Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013

Gezi Parkı Direnişi Hakkında Çok Az Şey

"velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim"
Ece Ayhan

Birileri bu ülkede 31 Mayıs 2013te tarih yazmaya başladı, hala yazıyor. Birileri de onları yazsın o zaman…

Önce biraz tarih: Evet bir zamanlar orada hakikaten Topçu Kışlası vardı. Onun yıkılıp Gezi Parkının yapılması cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. (Genelde bu bilgileri kesin ve teyit edilmiş tarihlerle yazarım blogda bahsederken ama, şimdi odağımız bu değil.) Fakat Gezi Parkı yıllar içerisinde parsel parsel iğdiş edilmiş, Divan Otel’e, Hilton’a parktan arazi verilmiş ve o park kuşa çevrilmiş. Tekin olmadığını da bildiğimden olsa gerek Emek’in tam aksine, hiçbir anım yok orayla ilgili, yazarken utanıyorum, hiç gitmedim hatta. Ama ne dedi başbakanımız, “mesele park meselesi değil…” O Hilton Oteli var ya Taksimdeki, daha önceden Ermeni mezarlığıymış, NTV Tarih söylüyor bunu, ben değil, hatta 1915 olayları için bir anıt bile varmış, şaka gibi! Bir güzel istimlak edilmiş Hiltona vermek için, sonra mezar taşları zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanılmış. Bu kadar alınan aha devletin bu kadar sorunu, bence az bile.

Şimdi hükümet Zeki Demirkubuz’un enfes tanımıyla, tarihi “ihya” etmek için, Gezi Parkına, o kışlayı tekrar konduracak. Güzel de, herhalde orada asker nöbet tutmayacak, benim kafa burada karışmaya başlıyor. Öncelikle bina yaparak tarih nasıl yaşatılır, onu anlamıyorum mesela. Yani o binanın bir örneğini yapınca tarihi korumuş olmuyorsunuz ki? Emek sineması örneğinde olduğu gibi, onu üst kata taşıyınca da korumuş olmuyorsunuz. Tarihi korumak için koca İstanbulda yer kalmamış gibi Sultanahmetin göbeğine rezidans dikmenin önüne geçmek daha mı akılcı olurdu acaba?

Benim için siyasetin en önemli fonksiyonu insanlarda yurttaşlık bilincini, o devlete ait olduğu bilincini kazandırması. Bunun için siyaset toplumun azınlıklarının da katılımıyla yani çoğulculukla yapılmalı. Bu kelime önemli: Çoğulculukla – çoğunlukla değil. AKP’nin siyasi tarihimizde bir karşılığı, bir hacmi var: Toplumun bir kanadının (ki o kanat yıllar içerisinde partinin artan oyuyla gövdeyi de kapladı) sisteme entegre olmasına vesile olacak bir kaldıraç. Aslında bu bağlamda vatandaşın kendini toplumun bir parçası hissetmesini sağlayan bir parti. İdris Küçükömerin merkez çevre tezi üzerinden yorumlayacak olursak, AKP, ülkeyi kuran bürokrat kadronun (asker olarak okuyunuz) hükmettiği çevrenin, yıllar sonra yeniden gelip merkeze yerleşmesini sağladı. Türkiyede olan, bu bağlamda bir din eksenli mücadele değil, bir iktidar mücadelesi – çevrede olan bir güruhun merkezi işgal etmesinin ve merkezde bunun yarattığı rahatsızlığın gerilimi, bu kaftan zamanında Menderes’in Demokrat Partisi’ne de biçilmişti. (Bunun en veciz örneklerinden biri, sanırım vaktinde Cumhuriyet gazetesinde cumhuriyetin ilk yıllarında çıkmış olan, “Halk plajlara akın etti, vatandaş plaja giremiyor” haberi.) Tayyip Erdoğan da zaten en çok kendi liderliğinin bu yönünü vurgulamaya çalışıyor. (Bunun kadar kritik bir görev de BDP’nin üzerinde var, onlar da Kürtlerin topluma entegrasyonunu sağlamak, ve bunu siyaset üreterek yapmak zorunda) Yıllar içerisindeki başarılı ekonomik politikalar, iktidarın aldığı avansı da artırdı. Zaten bu yüzden iktidardalar, benim etrafımda ekonomiyi kötü yönettiklerini söyleyen yok. Fakat nasıl hiçbirimiz en çok para kazanabileceğimiz işte değil, en çok mutlu olduğumuz işte çalışmak istiyorsak, en huzurlu ve kendimizi ait hissettiğimiz ülkede de yaşamak istiyoruz.  İktidarsa koltuğunu sağlamlaştırdıkça, kendi ideolojisini daha mütehakkim olarak kullanmaya başladı –  kendi ahlakının en üstün ahlak olduğunu düşünen (bu ahlak da Sünni Türk İslam ahlakı) ve topluma da bunu empoze etmeyi görev bilen bir ideoloji… Bu görüşe olan tepki yıllar içerisinde birikti, Emekte patlamadı, İstiklalin ortasına s.k gibi alışveriş merkezi dikerken patlamadı, huzurumuz için var olan polisimiz sağolsun, Gezi Parkı eyleminde patladı. Polis kendi vatandaşına böcek muamelesi uygulayıp sabahın beşinde onlara gaz sıkmazdan önce avmyi yapacak şirketin çalışanların zabıta kılığına girip direnişçilere dalmış, Sırrı Süreyya Önder’in yoğun çabası ve yıkım kararı olmaması sayesinde parkı kurtarmayı başarmıştı. Olaylar devam ederken en vahim olay benim için başbakanın tehditleri dışında, İzmirde dolaşan eli sopalı sivil polislerdi: Bu durum eşi menendi görülmemiş bir pişkinlikle İzmir emniyet müdürünce açıklanırken, Diyarbakırdan yeni atanan İzmir valisi okuduğumuz kadarıyla “yeleksiz sivil polis olmaz” diye küplere biniyordu. Bülent Arınç, başbakanın yapamadığını yapıp özür dilediği konuşmasının bir yerinde “eğer siz devlete karşı gelirseniz, devlet çok güçlüdür, sizi ezer. Bunu biz vaktinde yaşadık” derken herhalde bunu kast ediyordu.

