siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013

Gezi Parkı Direnişi Hakkında Çok Az Şey

"velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim"
Ece Ayhan

Birileri bu ülkede 31 Mayıs 2013te tarih yazmaya başladı, hala yazıyor. Birileri de onları yazsın o zaman…

Önce biraz tarih: Evet bir zamanlar orada hakikaten Topçu Kışlası vardı. Onun yıkılıp Gezi Parkının yapılması cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. (Genelde bu bilgileri kesin ve teyit edilmiş tarihlerle yazarım blogda bahsederken ama, şimdi odağımız bu değil.) Fakat Gezi Parkı yıllar içerisinde parsel parsel iğdiş edilmiş, Divan Otel’e, Hilton’a parktan arazi verilmiş ve o park kuşa çevrilmiş. Tekin olmadığını da bildiğimden olsa gerek Emek’in tam aksine, hiçbir anım yok orayla ilgili, yazarken utanıyorum, hiç gitmedim hatta. Ama ne dedi başbakanımız, “mesele park meselesi değil…” O Hilton Oteli var ya Taksimdeki, daha önceden Ermeni mezarlığıymış, NTV Tarih söylüyor bunu, ben değil, hatta 1915 olayları için bir anıt bile varmış, şaka gibi! Bir güzel istimlak edilmiş Hiltona vermek için, sonra mezar taşları zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanılmış. Bu kadar alınan aha devletin bu kadar sorunu, bence az bile.

Şimdi hükümet Zeki Demirkubuz’un enfes tanımıyla, tarihi “ihya” etmek için, Gezi Parkına, o kışlayı tekrar konduracak. Güzel de, herhalde orada asker nöbet tutmayacak, benim kafa burada karışmaya başlıyor. Öncelikle bina yaparak tarih nasıl yaşatılır, onu anlamıyorum mesela. Yani o binanın bir örneğini yapınca tarihi korumuş olmuyorsunuz ki? Emek sineması örneğinde olduğu gibi, onu üst kata taşıyınca da korumuş olmuyorsunuz. Tarihi korumak için koca İstanbulda yer kalmamış gibi Sultanahmetin göbeğine rezidans dikmenin önüne geçmek daha mı akılcı olurdu acaba?

Benim için siyasetin en önemli fonksiyonu insanlarda yurttaşlık bilincini, o devlete ait olduğu bilincini kazandırması. Bunun için siyaset toplumun azınlıklarının da katılımıyla yani çoğulculukla yapılmalı. Bu kelime önemli: Çoğulculukla – çoğunlukla değil. AKP’nin siyasi tarihimizde bir karşılığı, bir hacmi var: Toplumun bir kanadının (ki o kanat yıllar içerisinde partinin artan oyuyla gövdeyi de kapladı) sisteme entegre olmasına vesile olacak bir kaldıraç. Aslında bu bağlamda vatandaşın kendini toplumun bir parçası hissetmesini sağlayan bir parti. İdris Küçükömerin merkez çevre tezi üzerinden yorumlayacak olursak, AKP, ülkeyi kuran bürokrat kadronun (asker olarak okuyunuz) hükmettiği çevrenin, yıllar sonra yeniden gelip merkeze yerleşmesini sağladı. Türkiyede olan, bu bağlamda bir din eksenli mücadele değil, bir iktidar mücadelesi – çevrede olan bir güruhun merkezi işgal etmesinin ve merkezde bunun yarattığı rahatsızlığın gerilimi, bu kaftan zamanında Menderes’in Demokrat Partisi’ne de biçilmişti. (Bunun en veciz örneklerinden biri, sanırım vaktinde Cumhuriyet gazetesinde cumhuriyetin ilk yıllarında çıkmış olan, “Halk plajlara akın etti, vatandaş plaja giremiyor” haberi.) Tayyip Erdoğan da zaten en çok kendi liderliğinin bu yönünü vurgulamaya çalışıyor. (Bunun kadar kritik bir görev de BDP’nin üzerinde var, onlar da Kürtlerin topluma entegrasyonunu sağlamak, ve bunu siyaset üreterek yapmak zorunda) Yıllar içerisindeki başarılı ekonomik politikalar, iktidarın aldığı avansı da artırdı. Zaten bu yüzden iktidardalar, benim etrafımda ekonomiyi kötü yönettiklerini söyleyen yok. Fakat nasıl hiçbirimiz en çok para kazanabileceğimiz işte değil, en çok mutlu olduğumuz işte çalışmak istiyorsak, en huzurlu ve kendimizi ait hissettiğimiz ülkede de yaşamak istiyoruz.  İktidarsa koltuğunu sağlamlaştırdıkça, kendi ideolojisini daha mütehakkim olarak kullanmaya başladı –  kendi ahlakının en üstün ahlak olduğunu düşünen (bu ahlak da Sünni Türk İslam ahlakı) ve topluma da bunu empoze etmeyi görev bilen bir ideoloji… Bu görüşe olan tepki yıllar içerisinde birikti, Emekte patlamadı, İstiklalin ortasına s.k gibi alışveriş merkezi dikerken patlamadı, huzurumuz için var olan polisimiz sağolsun, Gezi Parkı eyleminde patladı. Polis kendi vatandaşına böcek muamelesi uygulayıp sabahın beşinde onlara gaz sıkmazdan önce avmyi yapacak şirketin çalışanların zabıta kılığına girip direnişçilere dalmış, Sırrı Süreyya Önder’in yoğun çabası ve yıkım kararı olmaması sayesinde parkı kurtarmayı başarmıştı. Olaylar devam ederken en vahim olay benim için başbakanın tehditleri dışında, İzmirde dolaşan eli sopalı sivil polislerdi: Bu durum eşi menendi görülmemiş bir pişkinlikle İzmir emniyet müdürünce açıklanırken, Diyarbakırdan yeni atanan İzmir valisi okuduğumuz kadarıyla “yeleksiz sivil polis olmaz” diye küplere biniyordu. Bülent Arınç, başbakanın yapamadığını yapıp özür dilediği konuşmasının bir yerinde “eğer siz devlete karşı gelirseniz, devlet çok güçlüdür, sizi ezer. Bunu biz vaktinde yaşadık” derken herhalde bunu kast ediyordu.

Şanar Yurdatapan ifade özgürlüğüyle ilgili bir konferansta – rahmetli Hrant da vardı katılımcılar arasında- 68’de yaşadığı olaylardan bahsetmişti. Köylüyü “bilinçlendirmek” için kendisinin de bağlı olduğu illegal örgüt köy köy dolaşıp, onları direnişlerine katılmak üzere dağa davet ettiklerinde gittikleri köylerden nasıl kovalandıklarını, dayak yemenin ucundan nasıl döndüklerini anlatıyordu. “Birini” demişti, “bir eyleme ikna etmek, dağa çıkarmak çok zordur.” Sizden ricam şu kadarcık empati: 2013 yılında, herkesin elinde cep telefonu olduğu, takır takır kayıt yaptığı ve bunu anında internete yüklediği bir devirde, bu kadar gaddarca müdahale eden polisin olduğu, ve kitle medyanın üç gün boyunca üç maymunu oynadığı bir ülkede; bundan yirmi sene önce, otuz sene önce, güneydoğunun bir köyünde, asker tarafından kimbilir neler yapılmış, neler örtbas edilmiştir?

Peki kim bu çapulcular? Yaygın olarak hükümete kategorik olarak karşı oldukları muhakkak, ama daha barışçıl, daha zeki ve daha nüktedanlar, her gün attığım üç tivite karşık 7 ritivit yapıyorum herhalde, bu kadar yaratıcı insan normalde napıyor çok merak ediyorum… Yine de daha apolitikler, pozisyonlarını bir tarafgirlik değil, başbakanın dediğim dedikçi politikasına bir karşıtlık belirliyor. Bu bağlamda Çarşı, çok tipik bir nüvesini oluşturuyor diyebiliriz, zaten şiddete de en çok onlar maruz bırakıldı. Durum zaten böyleydi, o taraftar her zaman bu bağlamda hor görüldü. Hal böyleyken, her şey sosyal medyada tüm kamuoyunun gözüönünde dalga dalga büyümüşken, provokatör edebiyatı kadar konuya uzak bir açıklamanın tek manası olabilir, safları sıklaştırmak… Başbakan soğuk savaş döneminden kalma en bayat beyanatları öfkeler saçarak savuradursun, toplum modern toplumlar gibi ciddi manada çeşitleniyor, çevre ve kimlik bilinci artıyor. Toplumu bu bağlamda yönetmek artık çok daha zor: Artık bir sendikalı kadın eylemci hem cinsiyet haklarının peşinde, hem çevreye duyarlı, hem hayatına karışılmasın istiyor, hem 1 Mayısta Taksimde olmak istiyor, hem –belki- Kürt, hem Alevi. Ülkeyi yönetenler tüm bu kimlikleri yönetmek, onu küstürmemek zorunda. Bu konuda Hannah Arendt’in çok şahane bir tesbiti var: Bir Yahudi aynı zamanda hem Yahudidir, hem mesela annedir, daha bir çok şeydir. Ama siz onun Yahudiliğini aşağılarsanız, o diğer tüm kimliklerini bir tarafa bırakıyor ve Yahudi kimliğini öne çıkarıyor, dolayısıyla siz o milliyetçiliği kendi elinizle yaratmış oluyorsunuz, ama bu hassasiyet o kişinin tüm kimlikleri için geçerli. Burada da insanların kendi özgürlükleri ve doğa bilinçleri öne çıktı. Ben şahsen daha önce bu kadar ses getiren bir doğa eylemi bu memlekette yapıldıysa da bilmiyorum, ama bundan sonra daha çok olmasını bekliyorum… 68 kuşağı, yani babamın kuşağı daha idealist ama daha provokasyona açıktı, bu nesil daha nüktedan ve daha barışçıl, inşallah bundan sonraki nesil daha örgütlü olacak… Ülke, demokratik davranışını yıllar içerisinde daha da içselleştirecek.

