31 Mayıs 2011

Askerden Sonra Sivil Hayata Dönüş Hızı

Şimdi canlar, askerden sonra sivil hayata dönüş hızı diye bi parametre var. O psikolojiden, sağa sola komutanım çekmekten, etrafa boş boş bakmaktan sıyrılma hızı her askerin kişisel tecrübesine göre farklı. The Hurt Locker filminden hazzetmemiştim, ama filmin sonunda Irak'tan gelen askerin, bir süpermarketin reyonunun önündeki envayi çeşit deterjana aval aval baktığı sahnenin ne manaya geldiğini askerdeyken anlamıştım, o film sırf o sahne için izlenir... Ben çabuk sıyrıldığımı düşünüyorum bu psikolojiden, bunu da askere pek uyum sağlayamamakla açıyorum, yine de bazı rutinlerimi henüz tatbik edebilmiş değilim, bu ritüeller listesini tikle doldurmak için gün sayıyorum. Daha İstanbul'a gitmedim, Galata'nın orada tek başıma oturmadım mesela, gidince ilk yapacağım işlerden biri. Boğaza karşı efil efil bir lokantaya oturup eşi dostu beklerken önümdeki mezeyi çatallamadım. Beşiktaş formamı giyip maç günü kalabalığın içine karışmadım.

Ama çok şükür şöle ayağımı uzatıp Ezel'i izledim. Aradaki beş ayı izlemeyi aklımdan geçirsem de üşendim, Dayı ölmüş, Tevfik ölmüş, dizinin yayın saati değişmiş, klasik edebiyata göndermeler yalan olmuş... Geçmişin hatrına izlediğimiz bir iki bölümden sonra bu gece, 68. Bölüm... Özlemişiz be... Anadilimde çekildiği/yazıldığı/söylendiği için kendimi şanslı addettiğim eserler var (zevklerimi tekrar tekrar yazmamdan anlamışsınızdır herhalde), Ezel bu kategoriye giren yegane dizi benim için. Bundan iki ay sonra, “68. bölüm ne len?” gibi meşru bir soru olacak okuyanda, genelde bu kadar güncel konular yazmaktan imtina ediyorum ama, hakikaten film niyetine izlenir bir bölümdü. Dizinin marifetini de bu vesileyle iltifata tabi tutmuş olalım, hak geçmesin...

29 Mayıs 2011

İbret Vesikası ve Vesilesi olarak Barselona

Futbol ölüm kalım meselesi değildir. Bundan daha mühim bir şeydir.

Bill Shankly, eski Liverpool menajeri

Barselona, bir futbol ütopyası, modern futbolun kurtarılmış bölgesi. Bir futbol felsefesinin, oyun teorisinin, bir hayalin tecessüm etmiş hali: “Possession”a, yani topa sahip olmaya dayalı, herkesin oyuna dahil olduğu, Rinus Michels'e atfedilen “Total Futbol”u uygulayan bir takım. O Rinus Michels'in Hollanda'sı, Dünya Kupası kazanamadı, ama o takımın yıldızı Johan Cruyff, Barselona'da oynadığı yıllar içinde takımın sembol ismi olageldi, hala titri ne olursa olsun, takım üzerinde nüfuzu herkesten fazla. Takımın bir önceki başkanı Laporta, Cruyff'un avukatlığı görevini üstleniyordu. Cruyff halen hazırlık maçları yapan Katalan Milli Takımı'nın teknik direktörlüğünü yapıyor, o Cruyff'un Barselona'da teknik direktörlük yaptığı zamanlardan bir oyuncusu da Josep Guardiola'ydı.