Şanar Yurdatapan ifade özgürlüğüyle ilgili bir konferansta – rahmetli Hrant da vardı katılımcılar arasında- 68’de yaşadığı olaylardan bahsetmişti. Köylüyü “bilinçlendirmek” için kendisinin de bağlı olduğu illegal örgüt köy köy dolaşıp, onları direnişlerine katılmak üzere dağa davet ettiklerinde gittikleri köylerden nasıl kovalandıklarını, dayak yemenin ucundan nasıl döndüklerini anlatıyordu. “Birini” demişti, “bir eyleme ikna etmek, dağa çıkarmak çok zordur.” Sizden ricam şu kadarcık empati: 2013 yılında, herkesin elinde cep telefonu olduğu, takır takır kayıt yaptığı ve bunu anında internete yüklediği bir devirde, bu kadar gaddarca müdahale eden polisin olduğu, ve kitle medyanın üç gün boyunca üç maymunu oynadığı bir ülkede; bundan yirmi sene önce, otuz sene önce, güneydoğunun bir köyünde, asker tarafından kimbilir neler yapılmış, neler örtbas edilmiştir?

Peki kim bu çapulcular? Yaygın olarak hükümete kategorik olarak karşı oldukları muhakkak, ama daha barışçıl, daha zeki ve daha nüktedanlar, her gün attığım üç tivite karşık 7 ritivit yapıyorum herhalde, bu kadar yaratıcı insan normalde napıyor çok merak ediyorum… Yine de daha apolitikler, pozisyonlarını bir tarafgirlik değil, başbakanın dediğim dedikçi politikasına bir karşıtlık belirliyor. Bu bağlamda Çarşı, çok tipik bir nüvesini oluşturuyor diyebiliriz, zaten şiddete de en çok onlar maruz bırakıldı. Durum zaten böyleydi, o taraftar her zaman bu bağlamda hor görüldü. Hal böyleyken, her şey sosyal medyada tüm kamuoyunun gözüönünde dalga dalga büyümüşken, provokatör edebiyatı kadar konuya uzak bir açıklamanın tek manası olabilir, safları sıklaştırmak… Başbakan soğuk savaş döneminden kalma en bayat beyanatları öfkeler saçarak savuradursun, toplum modern toplumlar gibi ciddi manada çeşitleniyor, çevre ve kimlik bilinci artıyor. Toplumu bu bağlamda yönetmek artık çok daha zor: Artık bir sendikalı kadın eylemci hem cinsiyet haklarının peşinde, hem çevreye duyarlı, hem hayatına karışılmasın istiyor, hem 1 Mayısta Taksimde olmak istiyor, hem –belki- Kürt, hem Alevi. Ülkeyi yönetenler tüm bu kimlikleri yönetmek, onu küstürmemek zorunda. Bu konuda Hannah Arendt’in çok şahane bir tesbiti var: Bir Yahudi aynı zamanda hem Yahudidir, hem mesela annedir, daha bir çok şeydir. Ama siz onun Yahudiliğini aşağılarsanız, o diğer tüm kimliklerini bir tarafa bırakıyor ve Yahudi kimliğini öne çıkarıyor, dolayısıyla siz o milliyetçiliği kendi elinizle yaratmış oluyorsunuz, ama bu hassasiyet o kişinin tüm kimlikleri için geçerli. Burada da insanların kendi özgürlükleri ve doğa bilinçleri öne çıktı. Ben şahsen daha önce bu kadar ses getiren bir doğa eylemi bu memlekette yapıldıysa da bilmiyorum, ama bundan sonra daha çok olmasını bekliyorum… 68 kuşağı, yani babamın kuşağı daha idealist ama daha provokasyona açıktı, bu nesil daha nüktedan ve daha barışçıl, inşallah bundan sonraki nesil daha örgütlü olacak… Ülke, demokratik davranışını yıllar içerisinde daha da içselleştirecek.