Herkes şu iki sorunun cevabını bekliyor. Eylem ne zaman ve nasıl bitecek? Ülkece histerik bir biçimde başbakanın geri dönmesini bekliyoruz. Başbakansa sağolsun bizi merakta komadı, tee Afrikadan açıklama yapıp tansiyonu düşürmek için dört gündür –bence samimi bir biçimde- uğraşan cumhurbaşkanını ıskartaya çıkardı. “Kışla yapıla, AKM yıkıla” buyurduğuna göre, güvendiği bir şey olmalı, çünkü mahkeme 31 Mayıs cuma günü yıkımı durdurduğu için aksi bir karar çıkana kadar yıkım hukuksuz. Aynı histerinin bir uzantısı olarak, tüm ülkece başbakana derdimizi anlatmaya, onu yumuşatmaya çalışmamız da zaten düzenin sakilliği konusunda bize bir fikir veriyor. Ama direniş hareketi bu kadar moral ve mevzi kazanmışken, hareket sağduyusunu ve direncini korursa hükümetin işi bence artık çok zor, çünkü Gülçin’in dediği gibi: Biz Taksimi çok sevdik.

11 Nisan 2013

Rantın Sinematografisi


Okuldaki ikinci senem, o zaman nasıl bir cahil cesaretiyse artık, sosyal seçmeli olarak film analizi seçmişim, film beğenisi ana akım filmlerden ileri gitmeyen, film sanatına en uzak insan benim o dersi alanlar içinde. Üçüncü veya dördüncü ders haftası olmalı, şehirde o zaman yeni yeni palazlanan bir festivalden bahsetti hocamız: Filmekimi. O festivalde oynayan bir belgesele gitmemizi istedi, Mimar Babam’dı ismi, o bile hatırımda kalmış, sene 2003 olduğuna göre 10 sene olmuş olmalı. Ramazandı, filmden hemen önce haldır huldur İstiklal’deki Saray Muhallebicisi’nde orucumu açtım (o da ucubenin sözlük karşılığı olan İstiklal’deki Demirören AVM’nin yerindeydi o zaman) ve yıllardır haber almadığım ama o zaman bir nebze muhabbetimin olduğu bir kız arkadaşımla Emek Sineması’na ilk o zaman gittim. Orta çapta bir şok geçirmiştim sinemanın ve perdenin büyüklüğü, tepedeki barok süslemelerin azameti karşısında, o zaman analog makinamla çektiğim birkaç soluk fotoğraf bugün daha da kıymetli. Ondan sonra iki kere daha Emek’e gittiğimi hatırlıyorum, birinde film festivalinde Harvey Keitel gelmişti, Deniz’le çok kör bir yerden de olsa bilet bulmuştuk o seansa. En son da yine Deniz’le bence son zamanların en underrated filmlerinden biri olan “Assasination of Jesse James…”e gitmiştik. O zamandan İstanbuldan ayrılana kadar ama az ama çok şehirdeki bilumum film festivallerine gitmeye gayret ettim, şehirle kurduğum duygusal bağda o festivallerin ve sadece Emek’in değil, aynı dramatik sona daha önce yakalanmış Alkazar ve Atlas gibi bağımsız filmleri destekleyen diğer sinemaların da payı olduğunu hep vurguladım.  Ama bu vurgular, vulgar bir rant ideolojisine kurban gitti iyi mi…

Klişe olacak ama Emek sineması, sadece Emek sineması değil- inşa edildiği günden itibarenki çevrimine bakarsanız, bu ülkenin son bir asırdaki tarihinin indirgenmiş bir özetini de görebilirsiniz, ki buna Umur Talu şahane bir yazıyla temas etti: http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/834464-tarih-sinif-gaz Önce şehrin gayrimüslimlerinin uğrak yeri olan bir avcılık kulübü, sonra paten pisti (Engin Ardıç, oranın paten pisti olmasını önerirken ve Costa Gavras’a “burası Fransız müstemlekesi değil” diye hamaset yaparken trajik bile değil!), sonra tiyatro ve sinema olmuş bir yapı. Şehirdeki ve ülkedeki rant ilk kez el değiştirmiyor, bu ülkenin harcı, sermayenin millileştirilmesi üzerine kurulu. Bütün bu Varlık Vergisi olaylarının, mübadalelerin ideolojik altyapısı bu. Harbiyedeki Ermeni mezarlığının cumhuriyetin ilk yıllarında bir güzel istimlak edildiğini, mezar taşlarının zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanıldığını, o araziye de Hilton Oteli’nin kondurulduğunu ben NTV Tarih sayesinde öğrendim. Artık bu devirde bu tip zorbalıkları yapmak çok kolay değil, şimdi devir malum eski binaların dönüşüm adı altında, paraya tahvil edilmesi, Emek’in içinde bulunduğu eski Cercle d’Orient binası kadar yağlı bir kemik, bundan ancak bu kadar uzak kalabildi. Zamanın ruhunu kendini muhafazakar olarak tanımlayan bu hükümet çok iyi yakaladı: Rant. Bu rant elbet ki en başta ve büyük oranda kendi yandaşlarına, ama az veya çok birer kaşık da hepinizin, hepimizin ağzına. Tevazudan hiçbir şekilde nasibini almamış bir tarihe geçme arzusuyla, ülke ve ülkenin mikro ölçeğinde İstanbul yeniden tanzim ediliyor ve ahlak anlayışı biçim değiştiriyor: Artık şehre tepeden bakmak için tarihi yarımadanın arkasına gökdelen dikip İstanbulun beş aşırlık siluetini piç etmek serbest, şehrin her nasılsa yeşil kalmış bir tepesine selatin cami imitasyonunu dikmekteki avamlık muteber, çok lazımmış gibi İstiklal caddesinin ortasına AVM kondururken kaçak kat çıkmak yapanın yanına kar, o AVM’yi yaparken tarihi Ağa Cami’nin önce duvarını çatlatıp sonra kamuoyundan tepki gelince pisliğini sıvarcasına “Ağa Cami’ni restore ediyoruz” diye branda asıp reklam yapmaktaki yüzsüzlükse olağan.

Festivallerin yıllar içinde ne kadar serpildiğini gözümle gördüğüm için iktidarın sanata özel bir alerjisi olduğu konusundaki görüşe katılmam maalesef mümkün değil. Diğer yandan esas problemin bu ideolojinin hayatın her alanında büyük bir tahammülsüzlük ve muhaliflerine karşı hoyrat davranmayı olağanlaştırması olduğunu düşünüyorum. Sayıları bini zor geçen ve içerisinde sanat meraklılarının çoğunlukta olduğu muhakkak bir gruba, İstiklal’in göbeğinde biber gazı sıkılmasını, başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Artık İstanbul’da değilim. Belki hiç dönmeyeceğim. Yine de Emek’le ilgili görüntüleri ve haberleri görünce içimin acımasına mani değil bu. Şehrin her bir köşesine AVM dikmek, her bir köşesine zincir restoran/kitapçı/kafe açmak semtlerin özgünlüğünü kaybettirir, başka bir hayat tarzı isteyenlerin ve belli bir gelir grubunun altındaki nüfusun teneffüs etme imkanını ortadan kaldırır. Muhafazakar bir iktidarın sonraki nesle bırakacağı miras, şehri sıfırdan imar edip mevcut sembolleri yok etmek olmamalı. Birlikte yaşamanın en basiti kuralı olarak karşıt görüşlerin şeytanlaştırılmasından ve terörize edilmesinden de bir an önce vazgeçilmeli, toplumsal barışı sağlama misyonuyla hareket ettiğini söyleyen bir ideolojinin böyle davranması sadece komik oluyor çünkü.

20 Mart 2012

Demokrasiye Giriş: İfade Özgürlüğü nedir, neden korunmalıdır?


Varlığıyla ve vicdanıyla yüreğime su serpen bir yazar var, twitterdan takipçilerim hemen hemen her yazısını artık sapkınlık derecesinde paylaştığım için kimden bahsettiğimi tahmin edebiliyordur:  Umur Talu. Galatasaraylı (lise), Boğaziçili (üniversite), Beşiktaşlı (takım!) çok genç yaşta Milliyet yayın yönetmenliği yapmış, her zaman demokrat, muhalif ve antimilitarist olageldiğini eski yazılarından şak diye anlayabileceğiniz, televizyona pek çıkmayan, mütevazılığıyla da diğerlerinden ayrılan birisi. Bu kadar taşı gediğine koyan, bir de Gökhan Özgün’ü tanıdım matbuat aleminde, öyle diyeyim size, okuyun okutun üstadı.

Aslında çok politika yapmaktan imtina etmeye çalışıyorum, malum endoktrinasyonları sevmem, ama yazı yazmanın böyle bir tarafı da var maalesef: Ben tanık oldum, siz de tanık olun deme merakı baskın kalemle uğraşan bünyelerde. (Merak etmeyin islamla ilgili son bir iki yazımın da tarzım dışında olduğunun farkındayım, neden öyle oldu, girmeyeceğim toplara girer oldum, harbi bilmiyorum J) Yazarın 20.03.12 tarihli Habertürk'teki ibretlik yazısını önce okuyun, sonra her ne kadar bu yazının üstüne başka bir söz kalmamış olsa da, bir iki cümle de ben edeceğim:

Özgürlük, başbakan itibarından önce gelir!