Josep Guardiola, benim de devrine yetiştiğim zamanının parlak ön liberolarından biriydi. (Ön libero mefhumu 1994 Dünya Kupası'yla beraber Brezilya -ve sonra Fenerbahçe- antrenörü Parreira'nın günümüz futboluna katkısıydı, iki stoperin önünde, orta sahaya liberoluk yapacak, yani ortasahanın arkasında serbest oynayacak bir oyuncuyı, Dunga'yı yerleştirmiş ve Brezilya'yı mutlu sona taşımıştı.) Sonraları hızlanan futbolda, bir oyuncuyu defansın önüne bağlamak demode oldu, devir, Xavi, Iniesta, Gerard, Lampard (Türkiye'den örnek vermek gerekirse Emre Belözoğlu ve Selçuk İnan) gibi oyunu iki taraflı oynayan merkez orta saha oyuncularının devriydi. Bununla ilgili Haşmet Babaoğlu, fıkra gibi bir hikaye anlatmıştı: Guardiola kariyerinin sonlarına doğru Barselona'da bir antremanda, o zamanki Xavi'deki potansiyeli görmüş olmalı ki yanına gidip, artık kendi devrinin sona geldiğini ve Xavi'nin kendisinden daha yetenekli olduğunu teslim eder. “Yalnız” der Pep, “hiç böbürlenme, altyapıda bir Iniesta var, ikimizi de yaya bırakır!” Xavi ve Iniesta formdan düşmeden bu Barça yenilmez armada olmaya devam edecek gibi geliyor bana...

Barselona'nın altyapı başarısı, artık üzerinden klişeler üretilen bir realite. Bahsettiğim Total Futbol'u, yerden ayağa kısa paslara dayanan futbolu geliştirecek organizasyonu, ancak yıllarca beraber bunu çalışmış bir ekip oynayabilir, bu doğrultuda dün Şampiyonlar Ligi (ŞL) finalinde sahaya çıkan on birden yedi oyuncu altyapı okulu La Masia'dan yetişme, ve Messi harici hepsi Katalan. İspanyol siyasetinin de etnik problemlerinden olan Katalan-merkezi yönetim çekişmesinde, Barselona takımı Katalan milliyetçiliğinin görünen ve harekete sempati sağlayan yüzü. Messi dahil, takımdaki oyuncuların tamamına yakını Katalanca konuşabiliyor. Takımın bir tabusu, formayı Katalan milli forması addettiklerinden dolayı formalarına reklam almamasıydı, bu tabu önümüzdeki yıllarda yıkılacak. Burada bir sahne gözümün önünden gitmez: İspanya Krallığı'nın takımı “Real” Madrid'le oynadıkları ve 2-6 gibi sansasyonel bir skorla kazandıkları maçta, Puyol durumu 1-2'ye getiren golü kaydettikten sonra, Realli'lerin olduğu köşeye koşup, Katalan bayrağı renklerindeki pazubantını kolundan çıkartıp üç kere öpmüştü. İnsan tabi fesat fıtrat itibarıyla, aklına kendi ülkesinin gelmesini engellemek kolay değil, mesela Diyarbakırspor kaptanı, mesela Şükrü Saracoğlu'nda böyle bir harekete yeltense... Bunu düşünürken aradaki önemli nüansı belirtmek gerekiyor, Katalan hareketi teröre bulaşmış bir hareket değil, daha çok kültürel haklar ve yerinden yönetim konusunda talepleri var, ayrılık fikri kuvvetli bir ses olarak çıkmıyor. Neyse, ukalalığı kesip yeşil sahaya dönelim...

Dün ŞL kupasını son üç senede ikinci kez kaldırırken ManU'yla, La Liga'da bir sıra takımıyla oynuyomuş gibi rahat oynadılar, 16 kaçan gol fırsatı, bunların 12's, kaleyi bulmuş, topa sahip olmada (possession) %63'lük bir üstünlük, -ve bence en inanılmazı- beş faulle maçı bitirdiler.