Herkes şu iki sorunun cevabını bekliyor. Eylem ne zaman ve nasıl bitecek? Ülkece histerik bir biçimde başbakanın geri dönmesini bekliyoruz. Başbakansa sağolsun bizi merakta komadı, tee Afrikadan açıklama yapıp tansiyonu düşürmek için dört gündür –bence samimi bir biçimde- uğraşan cumhurbaşkanını ıskartaya çıkardı. “Kışla yapıla, AKM yıkıla” buyurduğuna göre, güvendiği bir şey olmalı, çünkü mahkeme 31 Mayıs cuma günü yıkımı durdurduğu için aksi bir karar çıkana kadar yıkım hukuksuz. Aynı histerinin bir uzantısı olarak, tüm ülkece başbakana derdimizi anlatmaya, onu yumuşatmaya çalışmamız da zaten düzenin sakilliği konusunda bize bir fikir veriyor. Ama direniş hareketi bu kadar moral ve mevzi kazanmışken, hareket sağduyusunu ve direncini korursa hükümetin işi bence artık çok zor, çünkü Gülçin’in dediği gibi: Biz Taksimi çok sevdik.

11 Nisan 2013

Rantın Sinematografisi


Okuldaki ikinci senem, o zaman nasıl bir cahil cesaretiyse artık, sosyal seçmeli olarak film analizi seçmişim, film beğenisi ana akım filmlerden ileri gitmeyen, film sanatına en uzak insan benim o dersi alanlar içinde. Üçüncü veya dördüncü ders haftası olmalı, şehirde o zaman yeni yeni palazlanan bir festivalden bahsetti hocamız: Filmekimi. O festivalde oynayan bir belgesele gitmemizi istedi, Mimar Babam’dı ismi, o bile hatırımda kalmış, sene 2003 olduğuna göre 10 sene olmuş olmalı. Ramazandı, filmden hemen önce haldır huldur İstiklal’deki Saray Muhallebicisi’nde orucumu açtım (o da ucubenin sözlük karşılığı olan İstiklal’deki Demirören AVM’nin yerindeydi o zaman) ve yıllardır haber almadığım ama o zaman bir nebze muhabbetimin olduğu bir kız arkadaşımla Emek Sineması’na ilk o zaman gittim. Orta çapta bir şok geçirmiştim sinemanın ve perdenin büyüklüğü, tepedeki barok süslemelerin azameti karşısında, o zaman analog makinamla çektiğim birkaç soluk fotoğraf bugün daha da kıymetli. Ondan sonra iki kere daha Emek’e gittiğimi hatırlıyorum, birinde film festivalinde Harvey Keitel gelmişti, Deniz’le çok kör bir yerden de olsa bilet bulmuştuk o seansa. En son da yine Deniz’le bence son zamanların en underrated filmlerinden biri olan “Assasination of Jesse James…”e gitmiştik. O zamandan İstanbuldan ayrılana kadar ama az ama çok şehirdeki bilumum film festivallerine gitmeye gayret ettim, şehirle kurduğum duygusal bağda o festivallerin ve sadece Emek’in değil, aynı dramatik sona daha önce yakalanmış Alkazar ve Atlas gibi bağımsız filmleri destekleyen diğer sinemaların da payı olduğunu hep vurguladım.  Ama bu vurgular, vulgar bir rant ideolojisine kurban gitti iyi mi…