İÇ SAHA: Başbakan, gazeteci Erbil Tuşalp ve Birgün’ü, iki ayrı yazıda “itibarına saldırı”dan toplam 12 bin 847 TL 46 kuruşa mahkum ettirdi. Yerel mahkemeler ve Yargıtay bu yönde karar verdi.
DIŞ SAHA: Tuşalp Türkiye’yi, ifade özgürlüğü ihlal edildiği için, Başbakan’a ödemeye mahkum edildiği tazminatı geri ödemeye mahkum ettirdi. AİHM Türkiye’yi Tuşalp’e 5 bin Avro manevi tazminata da mahkum etti.

Bu para mütevazı şartlardaki Tuşalp ve Birgün için elbet önemli; muhtemelen Türkiye ve Başbakan için önemsizdi!
Ama dava yürütmeye, yargıya, yasamaya, medyaya, halka başka önemli bir şeyler anlatıyor:
Basın, ifade, eleştiri özgürlükleri halk için öyle mühimdir ki; elbet korunması gereken itibarınız, bazen ondan epey sonra gelir!
Eleştiriyi, bazen provokatif, hatta kaba, hatta meşru şekilde saldırgan ifadeleri bile kabulleneceksiniz. Madem bu makamlardasınız, böyle kabul edeceksiniz; gücünüzü eleştiriyi susturmak için, itibarınızı iktidarınız için kullanamazsınız!

Başbakan’ın, hükümetin yerel yargıda kabul edilen; AİHM’de “Türkiye’nin savunması” olan açısı şuydu:

1. Basın, fikirleri tartışmak ve halkı aydınlatmak için, bağımsız ve tarafsız haber için belli imtiyazlara sahiptir ama bunlar da sınırsız değildir.
2. Siyasetçi ağır eleştiri hedefi olma yükünü üstlenmeli, yüksek makamlar kışkırtıcı eleştiriye hoşgörülü olmalı ama sınırları bulunmalı. Makaleler, kabul edilebilir eleştiri sınırını aşıyor, Başbakan’ın onuruna, itibarına, haysiyetine saldırı teşkil ediyor.
3. İfade özgürlüğü, yerel mahkemelerin takdir kullanıp siyasi tartışmanın hakarete dönüşmesine engellemek adına karar almasını engellemez.
4. Başbakan’ın başvurduğu hukuk yolu, itibarına saldırılmış herhangi bir bireyin başvurabileceği bir yol.

AİHM ise Türkiye’ye, Başbakan’a, hükümete, yerel yargıya şunları bildirdi:
Sayın Erdoğan’ın kişisel haklarının korunması için açtığı davalardaki hükümler, Sözleşme’nin garanti ettiği ifade özgürlüğü hakkına müdahaledir.
Makalelerdeki konular, demokratik toplumda siyasi tartışma kapsamına girer; bunlardan haberdar olmak halkın meşru çıkarınadır.

Basının demokratik toplumda vazgeçilmez işlevi; başkalarının itibarı ve hakkı başta, belli sınırları aşmaması gerektiği halde, halkı ilgilendiren tüm konularla ilgili bilgi ve görüşleri açıklamaktır.

Basın özgürlüğü bazı durumda aşırıya kaçma hatta provokasyona rücu edebilir.

Davacı, Başbakan’dır. Kabul edilebilir eleştiri sınırları sıradan şahsa göre daha geniştir; daha büyük hoşgörü göstermesi gerekir. [Bu cümlede Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e olan nasihatını hatırlamamak mümkün değil: "- Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana” MD]
Yerel mahkemeler, Başbakan’ın itibarını koruma yönündeki kişisel çıkarının, gazetecinin ifade özgürlüğü hakkından ağır bastığına kanaat getirmiştir. Ancak, bazı ifadelerin provokatif ve kaba, bazılarının meşru şekilde saldırgan diye sınıflandırılabileceği varsayılsa dahi, bazı gerçekler, olaylar ve gelişmelerle ilgili değer yargılarıdır.

Sadece olumlu, zararsız, tarafsız bilgi ve fikirler değil; demokratik toplumun gereklilikleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin parçası olan ve rencide eden, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve fikirler de koruma altındadır. Bazı kaba ifadeler üsluptur; ifadenin içeriğiyle birlikte koruma altındadır.

Böyle ceza ve tazminat miktarları, başkalarını kamu görevlilerini eleştirmekten caydırabilir; bilgi ve fikirlerin serbest dolaşımını kısıtlayabilir.

İfade özgürlüğü hakkını kullanmaya müdahale; demokratik toplumda, başkalarının itibar ve haklarını korumak için gerekli görülmez.

Not: Bu aynı zamanda Türkiye’nin “iç hukuku” üstünde bir hukuk. Dolayısıyla, başbakanların bakanların, başka türlü bakanların; ileride bu mevkilere heves duyanların bunu böyle kabul etmesi, sindirmesi, benimsemesi gerekiyor.
Ayrıca, dün başka iktidarlar ve güçler yanından borazan olanlar gibi, bugün de iktidar yanından gazetecilik (veya hukukçuluk) yaptığını sananlar da bu kararları saklasın.
Çünkü, kudret onu da vurur, seni vurur…
Ancak, özgürlük ve hak, onu da korur, seni de korur!

Ne kadar basit değil mi? Üzerine yazmak bile zul aslında. Dert Tayyip değil, en azından benimki o değil. Başka biri de olabilirdi, bizde ifade özgürlüğüne olan baskı, ülkemdeki diğer baskılar gibi sistematiktir. Bu gerekçeyi mesela, bu davayı açan savcı, bu cezayı veren yerel mahkemedeki hakim, AİHM’de ülkeyi savunan avukat okuyunca acaba hissediyor? Hiç mi utanmıyor? Hukuk okumuşunun böyle olduğu ülkede Tayyip olmasa mesela, başkası başbakan olsa çok mu farklı olur? Velev ki çok farklı oldu, bunu hak etmiş olur muyuz sizce?

18 Ocak 2012

Belki Bir Gün

O günü hatırlıyorum. Notlarımın açıklandığı gündü. 2007 senesi olduğuna göre sondan bir önceki dönemim okuldaki. Cuma öğlen üç gibi abimin kira evine geldim uyumaya, akşam dışarı çıkacaktım kafa dağıtmaya, senede iki kere yaptığım şeyi yapıp Deniz’le Taksim’de bara gidecektik. Eve girince bir alışkanlıkla ve bütün bitkinliğimle televizyonu açtım. CNN Türk’te eşşek kadar puntolarla Hrant’ın vurulduğu yazılıyordu. Pardon vurulduğu değil, öldürüldüğü.

Belki ölmemiştir diyordum içimden, hani o meşhur inkar aşaması vardır ya gerçekle karşılaştığınızda, o refleksle. Ama ölmüştü. Hrant’ı bir kere Boğaziçi’nde görmüştüm, Edhem Eldem’in yönettiği ifade özgürlüğüyle ilgili bir panelde konuşmuştu. Tanımıyordum yani aslında. Ama çok etkilenmiştim ölümünden. Bir kere yabancıydı. Bu toprakların en kadim geleneği gayrimüslime dokunmamaktı Osmanlı zamanında, demek bunu bile kaybetmiştik. Ben ne kadar saf bir insanım, AB yasaları, yeni dönem falan, artık bir daha hiç faili meçhuller olmayacak zannediyordum. 90lar geride kaldı sanıyordum. Meğer bu ülkede hiçbir şey hakikaten değişmezmiş, Hrant’ın delik ayakkabısıyla yüzükoyun uzandığı kaldırımın bir sokak paralelinde, bir başka gazeteci Abdi İpekçi otuz sene önce bir başka 17 yaşındaki milliyetçi çocuk tarafından öldürülmüştü. Gazeteci olduğu için. Solcu olduğu için. Yok, aslında bunların hiçbiri için değil. Bazılarınız bilmeyebilir, ama öldürenler biliyordu: Yahudi dönmesi, çok satan kitabın günlük hayatınıza soktuğu terimle Sabetayist olduğu için. Eksik olmasın devlet o zaman da hiçbir şey değişmediğini göstermişti, kararın ilk açıklandığı bugün de bu kararını onadı. 