Bütün bunların bir anafikri var: Futbol, dönen paralardan, pahalı futbolcu transferlerinden, (Barça da sansasyonel transferler yaptı ve yapacak, ama önemli olan takımın iskeletini oluştururken takındıkları felsefe) bilmem kaç ekran lcd'de oynanan bir play station oyunundan ibaret değil, iyi oynayan, oynamaktan zevk alan bir takımı izlemenin zevki bunların hiçbiriyle ikame edilir değil. Futbolcular menajerlik oyunlarındaki gibi alınıp satılacak, takas edilecek metalar değil, hisleri, isyan ettikleri ve inandıkları olan gençler. Dün kupayı kaldırma şerefinin o kadar Katalan varken, kanserken birkaç ay içinde sahalara dönen Abidal'e layık görülmesinden anlayacağımız üzere altyapı sadece dizilişleri öğretmek, futbolcuyu ucuza yetiştirmek için gerekli değil. Tuttuğumuz takımlar sadece müşterisi olduğumuz, forma satışıyla destek verebileceğimiz mağazalara sahip işletmeler değil, karakterleriyle, oyuncularının davranışlarıyla, eğer becermişlerse yarattığı kültürle biz fanatikler için kimliğimizin bir parçası. Yenmek için onca çirkeflik yapıp, oyunu faullerle piç etmeden, hücum oynayarak yenilmez armada olmak mümkün, Guardiola, Real eşleşmesinden önce “biz oyunumuzdan taviz vermeyiz” demişti, futbolda her şey kazanmak değil. Barselona'nın 117000 kongre üyesi var, yani kulüpler, sadece bazı zengin azınlıklar tarafından al gülüm ver gülüm yönetilebilir holdingler değil. Şampiyon olduktan sonra yönetim kurulu ve başkanın sahaya inme görgüsüzlüğünü ben sadece Türkiye'de gördüm, herhalde yöneticilik zor günde onu bunu tehdit edip, başarılıyken kanal kanal gezmek hiç değil. Barselona'da Guardiola'ya inanarak tarih yazan iki şampiyonlar ligi şampiyonu apoletli başkan Laporta, başkanlığı geçen sene bıraktı, çünkü tüzüğe göre her başkanın görev süresi iki dönemden toplam dört seneyi geçemiyor, demek ki kulüpler demokrasiden nasibini almamış müteahhitler, arap şeyhleri, oligarklar, baba parası yiyenler tarafından ilanihaye yönetilecek oyuncaklar değil. Guardiola'nın selefi, bir başka Total Futbol yıldızı Rijkard, alayı vala ile Galatasaray'a gelmeden önce, Guardiola Barça B takımının antrenörüydü. Şu anda B takımını, 90'ların bir başka efsanesi Luis Enrique çalıştırıyor. İleride bir gün Guardiola eskaza bizden bir takımın başına “geleceğin takımı, altyapıya önem vericez” gibi klişelerle getirilirse, yerine kimin geleceği belli, zira orada önemli olan bir felsefeyi takip etmek, kerameti kendinden menkul kurtarıcılar getirip sonra ilk teklemede kapının önüne koymak değil. Kazanırken de sempatik olmak mümkün Barça gibi, biz bize yeteriz gibi arabesk söylemlere sığınmak da, benim haddime değil belki ama, Fener camiasına reva değil. Bütün bunları ve daha fazlasını bize bu mütevazı takım öğrettiği için, futbol, bir ölüm kalım meselesi değil. Hayatın ta kendisi.

25 Mayıs 2011

Filmler, Askerler, Flu Fotoğraflar

Aşağıdaki fotoğraf, 1925'te Boğaziçi'nde Field Days şenlikleri sırasında çekilmiş, eski fotoğraflarda yerleşik olan nostalji ve yaşanmışlık duygusu dışarı taşıyor adeta. Şu anda aynı aktivite Spor Kulübü'nün SportsFest kapsamında bir gelenek halinde devam ediyor. Fotoğrafı buraya koydum, sırf sevdiğim için, hazzetmediğim SK'nın reklamını yapma pahasına. Ama bu fotoyu aşağıdaki konuya bağlamam lazım. İyi yazarlar öle yapardı çünkü.


Vietnam karşıtı filmler arasında haklı bir yere sahip olan Platoon filmiyle ilgili olarak Oliver Stone, filmin DVD extrasında da bulabileceğiniz bir mülakatında, filmin senaryosunu Vietnam'dan döner dönmez yazdığından bahseder, filmse 1986 yapımıdır. Bunu Oliver Stone “yazmasam olmazdı, ve hemen dönünce yazmasam unutacağımdan korktum” diye anlatır. Sırf bu cümlenin yüzüsuyu hürmetine bile insan hisleri daha da soğumadan askere dair bir sonsöz yazma ihtiyacı hissediyor. Hatırlamak için... Unutmamak için...