Klişe olacak ama Emek sineması, sadece Emek sineması değil- inşa edildiği günden itibarenki çevrimine bakarsanız, bu ülkenin son bir asırdaki tarihinin indirgenmiş bir özetini de görebilirsiniz, ki buna Umur Talu şahane bir yazıyla temas etti: http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/834464-tarih-sinif-gaz Önce şehrin gayrimüslimlerinin uğrak yeri olan bir avcılık kulübü, sonra paten pisti (Engin Ardıç, oranın paten pisti olmasını önerirken ve Costa Gavras’a “burası Fransız müstemlekesi değil” diye hamaset yaparken trajik bile değil!), sonra tiyatro ve sinema olmuş bir yapı. Şehirdeki ve ülkedeki rant ilk kez el değiştirmiyor, bu ülkenin harcı, sermayenin millileştirilmesi üzerine kurulu. Bütün bu Varlık Vergisi olaylarının, mübadalelerin ideolojik altyapısı bu. Harbiyedeki Ermeni mezarlığının cumhuriyetin ilk yıllarında bir güzel istimlak edildiğini, mezar taşlarının zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanıldığını, o araziye de Hilton Oteli’nin kondurulduğunu ben NTV Tarih sayesinde öğrendim. Artık bu devirde bu tip zorbalıkları yapmak çok kolay değil, şimdi devir malum eski binaların dönüşüm adı altında, paraya tahvil edilmesi, Emek’in içinde bulunduğu eski Cercle d’Orient binası kadar yağlı bir kemik, bundan ancak bu kadar uzak kalabildi. Zamanın ruhunu kendini muhafazakar olarak tanımlayan bu hükümet çok iyi yakaladı: Rant. Bu rant elbet ki en başta ve büyük oranda kendi yandaşlarına, ama az veya çok birer kaşık da hepinizin, hepimizin ağzına. Tevazudan hiçbir şekilde nasibini almamış bir tarihe geçme arzusuyla, ülke ve ülkenin mikro ölçeğinde İstanbul yeniden tanzim ediliyor ve ahlak anlayışı biçim değiştiriyor: Artık şehre tepeden bakmak için tarihi yarımadanın arkasına gökdelen dikip İstanbulun beş aşırlık siluetini piç etmek serbest, şehrin her nasılsa yeşil kalmış bir tepesine selatin cami imitasyonunu dikmekteki avamlık muteber, çok lazımmış gibi İstiklal caddesinin ortasına AVM kondururken kaçak kat çıkmak yapanın yanına kar, o AVM’yi yaparken tarihi Ağa Cami’nin önce duvarını çatlatıp sonra kamuoyundan tepki gelince pisliğini sıvarcasına “Ağa Cami’ni restore ediyoruz” diye branda asıp reklam yapmaktaki yüzsüzlükse olağan.

