konuşmuyor? İçinden "lütfen bir şey desin" diyor Galip, "yoksa daha başlamadan bitecek". Gözde'nin gönlündense “Ne olur gözümün içine baksa” diye geçiyor, “gözlerini kaçırmasa. Gel yanıma otur dese...” Böyle saniyeler geçiyor, geçiyor...
Gitmeden önce son saatine girdiğini hatırlayınca kafasını çeviriyor Galip, önüne döndüğünde boğaz gözüne daha bir güzel görünüyor, sanki denizi ilk kez görmüş gibi hissediyor kendini. ...ve bakıyor. On yedi yaşında külüstür bir otobüsle bu şehre ilk geldiğinde, rehberin sessiz bir tonla Boğaziçi Köprüsü'nden geçiş anonsuna müteakip otobüste uyanık kalanlarla birlikte yaptığı gibi hafifçe ayağa kalkmak suretiyle boğaza hayranlık ve yabancılıkla bakıyor.