Benim askerde yaşadıklarımdan bir Platoon çıkmaz, merak etmeyin. Zaten sivil hayata geçince askerliğe dair sıkıntıları hızla unutacağımı iddia edenler haklı çıktı gibi, hafızamı zorlamadığım sürece anılarım flu, sadece birkaç fotoğraf yerleşik kafamda. O fotoğrafların birinde Hafız Hakkı Paşa Kışlası'ndan tabura geri dönmek üzere olan bir otobüsün içinde acemiliğini yeni bitirmiş kaygılı yüzler var. Bilinmezliğe yolculuk için tekerin dönmesinin akabininde radyodan Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ne denk gelmek var. Beni burada arama anne. “İstesen denk getiremezsin” demiştim yanımdaki arkadaşa. Bu tesadüfler hep bana mı denk gelir, yoksa ben mi hep bu tesadüflere bir hikmet addederim? Şarkıyı duyunca sesin açılmasına dair talepler peşisıra yükseldi, komutan yabancı değildi, sesi açtık, sessizce dinledik. Kapıda adımı sorma.

Bir başka flu fotoğrafta bir Türk bayrağı var, ucu yırtılmış. Tabur sınırına dahil olan tepelerden birinde stratejik açıdan en kritik nöbet kulubesi bulunuyor, bu bayrak o nöbet kulübesine ait. O fotoğraf benim aklıma Nefes filmindeki repliği getiriyor: “Bizim buraların soğuğuna bayrak dayanmıyor di mi komutan” Benim oynadığım askercilikten Nefes filmi hiç çıkmaz. Sadece filmin meramını anlayacak kadar bu ülkede yaşadım, orada anlatılana aşina olacak kadar uzaktı bulunduğumuz yer, o kadar. Ama birilerine o film daha aşina. Sınırı birileri bekliyor zira.

Hatırlamak için yazmanın bir sakıncası var. Hafıza insana oyun yapar, bunun için yazmak çözüm olabilir, ama Memento'da anlatıldığı gibi, hatırlamak için sadece yazdıklarınıza bağlı kalırsanız, çok fena yanılabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece sizin yazdığınız değildir. Çünkü yazdığınız bazen, gerçek değildir. Bu yüzden daha fazla yazmanın manası yok, fotoğrafların bazıları sandığından hiç çıkmamalı. Adamakıllı asker fotoğrafımın olmadığından bahsetmiştim değil mi? Oraya ait değilim çünkü, yukarıdaki fotoğrafın çekildiği meydan benim olmak istediğim yer. Orada çok fotoğraf çekildim, hiçbiri flu değil. Hoşbulduk efendim...

11 Nisan 2011

Asker(ci)lik Anıları

“Neler yapmadık vatan için, kimimiz nutuk çektik. Kimimiz öldük”

Orhan Veli Kanık


Bazen mescitin önünde öylesine durup önümdeki manzaraya bakıyorum. Tekmillerimizin, uygun adımlarımızın, marşlarımızın (Çarşı’nın İnönü’deki her maçın sonunda sol yumruklar havada söylediği ve bir Grup Yorum bestesi olan Gündoğdu Marşı’nı söylememiz emredildiğinde içimden bayağı gülmüştüm, tezahürat versiyonunu garnitür olarak koyuyorum aşağıya) yankılandığı, bizi çamur, toz toprak demeden süründürdükleri eğitim alanına üzerinde bulunan parkurlardan hareketle pentatlon sahası deniyor, oraya bakınca acemilik günlerim hatırıma geliyor. Sahanın etrafındaki kavak ağaçları yeşillenmek için yazı bekliyor olmalı, ama sahanın kendisinin yeşermesi için bahar yetti- sahanın renginin sarıdan yeşile dönmesi bir gün sürdü sadece, gözle görmeden inanılacak bir tablo değil. O yeşillik Kars Çayı’yla sonlanıyor, çayın devamında bizim nöbet kulübemiz var. Rezilliğimizin dibe vurduğu, banyo için sıcak su bulamadığımız, yüzümüzün soğuktan kavrulduğu acemilik günlerinde bile buranın havalar ısınınca bir doğa harikası olacağını tahmin ediyorduk.
Geçenlerde yirmi yedi asker, asker demeye dilim varmıyor, çocuk Hakkari’ye intikal etmek üzere bizim taburdan ayrıldılar, sabah beşte kalkıp yarı resmi bir törenle onları uğurladık. Hududun şakasının olmadığını bir kez daha hatırlamış olduk, biz burada askercilik oynarken birilerinin evine ateş düşüyor, daha da düşecek. Geri gelenlerin hayatı alt üst olacak. Bir tanesiyle önceki gece konuşurken, onca gırgır şamatanın, bizim kafa bulmalarımızın ardından öylesine “şu an iki bira içip ağlamak istiyorum, başka bir şey değil” deyiverdi. O cümleden sonraki birkaç saniyelik sessizlikte ben ister istemez Selim Uzman’ı düşündüm, o Selim Uzman ki hikayesini biraz kurcaladığımda “bitmiş bir adamım ben, sen neyin peşindesin, bunları niye soruyosun?” demişti. Acemi birliğindeki imam arkadaşa “şimdi ölmüş bir adama kurşun sıkıyoruz diyelim, onun ruhu acımaz di mi” diye sormuştu. Bu çocukla konuşurken, onun da sonunun öyle olmaması için bir sebep olmadığın fark ettim. Anı bırakmak istemiyorum buraya dair, sırf bu yüzden taburda çekilmiş bir tane bile, kamuflajsız bile fotoğrafım yok, yemin töreninde annemlerle olanlar hariç. Halbüse dediğim gibi Britanya kırsalları gibi yerdeyiz. Geçenlerde bunun ne kadar işlevsiz bir boykot olduğunu fark ettim, çünkü bu blog var, buraya yazdığım gırla yazı var. Bunları silmeye kalksam bile çok geç, bu anıları size naklettim bile. Paradoks şu ki yazı yazmak, bu blog benim artık sönmek üzere olan yaşama sevincimi artırdı, bana yarenlik etti askerlik boyunca. Ama daha fazla yazmak/konuşmak istemiyorum askeriyeye dair bir süre boyunca, bu kadar yeter…