Festivallerin yıllar içinde ne kadar serpildiğini gözümle gördüğüm için iktidarın sanata özel bir alerjisi olduğu konusundaki görüşe katılmam maalesef mümkün değil. Diğer yandan esas problemin bu ideolojinin hayatın her alanında büyük bir tahammülsüzlük ve muhaliflerine karşı hoyrat davranmayı olağanlaştırması olduğunu düşünüyorum. Sayıları bini zor geçen ve içerisinde sanat meraklılarının çoğunlukta olduğu muhakkak bir gruba, İstiklal’in göbeğinde biber gazı sıkılmasını, başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Artık İstanbul’da değilim. Belki hiç dönmeyeceğim. Yine de Emek’le ilgili görüntüleri ve haberleri görünce içimin acımasına mani değil bu. Şehrin her bir köşesine AVM dikmek, her bir köşesine zincir restoran/kitapçı/kafe açmak semtlerin özgünlüğünü kaybettirir, başka bir hayat tarzı isteyenlerin ve belli bir gelir grubunun altındaki nüfusun teneffüs etme imkanını ortadan kaldırır. Muhafazakar bir iktidarın sonraki nesle bırakacağı miras, şehri sıfırdan imar edip mevcut sembolleri yok etmek olmamalı. Birlikte yaşamanın en basiti kuralı olarak karşıt görüşlerin şeytanlaştırılmasından ve terörize edilmesinden de bir an önce vazgeçilmeli, toplumsal barışı sağlama misyonuyla hareket ettiğini söyleyen bir ideolojinin böyle davranması sadece komik oluyor çünkü.

10 Ocak 2010

Tesadüf

Hafta içi Taksim’e çıkmanın bende yarattığı duygu, hayatı ıskalama hissidir. Geçtiğim her vakitte, İstiklal o kadar kozmopolit, cıvıl cıvıl ve vaatkardır ki, ben gelmeden önce de, gittikten hemen sonra da hayatın aynı hızla devam edeceğine kani olurum. Fakat heyhat! Benim sürem hep kısıtlıdır, hafta içi Taksim’e çıktığımda zaten servisten akşamın bir saatinde inmiş, dışarıda olduğum gecenin ertesi sabahında şehrin köpekleri, temizlik işçileri ve fırıncılarıyla aynı saatte kalkmak zorunda olduğum için de Taksim’deki teneffüsümü kısa kesmek zorunda kalmışımdır.

Bütün bunları düşünüp, kalabalığı yardır Allah yararak Tünel’e geldiğinizde, gittiğiniz barın önündeki kalabalığı görünce yüzünüz ekşir. Yanınızdakileri birbirinize sesinizi duyurmak için bağırmanızı gerektirmeyecek bir yere götürmeyi teklif etseniz, çok mu ayıp olur diye düşünürsünüz. İçeride ne olup bittiğini merak bile etmezsiniz. İnsanları kandırıp götün götün (bu vesileyle bu deyimin anlamını genişlettiğimi, bundan sonra yerli yersiz kullanacağımı ilan ve itiraf ederim, her yazıda doğru yerde kullanacağım diye bin dereden su getir nereye kadar çok afedersiniz) favori pasajınıza doğru yollanmaya hazırlanmışsınızdır ki bir el tokalaşmak için uzatılmıştır. -Hemen heyecanlanma metus, bir kız eli değil bu. Burayı Danimarka mı sandın?- Karşınızdaki çocuk isminizi söyler: Metus Mehmetus mu acaba? “Evet.” Çocuğu tanımadığınızı çaktırmadan edemezsiniz. Anıları hatırlamakta bu kadar başarılı olan hafıza, nolur biraz da suratları ve isimleri hatırlasaydı! Babanızın ismini söyler, onu da teyit edersiniz. Eliniz artık daha sıkı sıkılmaktadır. Bin kere duyduğunuz “hiç değişmemişsin” sözünü bir kere daha duyarsınız. Çocuk kendini tanıtır. İkinci cümlesi, “ben senin kitaplarından çok ders çalıştım” olur. O zaman kafanıza dank eder. Nazilli. Ortaokul. Kasvet. Alttaki dükkanda çalışan kadının fakir ama zeki çocuğuna verilen koli koli kitap, deneme sınavları, soru bankaları, hatta öğütler… Ama siz, bir şey yapmamışsınızdır ki zaten. O çocuk, söylediği üzere, yazıla çizile eprimiş, tekrar tekrar çözülmüş o kitaplara çalışarak mühendis çıkmış olabilir mi? Bilemezsiniz. Ama bildiğiniz bir şey vardır: Bu ülkede, adamdan sayılmanın, dikey olarak yükselmenin, itibar görmenin en kestirme yolu, okumaktır. (En azından sizin kıt muhayyilenizde öyledir.)

