"Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız." Oğuz Atay - Günlük
22 Şubat 2014
Başarısız bir Gayriresmi Tarih Yazımı Denemesi
1 Nisan 2012
Paramparça Duygular Gömlekler
- Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
28 Ekim 2011
Atkı
14 Temmuz 2011
Siyah Ulan!
Bu Ülkede, Bir Blog Yazarı
17 Haziran 2011
Erken, Ama Ne İçin?
11 Nisan 2011
Asker(ci)lik Anıları
Geçenlerde yirmi yedi asker, asker demeye dilim varmıyor, çocuk Hakkari’ye intikal etmek üzere bizim taburdan ayrıldılar, sabah beşte kalkıp yarı resmi bir törenle onları uğurladık. Hududun şakasının olmadığını bir kez daha hatırlamış olduk, biz burada askercilik oynarken birilerinin evine ateş düşüyor, daha da düşecek. Geri gelenlerin hayatı alt üst olacak. Bir tanesiyle önceki gece konuşurken, onca gırgır şamatanın, bizim kafa bulmalarımızın ardından öylesine “şu an iki bira içip ağlamak istiyorum, başka bir şey değil” deyiverdi. O cümleden sonraki birkaç saniyelik sessizlikte ben ister istemez Selim Uzman’ı düşündüm, o Selim Uzman ki hikayesini biraz kurcaladığımda “bitmiş bir adamım ben, sen neyin peşindesin, bunları niye soruyosun?” demişti. Acemi birliğindeki imam arkadaşa “şimdi ölmüş bir adama kurşun sıkıyoruz diyelim, onun ruhu acımaz di mi” diye sormuştu. Bu çocukla konuşurken, onun da sonunun öyle olmaması için bir sebep olmadığın fark ettim. Anı bırakmak istemiyorum buraya dair, sırf bu yüzden taburda çekilmiş bir tane bile, kamuflajsız bile fotoğrafım yok, yemin töreninde annemlerle olanlar hariç. Halbüse dediğim gibi Britanya kırsalları gibi yerdeyiz. Geçenlerde bunun ne kadar işlevsiz bir boykot olduğunu fark ettim, çünkü bu blog var, buraya yazdığım gırla yazı var. Bunları silmeye kalksam bile çok geç, bu anıları size naklettim bile. Paradoks şu ki yazı yazmak, bu blog benim artık sönmek üzere olan yaşama sevincimi artırdı, bana yarenlik etti askerlik boyunca. Ama daha fazla yazmak/konuşmak istemiyorum askeriyeye dair bir süre boyunca, bu kadar yeter…
10 Mart 2011
Vefa İstanbul'da Bir Semt Adı Sadece, Ya Beşiktaş?
Futbolla rabıtası olanların iyi hatırlayacağı üzere (zaten diğerleri çoktan okumayı bırakmıştır) benzer bir olay 08-09 sezonunda da yaşanmış ve iki İbrahim önce süresiz kadro dışı bırakılmış, sonra -muhtemelen yerine yapılan transferlerin tırt çıktığı anlaşılınca- affedilmiş, kaptanlık pazubantları elinden alınarak takıma geri dönüşleri sağlanmıştı. Sezonun ortasında göreve gelen Mustafa Denizli, "Büyük Mustafa" lakabını boşa edinmediğini gösterircesine, Denizli maçının sonlarında, yani şampiyonluğa ve çifte kupaya dakikalar kala, hepimizin gözlerini nemlendiren bir jestle, kendi elleriyle kaptanlık pazubantını Deli İbrahim'e milyonların gözü önünde takarak itibarını iade etmişti. Bu sefer benzer şekilde tatlıya bağlanması bana pek olası gözükmüyor, nerde şimdi o büyüklüğü gösterecek, o liderliği yapacak adamlar, ara ki bulasın...
Açıkçası rüyalarımdaki kaptan değil Deli İbrahim, iki sebepten ötürü: Birincisi altyapıdan değil, ikincisi dışarıdan bakınca takım üzerinde hakimiyeti varmış gibi gözükmüyor, takıma abilik yapabilecek biri değil. (Kendisiyle ilgili şahane bir yazıyı, meş'um olaydan sonra tabi ki Tanıl Bora yazmıştı: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=887302&Date=08.07.2008&CategoryID=103) Ama 11 yıl boyunca bu formayı özenle terletmiş, futbolunun adım adım ilerlemesine tanık olmuş benim gibileri ancak üzer onun gidişi. Kariyerinin sonuna gelmiş diğer sembol futbolcuları gibi (Bir çırpıda hatırlayabildiklerim Metin-Ali-Feyyaz, Gökhan, Recep, hatta muhteşem jübilesine rağmen Şifo'nun da gönderilmesi için vaktinde ne kadar uğraşıldığını fil hafızalılar hatırlayacaktır) buna da bir jübileyi çok görmüş bir yönetime sahip olmanun utancını taşımak zorunda bırakılıyoruz. Takımın hasletleri olagelmiş mütevazılığın, didinmenin, emeğin İ.Üzülmez'in şahsında cisimleşmiş olduğunun, sırf bu yüzden el üstünde tutulmayı hak ettiğinin ayırdında olan bir Allah'ı kulunun olmamasına dayanmak durumundayız. Ali Şen'vari bir zihniyetle takım yöneten, İstiklal'in göbeğine devasa bir AVM konduracak bir adamın yönettiği bir takımdan beklenmez değil ne var ki.
Deli İbrahim'in şahsında bu takımın emektar futbolcularına saygıyla...