27 Mart 2011

Piyadenin Telefonla Konuşma Raconu Üzerine Sayıklamalar

Askerdeyken telefonla konuşmak birkaç açıdan hayati: Her şeyden önce kısa dönem bir askerin dış dünyayla tek bağlantısıdır telefon. (Kısa dönemseniz internete ancak çarşı izninde erişebilirsiniz) Haftasonu oynanan derbideki tartışmalı pozisyondan, Ortadoğu’da dönen dolaplara, bedelli tartışmalarından lise arkadaşınızın ne zaman evleneceğine bir sürü gelişmeden haberdar olmanın yegane yolu açıp birine sormak. (Haberdar olmakla ilgili komik bir askerlik anım var: Bir arkadaş bizim taburun içindeki fırından poğaça alırken fırıncı çocuktan, ‘bilader poğaçaları bugünkü gazeteye sarabilir misin?’ diye ricada bulunmuş. Fırıncı ‘ya kardeş’ demiş ‘hani Haydarpaşa yandı ya, benim işte dün haberim oldu bundan.’ [olayın oluş tarihine bakılırsa bir aylık gecikme söz konusu] ‘Sen’ diye tiradına devam etmiş, ‘kuşların uçmadığı, denizlerin coşmadığı, insanların birbirine “seni seviyorum” demediği bir yerdesin, 8.Hudut’tasın, ne günlük gazetesi!')

Tabi dışarıda ne olup bittiğini takip etmeseniz veya geç öğrenseniz bir şey kaybetmezsiniz pek, sadece sivil hayattan biraz daha kopmuş olursunuz. Ama bilgi akışı çift taraflı, aileniz başta sizi merak edenlerle tek rabıtanız da Telekom’un tuhaf biçimde sms atabildiğiniz ama çoğu geri aramaya kapalı olan iğrenç mavi ankesörlü telefonları.

Bir husus daha var tabi, benim askerlik yaptığım yerde şimdi detaylandırmayacağım sebeplerden iletişim zamanlaması benim inisiyatifimde diyebiliriz, ailemle haftada iki kez sabit saatlerde görüşüyorum, onun dışında özlediğim kişiyi istediğim zaman arıyorum, müsaitse konuşuyorum. Genelde haftasonu kimseyi aramamaya çalışıyorum, zamanın iyice yavaşladığı ve sivili daha çok düşündüğüm bu zaman diliminde aradığım eşin dostun Kanyon’dan, Moda’dan, Bebek’ten çıkması ziyadesiyle moral bozucu- Bir arkadaşımı dayanamayıp cumartesi akşamı aramıştım, çocuk da o sırada tesadüfen memleketindeymiş, ‘seni taşrada yakaladık yani’ diye sevindirik olduğumu hatırlarım…