Ölümün üstüne ilk resmi açıklamayı dışişleri bakanlığı yaptı, nefretle kınıyordu. Yapılabilecek en sert diplomatik açıklama, yurtdışından gelecek tepkiler gözönüne alınarak, kabinenin en ılımlı, dışadönük bakanı Abdullah Gül’den… Ne kadar kof bir açıklama… Sonra cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de benzer bir açıklama yaptı. Bense ilk babamı aradım. "Hrant’ı vurmuşlar" dedim. "Hadi ya" dedi, benim ne kadar üzüldüğümü anladığını hissettim ama fazla reaksiyon vermedi. Kapattım. Deniz’i aradım. Onunla geçen diyaloğu hatırlamıyorum… Televizyonlar döne dolaşa Hrant’ın “Ruh halimin güvercin tedirginliği” adlı yazısını, son yazısını yayımlıyordu. Hrant’ın son yazısının, son paragrafını okudukça ben de kahroluyordum. “Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Akşam Deniz’le buluştum, Taksim’e gitmeyi istemediğimi söyledim, ama eve de girmek istemiyordum. Zağar gibi dolaştık. Okan’a gittik, onun da evine ilk gidişimdi. Kürşat Bumin NTV’de çok akıcı ve etkileyici bir konuşmayla çok ağır hakaretler ediyordu önüne gelene. (Kürşat Bumin’i o gün bugün severim.) Çıktık. Bayram’a gittik. Deniz’in çok yakın arkadaşından, benim çok kadim, çok yakın arkadaşıma. Hani eskiden çok sık gördüğünüz, ama şartların değişmesiyle o kadar görüşemediğiniz ama hukukunuzdan hiçbir şey kaybetmediğiniz adamlar vardır, sizin için her şeyi yapacağınızdan eminsinizdir. Sizin yoksa bilmiyorum, neyse ki benim için Bayram var. Gittik biraz, orada lafladık, sakinleştim biraz. Oradan da çıktık Deniz’le Nispetiye’de yürüyoruz. Bolulu Hasan Usta’ya oturduk, tatlı bir şeyler yedik kalktık, polis çevirdi. GBT sordu. Bize. Napıyorduk Hrant’ın vurulduğu günün gecesi? Türkiye teyakkuzda katilleri arıyordu. (Mesela İzmir’deki berberim, eski ülkücü tüm arkadaşlarının sorgulandığını, dükkanının karşısında iki hafta boyunca bir simitçinin dolandığını söyleyecekti) Veya biz ona inanmak istiyorduk. Abime döndüm akşam yatmaya. Sabah Ogün Samast teşhis edilmişti. Polis büyük bir risk almış ve resimleri basına dağıtmıştı. Ben çocuğun vurulacağını düşünüyordum ama, babası oğlunu ihbar etti. Polisin kumarı tutmuştu. Abim bana yakalanmadan önce, “ya katili bulurlar, katili bulmak ne ki” demişti. “Mehmet Ali Ağca mesela, kim ki?” Onun bile ilk etapta gördüğü bu gerçeği görmem için beş sene geçmesi gerekmiş.

Ertesi gün babam aradı, yalvar yakar benim cenazeye gitmememi istedi. Bir provokasyon olabileceğinden endişe ediyordu. 77 1 Mayıs’ını kast ediyor olmalıydı. Ağzımdan bir söz aldı. Gitmedim. Deniz gitti. Hayatımda utandığım şeylerden birisi de, o törene katılamamış olmaktır. (Bir sene sonra, Agos’un önünde o kalabalıkla Hrant’ın anmasına gittim, ama geçen senenin vicdan azabı ve törenin anmadan çok bir eyleme konu olması yüzünden çok durmadan ayrıldım. Ölümüzü anmayı bile beceremiyorduk, hala beceremiyoruz) Sonra çok ilginç bir şey oldu. Anamuhalefet partisi, Atatürk’ün partisinin başkanı olacak Deniz Baykal, kalkıp törende atılan “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganını eleştiren bir konuşma yaptı. Yaşlılık ne zor diye düşünmüştüm. Etrafımdakilerin ekseriyetinin de böyle düşündüğünü görünce, hayrete düştüm. Mesela abim bile, "şehitler için de inşallah büyük kalabalıklar yürür" dedi. Sanki yürüyeni tutan varmış gibi… Abime dair büyük hayalkırıklıklarımdandır… Neyse. Bazı gerizekalılar “hepimiz Mehmet’iz” diye karşı slogan bile geliştirmişti. Onlar değil, bendim Mehmet olan. Babam dedemin adını vermiş. Ben seçmedim. Tıpkı Ermeni olanların Ermeniliği seçmediği gibi. Ama hepimiz Mehmet’im demekle Mehmet olunmadığı gibi, tabi ki Ermeni’yim demekle de Ermeni olunmuyordu. Orada söylenmek istenen, “senin acını anlıyorum, seni kendimin yerine koyuyorum, senin başına geleni kendi başıma gelmiş addediyorum” demekti. Peki bu slogan bu açıklamaya muhtaç mıydı? Bu ülkenin o zaman için kayıtlı beş seçmeninden birini almış partinin kırk senedir siyasetin içinde olan genel başkanının kafası buna basmıyor olabilir miydi? Hadi onu geçtim, etrafımda okumuş etmiş onca adam? Bu soruları kendime hala soruyorum. (Deniz Baykal, taziye ziyaretine neyse ki, haftalar sonra gitti. Beklemiyordum. Mesela Ahmet Necdet Sezer, buna gerek duymamıştı. Bu kadarcık bir ziyarete bile tenezzül etmemişti. Tıpkı Orhan Pamuk Nobel aldığında, bir cümlelik bir tebriki ondan esirgemesi gibi. Aynı tebriki Deniz Baykal da esirgedi, bunlar kayda bir de burada geçsin)

O zamanki AKP, kilisedeki törene Başbakan seviyesinde katılmıştı. Taziye evine de o gün gittiler, hatta eve girerken o zamanki İçişleri Bakanı M.Ali Şahin’in alkışlandığını hatırlıyorum. Şu an, öyle bir teveccüh görmeleri imkansız… Zaten ailenin şimdiki şaşkınlığı en çok buna diye düşünüyorum. Hrant’ın kardeşi Asrof Dink’in bundan birkaç sene önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talebiyle cumhurbaşkanlığında bir görüşme yaptığını da hatırlıyorum. Fehriye Çetin “Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler.” derken belki bu hayal kırıklığını ifade ediyordu.

O zamanki gazeteler içinde görebildiğim kadarıyla haberi en adamakıllı veren, İsmet Berkan’ın Radikal’iydi. “Eserinle gurur duy Türkiye” diyordu başlıkta. Türkiye’nin bir kısmının bu eserle gurur duyduğunu, ekseriyetininse bu cinayetin abartıldığı kanaati taşıdığını hissedecek kadar bu ülkede yaşadım ben. İsmet Berkan “Hrant’ı hep beraber öldürdük" diyordu. "Ermeni olduğu için.” (İki cümleye de kesinkes katılıyorum, yakında bu minvalde bir yazı daha yazacaktır zaten, orada kendisi daha iyi ifade eder muhtemelen.)

Tabi sonra olayın perde arkasını öğrenmeye başladık. Soruşturma benzer konudaki tüm soruşturmalardan farklı başlamıştı. Devlet, tetikçiyle birlikte, onu azmettireni ve de onunla irtibata geçen Jandarma muhbirini de buldu. (Abdi İpekçi’de mesela, M. Ali Ağca’nın yukarısına çıkamamıştı, Dink davasındaysa, iki basamak yukarı çıktı) Derken tuhaf şeyler olmaya başladı. Bıyıklarıyla ünlü dönemin İstanbul Emniyet Müdürü, olay için “milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayet, örgüt işi değil” dedi. (Keza mahkeme de aynı hükmü verdi. Yalnız Celalettin Cerrah, hükmünü mahkemeden beş sene önce, olayın ikinci gününde vermişti. Böyle devlet adamı kolay kolay bulunmaz. Hal böyleyken ben mi olacam Osmaniye Valisi, tabi o olacak) Hrant’ın vurulacağından bir biz garibanların, bir de Hrant’ın haberi yoktu. Bir polisin, başka bir polise, “bunu sizin adamlarınız mı yaptı” diye sorduğu, öbürünün “yok bizimkiler değil, aslında planlandığı gibi olmuş, tek fark bizimki kaçmayacaktı, bu kaçmış” diye mukabele ettiği telefon dinlemelerine takıldı, bunlar basına yansıdı. Tiksindiniz di mi. Okuyun okuyun daha bitmedi. Kendi pisliğiniz, kendi pisliğimiz bunlar. Bütün bunlar olup biterken sesimizi yükselteceğimize FB küme düşsün mü düşmesin mi, hassiktir 19 Mayıs stad dışında kutlanacak, gitti güzelim rejim, Kıvanç’ın baklavası, Hürrem’in götü bunlarla uğraşıyorduk biz. Bize az bile bunlar. Askeri personelinin çokluğundan şikayet edilen ülkenin halihazırdaki asker kaçağı sayısı silah altındaki asker sayısından fazla. Allahtan asker milletiz yani yoksa beşle falan katlanacaktı herhalde. Her Türk Mehmet doğar. Her asker Türk Mehmet. Bizim ikiyüzlülüğümüz burdan değil köye Fizan’a yol olur. Balya balya adam tutuklanıyor aylardır KCK diye aslı astarı nedir bu işin diye soruyorsunuz ben mi görmüyorum? Ama onlar kara kafalı di mi, bizden değil onlar. Hem onlar da bizim askerlerimizi öldürdü. Onlar olmasın canım, destekçileri. İkiyüzlülük milli hasletimizdir, linçle birlikte.

Erkan Goloğlu, Hrant İçin isimli yazısında “Bir ülke, 53 yıl boyunca bir evladını yok etmeye çalışır mı? Önce yetimevine bırakır, baktı olmadı gözaltına alır, cezaevine atar, dava açar, adliyenin önünde tükrükletir, yumurta attırır, yumruklatır.” demişti. Ona reva görülen muamele buydu. Hala bu. Öldürdüğü Hrant’tan hıncını hala alamıyor devlet. Ama devletimiz yıpratmayalım, devletimiz payidar kalsın yeter ki. Devlete bir şey olmasın, geri kalanın ak ben.