İşe yaradığınızı hissettiren bir tesadüfle karşılaşmışsınızdır. Bir anda, hakkınızın geçtiğini düşündüğünüz ve artık görmediğiniz diğer insanlar aklınıza düşer. Acaba onlar, şu an ne yapmaktadır? Şehre ve kaderinize güvenin, nasıl olsa onu da başka bir tesadüfle er geç öğreneceksinizdir.

18 Ekim 2009

Yakup’un takibi

Yakup, Şeyh Galip’in türbesine inen yokuşun ve bir zamanlar Yüksekkaldırım olarak bilinen yerin tam köşesinde iki buçuk saattir ayakta duruyordu. (O Yüksekkaldırım ki, Şeyh Galip’in en parlak temsilcilerinden biri olduğu Divan Edebiyatı’nın antitezini oluşturan Orhan Veli’nin en meşhur şiirinin öznesiydi, Yakup o yorgunlukla bu bağlantıyı tabi ki düşünemedi). Ayaklarındaki takatsizlik, sarhoşluğunun etkisini artırıyor, gözleriyle sağı solu kolaçan ederek oturacak bir yer arıyordu. Ama Karaköy’e inen Tünel’in başladığı yerdeki küçük meydanda, hepsi kapılmış olan çiçekliklerin köşesi hariç oturacak yer bulmak tabi ki mümkün değildi. Yakup, kısa ömründe buranın yaşadığı başkalaşıma tanıktı. Taksim’in tüm özgül ağırlığı buraya kaymıştı, ilk müdavimlerinin barlara giremeyen bekar erkekler, züğürt delikanlılar, bardaki gürültüden kafası şişip çıkanların olduğu bu yer mekansız kalanların uğrak mekanı olmuştu, Tünel’in başındaki küçük meydan bir şehrin eğlenme alışkanlığının bir nevi türevi haline gelmişti. Bu kalabalığın coşkusu, devinimi, örgütsüz buluşma halini Yakup, Sultanahmet’te kurulan ramazan eğlencelerinden hatırlıyordu, iki ayrı kitlenin iki çok yakın mekanda farklı zamanlarda benzer tarzda eğlenmesi Yakup’un garibine gitti. Bütün bu düşünceleri Yakup’a yakın olan çiçekliğin köşesinde oturan çiftin uzaklaşması kesti, Yakup kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle açılan bi götlük yere seğirtti. Çakınca üzerinde flash royal dizilişi beliren çakmağını cebinden çıkardı, paketindeki son sigarasını yakmak için boynunu hafifçe öne ve sola eğdi. Bulunduğu ortamın kalabalıklığına rağmen yanan tütünün çıtırtısını duymasına şaşırdı. Kafasını kaldırdığında hırpani kılıklı birinin kendisine baktığını fark etti.