Acemilikte her gün bir kişiyi arıyordum, zaman geçtikçe ruh halime bağlı olarak arama sıklığım değişti, çok depresif olduğum zamanlarda kimseyle konuşmak istemiyordum, sonra rahata erdikçe çenem düştü, şimdi ara yoldayım diyebiliriz. Kel alaka diyeceksiniz ama ben birini aramayı festivalden film bileti almaya benzetiyorum, aramadan önce ne konuşacağıma dair kafamda bir fikir olabiliyor, ama diyalogun temposuna, ikimizin moral durumuna veya karşıdakinin müsait olup olmamasına göre telefon konuşmaları bir dakikayla bir saat arası sürebiliyor. Festivalde de üstünkörü seçtiğim filmlerden bazılarının tesirinden günlerce kurtulamayıp eşe dosta şiddetle tavsiye ettiğim gibi (12, Grizzly Man vs) uyuduğum filmler de oldu şimdi ne yalan söyleyeyim. Yine de festival takip etmeyi, film seçme ritüelini, sevdiğim birini olur olmaz bir Japon/Rus/İran filmine sürüklemeyi, hayranı olduğum bir yönetmenin dışarıda kolayca erişemeyeceğim filminin izini sürmeyi severim, eşi-dostu olur olmadık zamanda arayarak türlü sululuklarla güldürmeyi sevdiğim gibi.

10 Mart 2011

Vefa İstanbul'da Bir Semt Adı Sadece, Ya Beşiktaş?

Dışarıda ne olup bittiği hakkında biraz geç haberim oluyor tahmin edebileceğiniz üzere, geçenlerde iki İbrahim'in, Üzülmez ve Toraman'ın -bir kez daha- kavga ettiğini ve Deli İbrahim lakabıyla maruf İbrahim Üzülmez'in feda edildiğini öğrendim bir vesileyle, sözleşmesi feshedilmiş. Olayın detayına vakıf değilim, umurum da değil açıkçası, kavgada yumruk sayılmaz zaar. Hayır takımı da iki ay boş bırakmaya gelmiyor anasını satiim.

Futbolla rabıtası olanların iyi hatırlayacağı üzere (zaten diğerleri çoktan okumayı bırakmıştır) benzer bir olay 08-09 sezonunda da yaşanmış ve iki İbrahim önce süresiz kadro dışı bırakılmış, sonra -muhtemelen yerine yapılan transferlerin tırt çıktığı anlaşılınca- affedilmiş, kaptanlık pazubantları elinden alınarak takıma geri dönüşleri sağlanmıştı. Sezonun ortasında göreve gelen Mustafa Denizli, "Büyük Mustafa" lakabını boşa edinmediğini gösterircesine, Denizli maçının sonlarında, yani şampiyonluğa ve çifte kupaya dakikalar kala, hepimizin gözlerini nemlendiren bir jestle, kendi elleriyle kaptanlık pazubantını Deli İbrahim'e milyonların gözü önünde takarak itibarını iade etmişti. Bu sefer benzer şekilde tatlıya bağlanması bana pek olası gözükmüyor, nerde şimdi o büyüklüğü gösterecek, o liderliği yapacak adamlar, ara ki bulasın...

Açıkçası rüyalarımdaki kaptan değil Deli İbrahim, iki sebepten ötürü: Birincisi altyapıdan değil, ikincisi dışarıdan bakınca takım üzerinde hakimiyeti varmış gibi gözükmüyor, takıma abilik yapabilecek biri değil. (Kendisiyle ilgili şahane bir yazıyı, meş'um olaydan sonra tabi ki Tanıl Bora yazmıştı: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=887302&Date=08.07.2008&CategoryID=103) Ama 11 yıl boyunca bu formayı özenle terletmiş, futbolunun adım adım ilerlemesine tanık olmuş benim gibileri ancak üzer onun gidişi. Kariyerinin sonuna gelmiş diğer sembol futbolcuları gibi (Bir çırpıda hatırlayabildiklerim Metin-Ali-Feyyaz, Gökhan, Recep, hatta muhteşem jübilesine rağmen Şifo'nun da gönderilmesi için vaktinde ne kadar uğraşıldığını fil hafızalılar hatırlayacaktır) buna da bir jübileyi çok görmüş bir yönetime sahip olmanun utancını taşımak zorunda bırakılıyoruz. Takımın hasletleri olagelmiş mütevazılığın, didinmenin, emeğin İ.Üzülmez'in şahsında cisimleşmiş olduğunun, sırf bu yüzden el üstünde tutulmayı hak ettiğinin ayırdında olan bir Allah'ı kulunun olmamasına dayanmak durumundayız. Ali Şen'vari bir zihniyetle takım yöneten, İstiklal'in göbeğine devasa bir AVM konduracak bir adamın yönettiği bir takımdan beklenmez değil ne var ki.