Bugün bunu yazıyorum, belki yarın Cemil Çiçek’in açıklamaları okuyacaksınız. Cemil Çiçek var ya Cemil Çiçek O 301’in meşhur savunucusu, hani Boğaziçi’nde birkaç kendi halinde akademisyen topluluğu bir konferans düzenleyecek diye en pespaye 60lardan kalma "Boğaziçi’nde viski içenler" edebiyatı yapan her devrin büyük devlet adamı, kendisi malumunuz ustalık döneminde Meclis başkanlığına seçildi, hem de ittifakla. (Bu dönemde CHP’yle AKP’nin ittifak yaptığı iki şeyden biri kendisi, diğeri şike yasası.) Sükunet diyecek, yargıtay diyecek, adalete güvenin diyecek. Dalga geçer gibi.  Belki de açıklama yapmaz bilmiyorum. Çünkü yeni anayasa onun koordinasyonunda yürüyor, yasamanın başı kendisi olduğu için. İşi çok.

Mesela Emin Çölaşan ne yazacak bilmiyorum. Kendisinin daha önce Hrant için yazdıklarına bakabilirsiniz. Yine de zannetmiyorum, oh oldu demez herhalde. Oha falan oldum diyebilir. Yeni bir tarz deneyebilir.

Mesela Ertuğrul Özkök var ya, Hrant’ı hedef gösteren türkiyetürklerindirgaztesinin o zamanki patronu, o şimdi empati falan diyecek. Bir Kenan Evren yıkama yağlaması yapacak. Belki tornistan da yapabilir, belli olmaz. Ertuğrul Özkök bu. Fener yazısı da yazabilir mesela. Görüyorsunuz Türkiye’nin önemli ve her daim kaim figürlerinin çizeceği yollar belirsiz. Ama bizimki belli. En fazla, bir Gökhan Özgün yazısı daha okumak. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216410) Bir de, hiçkimsenin okumadığı bloglara, eş dosttan başka kimsenin takip etmediği hesaplara sinirimizi boşaltıp, tuttuğumuz tarafın belli olmasıyla avunmak. Belki günlerden bir gün, bu ülke de başkası olarak gördüğüne tahammül eder, özeleştiriye açık, şeffaf ve adil olur. O günlerde Ogünler, bebekken katil olmaz belki diye.

11 Temmuz 2011

Üç alıntı bir blog yazısı

Not: Aşağıda okuyacağınız yazı, Gökhan Özgün'ün 14.06.2008'de Taraf'ta neşrettiği bir metin. Önce bunu beraber hazmedelim, kafayı toplayabilirsem şike mevzu hakkında ukalalık etmekten geri durmama niyetim var. Velev ki bu niyet amele dönüşmezse, bununla idare ediverin, zaten bu kadar iyisini zinhar yazamam.

Bir futbol yazısı da benden

Futbola hiçbir ilgi duymayanlar bende hüzün duygusu uyandırır. Hiç su içmeden yaşayan bir dostum vardı bir zamanlar, su yerine çay, kahve, bira içerdi. O da bende aynı hüznü uyandırırdı.

Bir de futbolu vahşi ve ilkel bulanlar vardır. Onlara göre futbol neredeyse bütün kötülüklerin anasıdır. Gözü dönmüş milliyetçilik, vahşet, kötü olan her şey sanki stadyumdan memlekete yayılır. Bu kişilerden ise kendimi uzak tutarım. Bunlar hakikatin kör noktasında ikamet ediyorlardır. Bunlar eski Roma arenalarına benzetirler bir futbol stadyumunu. İnsanların ağızlarından kan damlayarak vahşete ortak olmaya geldikleri bir yere. Bu insanlar bilmek istemezler ki, eski Roma’da insanlar arenaya vahşet değil, adalet görmeye gelirlerdi. Arena bir kölenin özgürlüğü için savaşma imkânı olan tek yerdi. O zamanın o pis kokusu ve havasında arena, maalesef adalete en yakın yerdi. Futbol da öyledir. Adalete en yakın duran şeylerden biridir.

Futbolda milliyetçiliğin aymazlığı, densizliği, adaletsizliği öyle çok tutunamaz.

Milli takıma bir yabancı, bir siyahî insan alırsınız, ‘bir futbol yazar bozarı’, Türk takımında Türk olmayan bir yabancıyı hazmedemiyorum diye yaygara koparmaya girişir. Daha cümlesi bitmeden zavallının, sesi boşlukta kaybolur gider. Futbol yoluna devam eder. En ‘milliyetçisi’ bile, futboldan gözlerini ayıramaz, bu zavallıya yüz çeviremez. Aradığı teveccühten mahrum kalan bu Türk İnsanı, başını öne eğer, sesini keser. Onun bu böğürmesi, Türkiye Türklerindir gazetesinde bile yankı bulmaz. Futbol yürür gider.

Futbol yürüdü gitti. Biri Brezilyalı, iki tane siyahî futbolcu var Türk milli takımında. Karşısında Portekiz milli takımı. Orada da Brezilyalılar var. Almanya Polonya maçını, Almanya, Polonyalı oyuncusunun attığı gollerle kazanıyor. İsviçre’nin Türkiye’ye tek golünü bir Türk atıyor. Gol pasını da bir Türk veriyor. Milletler artık bir formadan ibaret. Milliyet ise hemşerilik gibi, belki hâlâ kuvvetli bir duygu, ama birçok kişi için sadece bir süs. Futbolumuz konuşmadan, tartışmadan, uzlaşmadan, dahası hiç vakit kaybetmeden bu durumu iyi kötü kavrayıverdi.

Yan mesleği imparatorluk olan antrenörümüz Fatih Terim bile, bu milliyetçiliğe gönül indirmedi. Hiç ikiletmeden, bir yabancıyı, Aurelio’yu takımın kalbine yerleştirdi. Yoksa ‘ölçüsüz milliyetçi’ Fatih Terim vatanı satan bir liberal mi? İşte Türkiye’nin liberalizmden anladığı.

Fatih Terim liberal mi, milliyetçi mi, kemalist mi bilmem ama, Fatih Terim Avrupa’da para ediyor. Avrupa’da saygı görüyor. Çünkü onlarla aynı basit oyunu, aynı basit kurallarla oynayabiliyor ve kazanabiliyor.

Demokrasi denen basit kurallı, basit oyunu, onlarla aynı sahada bir türlü oynayamayan Deniz Baykal kaç para eder Avrupa’da? Beş para etmez. Sosyalist Enternasyonal onun konvertibilitesini çoktan tahtadan kaldırdı. Alevileri tanımamakta ısrar eden bir AKP kaç para eder? Cemil Çiçek Avrupa’da kaç para ederse, tam o kadar eder.

Şimdi dünyada beş para etmezleri burada başımıza taç etmek milliyetçilik oluyor. Onlara müstahakkını vermek istemek ise liberalizm.

Avrupa’da da liberal var, milliyetçi var, sosyalist var. Ama bunların hiçbiri oynadıkları oyunu 50 yıl öncesinin sahasında oynamıyor. Bugünün Avrupası’nda oynuyor. Bugünün Avrupası ise 50 yıl öncesinin Avrupası’na göre 50 misli daha liberal bir zemin.

Ulus devlet ve onun engebeli, çamurlu zemini oyunu çirkinleştirince, oynanmaz ve seyredilmez hale getirince, Avrupa zemini yeniledi, baştan sona liberalleşti. Yalnızca sınırları açmak bile 50 yıl öncesinin Avrupası için neredeyse hayal edilemez büyüklükte bir liberal hamledir.

Dikkat. Dikkat. Zemini liberalleştirmekle oyunu liberalleştirmek arasında dağlar kadar fark vardır. Zemini liberalleştirmek toprak sahadan çim sahaya geçebilmektir. Safkan ‘askerler’den oluşan takımı insanlardan oluşan bir takıma çevirebilmektir. Oyuncularının, antrenörlerinin ve hakemlerin değerini dünyanın en iyilerine denk kılmaya çalışmaktır. Oyunu liberalleştirmek ise bambaşka bir şeydir. Mesela ofsaydı kaldırmaktır. Bir de oyunu değiştirmek var tabii. O da, 9 kuralı 18 kurala çıkarmaktır. Hakeme istediği takımın formasıyla sahaya çıkma hakkı tanımaktır.

Zemini liberalleştirmek isteyenlere bütün oyunu liberalleştirmek istiyor muamelesi yapılmasıysa yalnızca memleketimde yenip yutulacak bir pespayeliktir. Futbolu asla hor görmeyin. Futbola yediremedikleri pespayelikleri hepimize her gün yediriyorlar.

9 Haziran 2011

Milliyetçilik nereye?

(Altta okuyacağınız metin Can Dündar'ın NTV'de milliyetçiliğin tartışıldığı bir programda Tanıl Bora'yla yaptığı bir mülakatın deşifresidir. Vurgular bana ait. Bayram değil seyran değil nereden esti derseniz, bilmem valla içimden geldi derim, saçmalarım.)

Can Dündar: Tanıl Bora ile sohbet edeceğiz. Tanıl diyeceğim izin verirsem.

Tanıl Bora: Eyvallah.

Can Dündar: Medeniyet kaygısı olmuş kitabının adını ve milliyetçilik hareketleri inceliyorsun. Orada diyorsun ki; 2005’te ileri vitese takan bir milliyetçilik faşizan kabarış yaşanıyor. Neden böyle bir kabarış var?

Tanıl Bora: Aslında ben şöyle başlayayım; ben yaklaşık 20 yıldır Türkiye’de milliyetçilik hareket sadece MHP değil, genel olarak milliyetçilik hareket üzerine çalışıyorum ve 20 yıldır belirli aralıklarla yani en az 2-3 yılda bir neden kabarıyor sorusuyla karşılaşıyorum ve bu tür söyleşilere katılıyorum ya da işte mülakatlar söz konusu oluyor. Bu şunu gösteriyor; evet belirli aralıklarla şimdi bir kabarış var ama bu sadece şimdi değil. Milliyetçilik Türkiye’de bir 15-20 yıldır sürekli kabarıyor. Bunun daha da gerisine gidelim aslında. Milliyetçilik, milliyetçi tepkiler biz bunları çok doğal, belirli bir olaya gösterilen çok doğal bir tepki ve milliyetçiler zaten refleks terimini çok severler.