“Kardeş, bi sigara versene?” diye seslendi yabancı. Dedesi yaşında görünüyordu. Yakup, üstü başı yırtık adamın telaffuzunun düzgünlüğünden tahsilli olduğunu tahmin etti ve cevap verdi: “Maalesef, son sigaramı şu an içiyorum.” “Önemli değil, ben zaten kullanmıyorum sigara” diye yabancı sırıtınca, Yakup, böyle adamların nasıl olup da hep kendisini bulduğuna kızdı. “Kardeşim, niye istiyosun o zaman?” “Ben, seninle tanışmak için geldim, seni yıllardır takip edip kollayan ak sakallı dede, benim” Yakup, son birayı içmemesini söyleyen arkadaşına hak verdi. Artık gerçekle hayali karıştırır hale gelmişti. Yine de kendini toparlayıp gecenin son mantıklı cümlesini kurdu: “Ama, birader, senin sakalın yok be”. “Köseyim, ondandır, adım da Köse Yancı Hüseyin”. Yakup sigarasını yer gibi uzun bir nefes çekerken, Köse Yancı Hüseyin, ağzındaki baklayı çıkarıverdi: AbicimabicimabicimabicimakalımmıabicimalemlerebenialemleresoksanaabicimermişdedikyardımedelimdedikkendimiziunuttukabicimCihangiregidelimmiabicimyenibarlarpavyonlaraçılmışgarıylangızlangezelimgünümüzügünedelimabicim. Yakup, niye arkadaşlarıyla gitmeyip, bir sigara içecek kadar da olsa Tünel’de kaldığına kızdı. Adam, bu lafları hakikaten bir çırpıda söylemişti. Yakup hışımla kalktı, uzaklaşmak için yürümeye başladı. Ama ak sakallı dede, ismiyle müsemma biri olarak hakikaten yancıydı, Yakup’un peşini bırakmıyordu. “Bak Hacı mısın Hoca mısın nesin” dedi, “benim gözlerim iyi görmez. İyi görmediğim için gördüklerim de yer etmez, hafızam da zayıftır, seni tanıyorsam da hatırlamıyorum. Şimdi de evime gidiyorum, sanırım ona da yancı olamazsın herhalde.” Hüseyin, arkasından “abicimabicimozamanbibirasısmarlasanaabicimbibirabibira" diye son bir tırmalamada bulundu. Hakikaten onu tanıyor olabilir miydi? Yakup şansına lanet etti, daha önce hiç alkol alan veya bara girmeye çalışan ak sakallı dede görmemişti, ama ondan kurtulma hissi o kadar ağır basıyordu ki, elini cüzdanını almak için kotunun arka cebine soktuğunda, cüzdanının yerinde olmadığını fark etti. Galatasaray’a kadar gelmişlerdi, gayriihtiyari ağzından, “cüzdanım yok” cümlesi çıktı. Hüseyin sakindi. “Otururken cebinde miydi?” “Evet” diye cevap verdi Yakup. "Kalkarken düşmüştür, gidip oturduğun yere bakacağız.” Tüm yolu Hüseyin önde Yakup bir adım onu takip eder vaziyette geriye doğru hiç konuşmadan yürüdüler. Yakup’un ayağındaki takatsizlik gitmiş, tüm dikkati geri gelmişti. Hüseyin kendinden beklenmedik bir çeviklikle yürüyordu. Cüzdanın unutulduğu meydanda yüzden fazla kişi vardı. On dakikada pekala yok olabilirdi. Aslında o cüzdana bakmak için geri gitmenin bile bir izahının olmadığını biliyordu, ama garip bir biçimde, Tünel’e yaklaştıkça umudu artıyor, umudu arttıkça daha hızlı yürüyordu. Çiçekliğe gelmeden Yakup cüzdanı fark etmiş, hemen öne geçip bir çırpıda bir eksik olup olmadığını kontrol etmişti bile. Yakup, işaret parmağını sevinçle göğe doğru yükseltirken, Hüseyin ayeti anımsayıp gülümsedi: “O gün, gözün keskindir.” Her şey birkaç dakika içinde olup bitmiş, Yakup vücudundaki son adrenalini kullanmıştı, Yakup yine sarhoş haline geri döndü. Hüseyin’in hakikaten o ak sakallı dede olma ihtimali bir şimşek hızıyla zihninden geçse de, bu saçma düşünceden hemen vazgeçti. Yine de ihtiyar yancı, bir birayı hak etmişti, bunu söylemek için arkasına döndüğünde gözleri onu kaybetti. Karanlık, yorgunluk ve astigmat birleşmiş, Yakup’a felek yine oyununu yapmıştı.

Bu hikayede yazmaya değer hiçbir şey yoktu. Bu hikaye, bu şehirde yaşayan herkesin başından her zaman geçebilirdi. Eğer Yakup, eve giderken cüzdanını iki saat sonra bir daha kaybetmeseydi. Eğer bunun bir rüya olması için parmağıyla işaret ettiği yukarıdakinden tekrar yardım istemeseydi. Eğer aynı gün içinde tekrar ayılıp bu sefer minibüs ile evi arasındaki yolu tekrar yürümeseydi. Eğer bu sefer cüzdanı yerde bulamayıp kös kös evine dönerken cüzdanı, her zaman koyduğu kotunun değil, sadece cüzdan değil, hiçbir şey koymadığı ceketinin cebinden çıkmasaydı. Bunlar olduğu için, evinin kapısından girene kadar liseden beri taşıdığı cüzdanı elinde taşımaya karar verdi Yakup. Artık cüzdanla arasındaki ilişki, Frodo’nun yüzüğüyle arasındaki ilişkiye dönmüştü. Apartmanın kapısından girerken son bir kez boş sokağa baktı. Gecenin karanlığında, karanlığın sessizliğinde ne Hüseyin’i, ne de bir başkasını görüyordu.