Deli İbrahim'in şahsında bu takımın emektar futbolcularına saygıyla...

2 Mart 2011

Cumaları Kaçırma

Hayattaki anormalliklerimden biri de çalışırken cuma öğleden sonraları sevmememdi. Genelde bir plan denk getiremezdim cuma akşamlarına çünkü. Herkesin içip sıçmak için iple çektiği organizasyonları, beraber vakit geçirecekleri sevgilileri, trafikte heder olmamdan mütevellit asla yetişemeyeceğim seansa alınmış film biletleri varken ben, çoklukla cuma aşamlarını evde tek başıma 22'' lcd'mde ntv izleyerek (sırasıyla vedat milor, saffet üçüncü ve rıdvan) veyahut o akşamki ruh halime göre bir filme takılarak zayi ederdim. Eğlenmediğimi söyleyemeyeceğim, ama yine de işlerken zevk alınan bir günahtan sonra hissedilmiş bir pişmanlık duygusu gibi, film izlediysem sözlükteki ve imdb'deki geyikleri okuduktan sonra, NTV izlediysem gece 11 haberinin jeneriğine mal mal bakarken yalnızlığımı anımsar ve hüzünlenirdim.

O cumalardan farklı bir cuma olması için sebep yoktu, ama o gün olan iki olay tüm günün akışını değiştirdi: Biri akşam beş gibi abimin apandisit teşhisi için apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrenmemdi, ama bunu yazmayacağım, bundan yaklaşık bir saat kadar önce çalan bir telefon ve sonrası konumuz...

Serdar'ın beni pat diye aramasında bir ipnelik vardı, günde birkaç kez mailleştiğimizden mesai saatleri içinde telde pek konuşmazdık. İsmini ve resmini telefonda gördüğümde içimden "hayırdır" dedim. Açtım, müsait miydim -al sana bir ipnelik daha, bu kadar yakın bir arkadaş için çok resmi bir giriş, birkaç saniye istedim, hızla turnikelerden çıktım, evet müsaittim. Bana uzun gelen bir anlık sessizlik oldu, belli ki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. "Bunu" dedi -normaldekinin aksine duraksayarak konuşuyordu- nasıl söylesem bilmiyorum ama sanırım Gözde'nin bir ilişkisi var- veya bir ilişkiye başlamak üzere. Sakin bir ses tonuyla istihbaratı nereden edindiğini sordum. Serdar bir ipucundan yola çıkarak gerçek olması kuvvetle muhtemel bir tahminde bulunmuştu. Daha önce de benzer istihbaratlar gelmişti, onlara itibar etmemiş ve haklı çıkmıştım, ama bu sefer içimden bir ses duvara tosladığımı söylüyordu.