Can Dündar: Milli refleks, milli refleks denir.

Tanıl Bora: Evet refleks. Bunu çok doğal kabul ediyoruz. Yani insanın eli ateşe değerse irkilir, çeker. Tıpkı bunun gibi doğal, başka bir şey yapılamaz. Tabi ki milliyetçi tepki olacak gibi düşünüyoruz. Öyle mi? Ben öyle düşünmüyorum. Bence bir yatak var zaten. Bir nehir yatağı var, hazırlanmış bir nehir yatağı var. İşte bizim gördüğümüz milli eğitimle ilkokuldan itibaren işte çocukluğumuzdan beri seyrettiğimiz milli maçlarda yanlış kalkan her ofsayt bayrağında, Türk'ün Türk'ten başka dostu yok, zaten Avusturyalı hakem diye yapılan izahatlarla, zaten hazır bir oluk var ve her türlü toplumsal tepki, her toplumsal problem sanki mecburi tek istikamet gibi oraya akıyor, akıtılıyor. Bu özellikle 12 Eylül’den sonra, 12 Eylül çok önemli bir dönüm noktası. 12 Eylül’den sonra iyice böyle oldu. Çünkü malum 12 Eylül anayasasıyla, rejimiyle, siyasetin alanını, politikanın alanını alabildiğine daralttı ve herhangi bir şeyi söylemenin, söylediğinizin meşru sayılmasının, kamusal zeminde sanki tek meşru dayanağı, tek yolu milliyetçilik gibi oldu. Hani şu Ali Desidero reklamındaki gibi hani bir laf hani yüksekçe bir yere çıkıp bir şey söylediğinizde, o ne olursa olsun bir şey söylediğiniz zaman, hani bir de Türk bayrağı gösteriyorsanız ha bu değerli bir şey, bu dinleniyor gibi oluyor. Başka türlü laf anlatmak giderek daha zor hale geldi.

Can Dündar: Örneğin şey diyorsunuz, bir milli hale adeta üstüne konmadan hiçbir şey anlatılamıyor, konuşulamıyor ..... var kitabınızda.

Tanıl Bora: Evet. Yani uzun bir zamandır, yani sadece son 3-5 yılda değil nispeten sakin zamanlarda bu durum biraz daha yumuşuyor kuşkusuz ama herhangi bir siyasal gerilim devreye girdiğinde akan mecra bu. Çünkü orada dediğim gibi orada hazır bir ırmak yatağı var.

Can Dündar: Ama neden insanlar o ırmağa girmeye bu kadar meyilli? Yani bunun nedeni nedir?

Tanıl Bora: Tabi ki bunun tek nedeni, ben burada şimdiye kadar bir tür ideolojik doktrinasyondan söz ettim. Yani insanlar zihniyet yapıları itibariyle buna hazırlanıyorlar, böyle bir teşvik ya da bunu teşvik eden bir yapı var. Tamam ama sadece bu değil kuşkusuz. Bunun kuşkusuz objektif nedenleri de var. Bu objektif nedenlerle de sadece işte bu Avrupa Birliği meselesi, Kürt meselesi gibi dev sorunları kastetmiyorum, bunların da kuşkusuz etkisi var objektif nedenler olarak. Daha genel olarak daha temelde bir sosyal nedenleri de olduğunu düşünüyorum ben bunun. Şöyle ki; şimdi dünyanın iyi bir zamanında yaşamıyoruz. Yani karanlık bir zamanda yaşıyoruz. Yani şu Irak işgalinden söz etmek yeter. Yani kaba gücün uluslararası hukuka damgasını vurduğu, onun ötesinde bu neoliberal iktisat politikalarının toplumda yoksullaşmayı, yarılmaları, eşitsizlikleri alabildiğine derinleştirdiği, Türkiye’de de bu özellikle ağır yaşanıyor. Mevcut bütün sosyal güvenlik ağları, sosyal dayanışma ilişkilerinin hızla çözüldüğünü görüyoruz. Bunun da getirdiği büyük bir sosyal güvensizlik duygusu var, ciddi bir tehdit algısı var. Dediğim gibi yani savaş olmasa, Avrupa Birliği meselesi olmasa, Kürt meselesi olmasa bile bu var. Ciddi bir sosyal tehdit algısı var. Ben bu tehdit algısının, insanların bu yalnızlaşmadan, tutamaksız kalmadan duydukları tedirginliğinde bu büyük siyasi milliyetçilik söylemiyle ve onun tehdit algısıyla bir titreşime girdiğini düşünüyorum. O nedenle bu kadar yaygınlaşıyor, kitleselleşiyor, o nedenle bu kadar güçlü bir taban ve rezorans buluyor. Bu kendiliğinden mi oluyor? Tabi ki değil. Bu da sonuçta bir politik ve ideolojik ortamın koşulladığı bir şey. Özellikle Türkiye’de yerleşik siyasal elit özellikle Avrupa Birliği süreci ve ona bağlı reformlar nedeniyle toplumu çekip çevirmeye ilişkin alıştığı mekanizmaların elinden gittiğine dair bir kaygı duyuyor. Onun yani siyasal elitin en geniş anlamıyla bir yani bu milliyetçi dalgayı körükleyen, teşvik eden, en azından hoşgören bir tutumu var ve bu çok yaygın olduğunu düşündüğüm, bu genel sosyal tehdit algısıyla da birleşiyor, bir şekilde onunla titreşime giriyor. Çünkü alternatif bir öneri yok şu anda. Alternatif bir politik öneri yok.

Can Dündar: Peki milliyetçilik ne getiriyor ki bu kadar iltifat görüyor? Yani ne öneriyor böyle işte çaresiz kalmış insanlara milliyetçiliğin ne tür bir deva önerdiğini düşünüyorsunuz?

Tanıl Bora: Vallahi hiçbir şey önermese istim boşaltmayı sağlıyor. Galiba da en iyi yaptığı şey o. Yani insanların o içinde tedirdiğinliği, tepkiyi, o tepki her neye olursa olsun meşru, hoşgörülür bir şekilde üstelikte bu hoşgörünün sınırları giderek daha tehditkar hallarde alabiliyor, boşaltmalarına imkan sağlıyor, onlara bir kimlik sağlıyor, bir tutunum sağlıyor. Yani politik bir şekil, politik bağlarla ya da başka bağlarla kendinizi bu dünyada bir yere bağlayamadığınız, ayağınızın altındaki zeminin kaydığını gördüğünüz, yaşadığınız bir durumda bir kimlik sahibi olarak....

Can Dündar:
Biz duygusu yaratıyor?

Tanıl Bora: Evet sadece biz olmaktan, yani sadece Türk olmaktan, sadece biz olmaktan dolayı iyi, güçlü, gururlu hissetmeyi sağlıyor. Böyle bir dayanışmayı hissetmeyi, paylaşmayı sağlıyor ve buna bence daha önemlisi ama ilk söylediğim olduğunu düşünüyorum. En çok da istim boşaltmayı sağlıyor.

Can Dündar: Ama her biz yaratan duygunun bir de öteki vardır. Bir düşman yaratmayı da beraberinde getiriyor.

Tanıl Bora: Kuşkusuz. Çünkü yani istim boşaltmak için o tepkiyi, o hıncı ortaya koymak için bir düşman imgesine ihtiyacınız var. O düşman imgesini bol bol sağlıyor. Burada hınç terimini özellikle kullanmak istiyorum. Şimdi hınç duygusu acz duygusuyla çok yakından ilişkili. Müdahele edemediğiniz ve sürekli kendinizi mağduru hissettiğiniz bir süreç karşısında aciz hissedersiniz. Mesela işte bu globalleşme dediğiniz olay ve onun mevcut açıklama biçimleri, dünyanın genel gidişi hakikaten kendimizi aciz hissediyoruz. Yani bir şey yapılamıyor. O acz bir şey yapamadığınız şey karşısında da bir hınç duyarsınız. O hıncı doğru bir hedefe mi yöneltiyorsunuz? O hırç duygusu doğduktan sonra artık onu kontrol etmek de o kadar kolay değil. Milliyetçi ideoloji o hıncı bol bol, rahat rahat akıtmayı sağlıyor ve muhtelif düşman imgeleri sağlıyor.

Can Dündar: Evet onu soracaktım. Yani muhtelif düşman imgeleri deyince mesela son dönemde diyelim işte Türkiye’nin Sabetaycılar tarafından ele geçirildiği gibi bir şey çok duyuyoruz. İşte bir film geliyor, Kurtlar Vadisi. Çok büyük bir ilgi görüyor, oraya dönük bir şey görüyoruz. Anti batı eğilimin çok yükseldiğini görüyoruz. Yani bu hınç yükselmesi de kontrollü bir şey mi? Yoksa bütün bunlar dediğiniz gibi milli bir refleks olarak mı ortaya çıkıyor?