Gerçeğin ne olduğunun da aslında pek önemi yoktu, Serdar'a teşekkür ettim, canım konuşmak istemiyordu, telefonu kapattım. Tüm konuşma bir buçuk iki dakika kadar sürmüştü. İki elimi belime koydum ve düşünmeye başladım: Yine yenilmiştim Beckett'ın sözündeki gibi, ama daha iyi mi yenilmiştim? Emin değildim. Evet Gözde'yle bir geçmişimiz, iyi kötü bir hukukumuz vardı. Beraber seyahat etmişliğimiz, sinemada güzel bir Türk filmi izlemişliğimiz vardı. Boğazda yediğimiz balıklar, ettiğimiz kahvaltılar buradan köye yol olurdu. Baktıkça beni hayata bağlayan onlarca fotomuz vardı, fotojenikti namussuz, hayatta kimseyle olan fotolarım onunkilerle olanlar kadar güzel değil. Bir tepeden aziz İstanbul'u bile seyretmiştik. Ama bunların hiçbirinde başbaşa değildik, bundan resmen kaçıyordu. Aramızda hiçbir cinsi temas olmamıştı. Sevdiğim kıza eğer çıkmıyorsam ezelden beri dokunamam, o zaman itibarıyla neredeyse yanağından bile öpmemiştim. Objektif bir göz Gözde'nin bana aslında en başından beri hiçbir teveccühü olmadığına, yerli yersiz vakitlerde ezberden okuduğum divan şiirine ait bir iki dize ve ustalıkla sattığım etimolojiyle ilgili bir iki numara hariç benden hiçbir zaman etkilenmediğine yemin eder ve yalan konuşmuş olmazdı. Hiçbir mailimı, mesajımı cevapsız bırakmadı, ama her zaman ilk atışı ben yaptım.

Bütün bunları düşününce ne olmasını bekliyordum ki? Bir yandan da şunu düşünmeden edemiyordum: Hadi ben işe yaramaz bir kaybedendim, ona dokunduğu, onunla seviştiği hatırıma geldikçe kafayı yiyeceğim adam benden ne kadar iyi olabilirdi? Daha mı iyi belagate sahipti? Daha mı anlayışlı davranırdı? Daha mı iyi öpüşürdü? Daha mı entellektüeldi? Eyvallah ben yakışıklı bir adam değilim, hele Gözde gibi güzelliği üzerinde ittifak edilmiş bir kız için hiç, ama herif de manken değildi ya? Sonrasını düşündüm sonra. Kendimi birden geri çekmekte, insanlara soğuk davranmakta, hüznümü içeri atmakta, başıma gelenle yaşamakta mahirimdir, bunun da üstesinden gelebilirdim. Bütün bunlar Gözde'nin ilk zamanlardaki ulaşılmaz, dokunulmaz yerine, yeryüzünden gökteki yarı tanrıça pozisyonuna geri dönmesi demekti. Artık o, benim zırt pırt sms'le, maille taciz edebileceğim, romantik komedi filmlerini takas edebileceğim, hiçbir zaman gerçek olmayacak tatil planları tasavvur edebileceğim biri değil, ancak bir vesileyle rastlaşırsak eski günlerin hatrına sıcak bir merhaba vereceğim geçmişimde kalmış bir anıydı. Derhal unutmam gereken bir anı.

Kafam tüm bu düşüncelerle sütlaca dönmüşken beni hayata döndüren Alper'in ofis camından bağırması oldu "lan ne dikiliyon kaç dakikadır sap sap!" İki elim hala belimdeydi, saatime bakınca bir on dakika kadar hareketsiz durduğumu fark ettim. Kafamı kaldırdım, Alper'in yüzünde birazdan haftayı bitirecek olmanın, cuma öğleden sonrasının mutluluğu vardı. Göz göze gelince çocukcağızın gülümsemesi suratında dondu, bana ne olduğunu sordu, bir şeyim yoktu, o gece Gözde'nin bana verdiği filmlerden birini takıp sonrasında doya doya ağlamayı hayal ederek kararlı adımlarla içeri bilgisayarımın başına döndüm.

Ama olmadı- abimin rahatsızlığı birden ortaya çıkıp bıçak altına yatması icap edince tüm gece onun peşinde koşmak durumunda kaldım. Fakat heyhat- acısı bir şekilde çıkıyor işte, şu an Gözde'yi çok aramak istiyorum. Ne kadar kaypak bir adam olduğumu bildiğim için askere gelirken eşin dostun telefon nolarını yazdığım kağıda onun telini yazmadım, böylece onun telini bulmak için harcayacağım sürede kendimi bir şekilde onu aramaktan vazgeçiriyorum. Bu yazıyı da okuyacağını sanmıyorum, bloga girmişliği varsa da müdavimlerinden olmadı hiçbir zaman, üzerinden birkaç ay geçtiği için de on kere unutmuştur diye düşünüyorum.

Ulan o diil de bi arayıp sesini duysam mı yav...