Tanıl Bora: Yok yani kontrolllü olduğunu düşünmüyorum. Zaten hani milliyetçiliğin bir komplo olduğunu düşünmüyorum ama milliyetçi ideolojinin çok temel bir unsuru her şeyi komplo ile açıklaması. Milliyetçi ideolojinin özellikle bugün gördüğümüz yürürlükteki milliyetçi söylemlerin en geniş yelpazesiyle temel dünyaya açıklama şablonu komplo teorisi. Yani kuşkusuz dünyada komplololar da var. Yani komplolar da yok değil, oluyor. Meşhur söz vardır ya; paranoyak olmamanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez, eyvallah ama komplo teorisiyle her şeyi açıklamak, her şeyi komplolara bağlamak bir zihniyet yapısı olarak yerleştiği zaman bunun aklı dumura uğratan bir yanı var. Çünkü komplo tasarladığınız zaman mutlaka her şeyin arkasında bir gizli saik ararsınız. Hiçbir şeyi açık, mantiki biçimde tartışamazsınız artık. Birisi bir argüman söylediğinde, bir söz söylediğinde siz burada ne diyor, bu sözü kendi içinde nasıl tartışabilirimi değil, kim buna böyle söyletiyor? Bu adam işte Yahudi olduğu için mi öyle söylüyor? Aslında soyunda bir şey mi var? Dış mihraklarla mı bağlantılı? Hep orada artık söylenen şey doğru, yanlış, eksik ona yer kalmaz artık. Onu tartışmaya imkan kalmaz. Bütün aklınızı buna yoruyor olursunuz artık ve son dönemde bu milliyetçi söylemlere özgü değil ama milliyetçi söylemde çok rahat, çok iyi uzlaşan, çok iyi oturan, birbirine oturan bir özellik bu.

Can Dündar:
Pardon. Türkiye’ye özgü bir şey değil sadece değil mi? Yani dünyada da çok yaygın. Yani 11 Eylül sonrası Amerika’da bir sürü komplo teorileri vs. ya da işte Müslümanlara karşı ciddi bir şey.

Tanıl Bora: Tabi. Ben zaten bütün bu konuştuklarımızın yani Türkiye’de bunların özel bir ağırlığı var. Yani iyice uçlaşan süreçler bunlar ama bunların böyle sadece Türkiye’ye özgü süreçler, problemler olduğunu zaten düşünmüyorum. Ben dediğim gibi yani dünyanın kötü bir zamanında yaşıyoruz ve bu problemler bütün dünya için geçerli ama tabi Türkiye’de bizim özel ağırlıklarımız var. Özel bir sancılarımız var.

Can Dündar: Tabi dünyanın iyi zamanları oldu mu bilmiyorum ama daha önceleri de incelediniz siz. 70’lerin milliyetçiliğini, 90’ların milliyetçiliğini de incelediğinde ona kıyasla bugün Türkiye’de milliyetçiliğin geldiği noktayı nasıl görüyorsun 70’lere ve 90’lara göre?

Tanıl Bora: Vallahi yani milliyetçilik ideolojisinin kendini ifade etme biçimi, ideolojik donanımı elbette döneme göre değişiyor. Yekpare bir milliyetçilik yok. Zaten farklı milliyetçi akımlar da var ama mesela 60’lı yılları düşünüyorum. 60’lı yıllarda uç sağa gitmeyelim de, merkez sağ olarak düşündüğümüzde örneğin 60’lı yılların ortalarında bu mesela Süleyman Demirel’in bir liberal anıydı o dönem. Orada Urfa’da bir baraj açılışında yaptığı bir konuşma vardır, örneğin. Der ki; milliyetçilik Urfa’da susuzluk çeken, açlık susuzluk çeken insanı doyurmak, ona su sağlamaktır ve bunu radikal milliyetçilere karşı söyler. Yani milliyetçilik o değildir bu’dur diye. Mesela bu liberal bir milliyetçilik söylemi. Bugün böyle bir sözü pek duyamıyoruz. Merkez sağdan dahi duyamıyoruz. Bir mukayese açısından bir bunu söylemek isterim. Bir de şu var; o konunun çok derinliklerine girmeyelim ama mesela MHP’yi düşündüğümüzde hem MHP içinde hem de sadece MHP ile sınırlı kalmayarak MHP dışında da Türkçülük yani soy Türkçülüğün son 10 yıldır çok yükseldiğini görüyoruz. Oysa mesela 70’lerde ve 80’lerde MHP’nin ve halefi partilerin yine çok radikal dönemlerinde de dahi mesela Türkçü ideoloji biraz marjinalize olmuştu, MHP içinde dahi marjinalize olmuştu. Bu son 10 yıldır, son 15 yıldır Türkçü ideolojinin yani ırkçılığın çok ayan beyan hale geldiğini gözlüyoruz örneğin, bu yeni bir eğilim. Yani çok da yeni değil işte 10-15 yıldır sürmekte olan bir eğilim.

Can Dündar: Peki daha kentleşme, biraz daha sokaktan çekilme ya da kırdaki etkisini kentlere taşıma gibi şeyler, milliyetçilik ideoloji açısından.

Tanıl Bora: Şöyle bir şey var. Yani milliyetçi ideolojinin özellikle radikal kesimiyle daha taşralı kırsal tabana oturduğunu hep söylerdi bütün bu konuları, bu alanı izleyen insanlar. Son 10-15 yılda da bu yönde de bir değişme var, daha şehirli bir hareket haline geliyor ama bu şehirli bir hareket haline gelmesi onun temel karekterini çok değiştirmiyor.

Can Dündar: Peki AB süreci değiştirdi mi temel karakterinde bir değişiklik yarattı mı? Çünkü bir sürece girdik ve milliyetçilik onunla birlikte tırmanmaya başladı gibi bir gözlem var.

Tanıl Bora: AB sürecinin hani bu düşman imgesi sağlamak bakımından çok büyük bir etkisi var. Çünkü bu kompaze bir düşman imgesi, her şey var içinde. Dinsel motif de var, Batı imgesi var, sonra bütün bu dediğim gibi sadece Kürt meselesiyle filan ilintili olmayan bir sosyal güvenlik erezyonuyla da, sosyal tutunum erezyonuyla da ilgili olan o tehdit algısının o Osmanlı'nın çöküş dönemiyle mukayese ederek, o dönemin koşullarıyla bugüne göndermeler yaparak düşünmeye çok elverişli kılan bir yapısı var. Yani Osmanlı'nın çöküş, dikkat ediniz zaten Osmanlı'nın çöküş dönemine ilişkin motiflerin şimdi hep yeniden canlandığını, hep ona benzetmeler yapıldığını görüyoruz ama bu gerçek bir tartışma süreci de olmuyor. Sadece işte o metaforlar kullanılıyor hep. Yani hıyanet metaforları, işte milli mücadeleyle ilgili metaforlar, hiç üzerine eğilmeden, düşünmeden, etmeden böyle bir kolaylık sağlıyor.

Can Dündar: Son birkaç şey daha soracağım. Solda bir milliyetçilik, ulusalcılık akımı giderek kök salmaya başladı. Sanki 70’lerde çok da rastlamadığımız şekilde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tanıl Bora: Şimdi aslında solun en geniş dünya görüşü anlamıyla sol diyorum, belirli bir spesifik ideolojiyi hareketi kastetmeden yani. Radikal veya ılımlı, her nasılsa olursa yani dünya görüşü olarak sol’un milliyetçilik ile aslında temelden bir problemi vardır. Çünkü milliyetçi ideolojiler nasıl olursa olsun bunlar liberal solsa nasıl olursa olsun, milliyetçi ideolojilerin malum birlik beraberlik söylemidir bunlar. Yani toplumun içindeki çelişkileri, problemleri örtmek isteyen biraz, onları çok tartışmayan, yani onun üstüne bayrak örten bir ideolojidir milliyetçilik ve sol ise sosyal problemleri etnikleştirmeye, millileştirmeye çalışan ideolojilere karşı bütün problemleri sosyal cephesiyle görmeye çalışır. Yani o bayrağı bir kaldıralım altında ne var bunun. Ona bakmaya çalışır. Yani sosyal çelişkileri, sosyal problemleri gündeme getirmeye çalışır. Onun için her zaman yani milliyetçilik ile görece barışık bir sol olsa bile bir kaydı var, en azından bir kaydı vardır. Bu kaydın tamamen kalktığını gözlüyoruz. Yani ben işte Türkiye’de kendisini solda konumlandıran, sol olduğunu, şu veya bu şekilde sol olduğunu söyleyen partilerin özellikle CHP’nin herhangi bir sosyal sorunu bir kaç yılda gündeme getirdiğini görmedim. Mesela bu yurtseverlik meselesi de...

Can Dündar: Nedir aslında, biraz sona geldik. Senin bakış açından nedir milliyetçilik, yurtseverlik gerçek anlamıyla?

Tanıl Bora: Yurtseverlik hani biz milliyetçi değiliz yurtseveriz ya da biz işte kafatasçı değil yurtseveriz dendiği zaman ha oldu o zaman tabi o tamam gibi bir kabul var. Yurtseverlik nedir aslında? Yani yurtseverlik her şeyden önce yurttaş temelli bir toplum ülküsüne dayanır. Yani yurttaşın yurtseverliğin milleti yurttaş toplumudur bir. İkincisi, yurtseverliğin sevdiği yurt, benimsediği yurt kavramı sadece biz olduğumuz için, sadece işte burası olduğu için değil, oraya belirli bir değer yüklendiği için, bir cumhuriyetçi erdemlerle bağlantılı düşünüldüğü için, bir iyi toplum tasarımıyla birlikte düşünüldüğü için. Nasıl bir toplum tasarlıyoruz? İyi toplum nasıldır? ona bağlı bir değer dizgisi, değer sistemini sahiplenerek tanımlanan bir anlamı vardır yurtseverliğin ve bu nedenle de milliyetçi ideolojinin hamasetinden uzak durur, onun her türlü etnoki kültürel çağrışımından uzak durur, farkı oradadır. Bugün ben bu farkı da çok göremiyorum Türkiye’de. Hani yurtsever olduğunu söyleyerek kendini ayırt edenlerin çok böyle bir ayrım koyduklarını da hiç gözlemiyorum.

Can Dündar: Peki biz tırmanıyor diyoruz ama bir yandan da mesela son Fransa olayında biraz önce izledik İtalya’daki tepkilere kıyasla daha dozu düşük kaldı gibi geliyor bana. Ticaret hacminde ciddi bir düşme olmuyor, daha önceki tasarıda da ortaya çıktı. İşte Ağar gibi milliyetçi bir lider PKK konusunda son derece kendi açısından radikal bir söyleme girebiliyor. Dolayısıyla acaba biraz abartılıyor mu? Belki de hani böyle bir tırmanış yok ya da abartıldığı kadar fazla değil mi?

Tanıl Bora: Yani emin olun bende bu konuda böyle spekülatif ve şöyle olacak, bu iş şuraya gidiyor diyemem ve azalıyor mu, çoğalıyor mu? Mesela İtalya olayındaki 99 İtalya olayındaki tepkilere göre evet daha düşük dozlu bir çalkalanma var ortalıkta ama beni daha şu ilgilendiriyor; yani yükseliyor, alçalıyor ya da şu doz, bu dozdan öte baştan söylediğim gibi yerleşik bir zihniyet yapısı var. Sakin zamanlarda, büyük bir olayın olmadığı zamanlarda dahi Türkiye’de herhangi bir kamusal önem taşıyan, herhangi bir ciddi meselenin konuşulmasında hakim bir dil var ve bu milliyetçi söylemin büyük ölçüde belirlediği bir dil. İşte komplo teorisiyle, başlı başına bir argüman olarak, başlı başına bir gerekçe olarak hani bir tür dış bağlantı, dış mihrak göstererek sanki bir şeyi kanıtlamış olduğunu düşünen, başka herhangi bir akıl yürütmeye ihtiyaç duymadan. Yüksek dozda hamasetle her şeyi halleden ve güzel eski Osmanlıca ifadeyle ufunet dolu ya da işte yeni tabirle olumsuz enerji, müthiş bir olumsuz enerji üreten yani müthiş bir garez, müthiş bir hınç, dizi dizi hain tanımları, herhangi bir konuyu suhuretle, akıl mantık zinciri içerisinde konuşmayı neredeyse imkansızlaştıran bir dil var. Hani çok kabarmasa da çok vahim yerlere gitmese de yani bu kamusal dilimiz bu olduğu sürece Türkiye’de herhangi bir şeyi sağ salim konuşmak mümkün değil.

Can Dündar: Son bir şey soracağım. Başladığımız noktaya gelelim. Bu nehir nereye akar? Yani böyle bir nehir var, bir dolduruştan söz ediyorsunuz. Bir yandan hani diyorsun ki insanların bir tutamağa ihtiyacı var. Zemin altından kayıyor, küreselleşmenin getirdiği sorunlar vs. Dolayısıyla bir yandan aslında hayırlı bir iş yapıyor belki, insanlara tutunacak bir dal veriyor ve insanlar orada ülkesine sahip çıkma duygusu, belki yurttaş olma bilinci, bir yandan da bir şeye aidiyet bağı duyuyor ama öte yandan da bir şeyde var mı hani faşizan bir yönelim, daha fanatizme yönelmesi, linçlerin gündeme gelmesi gibi bir tehlikeye mi gider? Yani o nehir nereye götürür bizi?

Tanıl Bora: Dediğim gibi ben böyle büyük makro analizci değilim. Yani büyük teoriler kurma, büyük spekülasyonlar yapma şeyinde değilim.

Can Dündar: Gündelik hayat üzerinden düşünelim.

Tanıl Bora: Ama şu açık, yani bu çok kötü bir yere gidebilir elbette. Yani hakikaten faşizan dediğimiz bir takım oluşumlar basbayağı hani faşist bir rejim olmasa da faşist unsurların bayağı güçlü olduğu bir rejime pekala dönüşebilir ama bu bir olağanlık halinde bu şekilde sürebilir. İlanihayet sürebilir, zaman zaman kabarmalar olur, işte 20 sene sonra tekrar kabarıyor mu, yükseliyor mu diye yine programlar yapılır. Benim sezgim bu şekilde hep böyle devam edeceği doğrultusunda ama etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Can Dündar:
Ne olmalı kısaca? Böyle 20 yıl sonra tekrar bu programı yapmamak için.

Tanıl Bora: Bence ısrarla biraz belki takıntı halinde ısrarla üstünde durduğum şey bu hamasete, komplo teorisine, dış mihrak dışında hiçbir argüman ve mantık aramayan ve bu ufunet dolu dediğim müthiş negatif enerji üreten bir toplum tasarımı, nasıl bir toplum olmak istiyoruz biz? Hani iyi toplum nedir? Bu tür bir tasarımı olmayan bu dilin öncelikle değişmesi, bu dilin terk edilmesi, bu dili kimse terketmez. Başka bir dilin meseleleri ele almanın, meseleleri konuşmanın başka dilin hakim olması gerekir.

Can Dündar: Daha ....... yapıcı, daha olumlu anlamda?

Tanıl Bora: Ben izin verirseniz bununla ilgili dün kaybettiğimiz bugün cenazesi olan Türk Tabipleri Birliği Eski Başkanı Doktor Füsun Sayek’in çok güzel bir sözü var, son tabipler birliği kongresine mesaj olarak gönderdiği. Gözümüz başkasını görmeyecek kadar kararmış, ruhumuz başkasını hissetmeyecek kadar yıpranmış, vicdanımız hiçbir şeyden incinmeyecek kadar körelmiş değil diyor kendi meslektaşlarına. Bu bir temenni. Aramamız gereken yani ihtiyacımız olan temel şey bu bence, ruhu şad olsun Füsun ablanın

14 Ekim 2010

Faydasız Bir Yazı (Daha)

Yazı yazarken, okuduklarım, başımdan geçenler, yalnızken aklıma gelenler kadar kuvvetli bir motivasyonum var, öfke. Hayata ve hayatta olup bitenler karşısında acizliklerime karşı, insanların duyarsızlıklarına, empati eksikliğine ve bencilliklerine karşı, kişisel hayatımda başımdan geçen hayal kırıklıklarına ve başarısızlıklara karşı, basiretsizlikler yüzünden gözardı edile edile kronikleşmiş birtakım ülke meselelerinin hayatıma dolaylı veya doğrudan tesir etmesine karşı (Kürt sorununu kast ediyorum), kerameti kendinden menkul kanaat önderleri tarafından toplumun dinamiklerinin yanlış yorumlanmasına karşı sadece üzgün değil, bu durumun vahimleşerek süregideceğini içten içe sezdiğimden aynı zamanda öfkeliyim de.

Ama bütün bu saydıklarım hakkında yazmamaya, öfkemi dizginlemeye çalışıyorum. Hem güncelle hem siyasetle fazlasıyla içli dışlı olmama rağmen, blogda güncel ve siyaset dışı yazma eğilimimin, kendime mukayyet olmaya çalışmamın sebebi insanlara görüşümü dikte ediyor gibi görünmekten imtina etmem, kişisel kanaatimi -çok yakınlarım dışında- sorulmadıkça paylaşmıyorum. Yazı yazmanın bir fayda getirmediği konusunda kesin bir kanaatim olduğunu önceki yazılarımdan hatırlayanlarınız olacaktır...

Bugün de bir habere çok öfkelendim, ama geçmişti. Annemle laf arasında aynı öfkeyle ittifak edince, dayanamadım. Şili'de göçük altından 69 gün sonra sapasağlam kurtarılan 33 kişi hakkında bu ülkenin çalışma bakanı olacak zevat, “Niye o kadar büyütüyoruz Şili'de olup biten hadiseyi? Bizde olsa üç günde çıkarırdık” demiş. Diyebilmiş. (İnanamadınız değil mi, bu kadar pişkinlik, bu kadar yüzsüzlük olmaz diye düşündünüz değil mi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25140943/) Bu cümle sanırım başkasının başarısına bok atma konusunda yeni bir pencere açıyor. Büyütmeyin, bu Türk milletinin en karakteristik hasletlerinden biridir. Allah devletimize milletimize zeval vermesin. Bu kadar ileri bir teknolojimiz, işçileri bu kadar gözeten bir hükümetimiz, bu kadar mahir devlet büyüklerimiz varken sırtımız s.kseniz yere gelmez, hadi yine iyisiniz.

İnsan dediğin de fesat bi yaratık işte, içimden beş ay önceki maden kazasında göçük altında kalmış ve hala çıkarılamayı bekleyen iki işçimiz için de bu mahir bakanımız bi el atsa demek geçiyor. Hazır işi de buyken. Hayır benim kıt İslam bilgime göre, insanları sevdiklerinin mezarı başında Fatiha okumaktan mahrum etmenin vebali biraz ağır da. Benimkisi naçizane bir istek sadece, vallahi büyütmüyorum.

PS: Zonguldak'taki kazayla ilgili ufuk açıcı bir yazı için: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=999443 Bu yazı sadece memlekette vicdan sahibi eli kalem tutanlar olduğunu göstermesi bakımından teskin edici değil, aynı zamanda Eş'ari/Mutezile meselesine getirdiği yorumla da düşündürücü, bir fırsat yaratıp bu konuya değinmeye çalışacağım.