21 Kasım 2010
9 Kasım 2010
Beşiktaş'ın Çocuğu Allen Iverson
Kendine münhasır bir tarzı olan bir point guard'dı AI, 1.83 boyunda, (az önce bir yorumcu 6 feet'in NBA için psikolojik bir sınır olduğundan bahsediyordu), seksen küsur kilo, fizik olarak olan çelimsizliğine rağmen çabukluğu ve süratiyle driplinglerle rakip savunmanın dengesini bozan skorer bir point guard... Her yenen basketten sonra, hızlıca gidip baskete cevap vermesinden ötürü lakabı “the answer”dı. Sokaktan gelen, hapis cezasına çarptırılmış biri olarak sokak tarzı bir basketbol oynuyordu, ki NBA'de bu tarz o zaman prim yapıyordu, ne de olsa NBA sırtını, büyük yıldızlara, fiziksel olarak rakibinden üstün franchise atletlere, bireysel olarak rakibi ekarte ede ede dikey olarak yükselmenin mümkün olduğu rekabetçi Anglosakson kültüre yaslıyordu. Çok yürekli ve fedekar tarzı, kısa zamanda basketbolseverlerin sevgisini kazanmasına yetti, 13 kere All Star ilk beşine seçilmesini, taraftarının bu teveccühüne borçluydu, geçen sene kendi takımında ilk beş oynamıyorken, maçların yarısını kaçırmışken bile ilk beşin halk oyuyla seçildiği Doğu takımının en çok oy alan oyuncusuydu. 2004te Rüya Takım özel maç için Abdi İpekçi'ye geldiğinde, LeBron'lar, Carmelo Anthony'lerin AI'ın yanında sönük kaldığını hatırlıyorum. Tarzı saha dışında da farklıydı, “i don' wanna be MJ, i don' wanna be Bird” diye konuşuyor, tarzı, dövmeleri, rap kültürüyle aykırı haliyle medyaya yeteri kadar malzeme veriyordu. Devamlı topu eline isteyen, topu paylaşmayı sevmeyen, takımın etrafında kurulduğu adam oldu, bu süreye dört sezon sayı krallığı ve bir normal sezon MVPsi sıkıştırdı.
Ama, gün geldi devran döndü... NBA'in belki en çok darbe alan, en çok faule maruz kalan oyuncusu, yıllar içinde fiziksel ve mental olarak yıprandı. İlk başlarda sorun yaşadığı ama sonra beraber NBA finaline çıktığı coachu Larry Brown Detroit'le yeni bir efsane yazarken, o önce 76ers'daki başrolü bir başka AI- Andre Igoudala'ya bıraktı, sonra bunu hazmedeyip Denver Nuggets'a gitti, ama oranın da horozu Carmelo Anthony'di. Kariyeri düşüşe geçmeye başlamıştı, artık NBA'de Steve Nash gibi, Jason Kidd gibi, Tony Parker gibi takımı oynatan point guardlar tercih ediliyordu, yıllar içinde NBA, Avrupa basketbolunun da etkisiyle bireysellikten ziyade daha çok pasa, sert savunmaya ve hücumda dış şuta dayalı basketbolun oynandığı bir forma dönüştü (Phil Jackson'ın üçgen hücumu hala şampiyon, o ayrı). Ne de olsa o Avrupa sosyal demokrasinin, sendikal hakların anavatanı olmasının basketboldaki izdüşümü olarak takım savunmasına, pas organizasyonuna ve daha az spektaküler hareketlere dayalı bir basketbol geliştirmişti.
Beşiktaş, Dünya Kupası'nda Türkiye'ye dönen ilgiyi son derece akılcı kullanarak Allen Iverson'ı napıp edip getirmeyi başardı, onu beyazların arasında kocaman tebessümüyle görmek benim için Al Pacino'yu Ezel'de görmekten farksız, napıp edip askere gitmeden bir maçına gitmek, onu dünya gözüyle görmek istiyorum. “The answer” törende biraz tutuk gibiydi, yirmi bin kişilik salonlardan, kazanılan on milyonlarca dolarlardan sonra üç bin kişilik bir salonda, en son ne zaman şampiyon olduğu kimse tarafından hatırlanmayan ve kurulduğundan beri ülkeyi hiçbir zaman Euroleage'de temsil edilmemiş bir takımda oynayacak, onun kariyeri için çok da parlak bir son sayılmaz. Yılda 2M€'dan iki yıllık bir sözleşme imzalanmış, onun 4M€'ya ihtiyacı olduğunu hiç zannetmiyorum, AI sanırım bir kez daha kendine bitti diyenlere sahada cevap vermeye çalışacak.
24 Ağustos 2010
Fırtına, İhtilal, Efsane: Trabzonspor
Trabzonspor ben ortaokuldayken, Şenol Güneş antrenörlüğünde, Karadeniz'in diğer yakası Gürcistan'dan aldığı ikiz Arçil Şota'sı ve altyapıdan çıkardığı, Hami, Lemi, Abdullah, Ogün, Orhan Kaynak gibi topçularuyla bildiğiniz taş gibi takımdı, o zamanlar Aston Villa'yı elediklerini bir rüya gibi anımsıyorum. Kulüp bize hep anlatılan (en son dün Rıdvan, oyunculuğunda fırtına gibi olan Boluspor'la dokuz hafta gol yemeden Trabzon deplasmanına çıktıkları ve maçın birinci dakikasında mağlup duruma düştüklerinden, orada bir zamanlar üç büyüklerin bile korner atmasının başarı sayıldığından bahsediyordu) o seri şampiyonlukları kazandığı zamanki havaya girmişti, şampiyonluk adım adım geliyor derken, Fener'in geçen sene yaşadığı dramı romantik komedi gibi gösterecek bir trajedi yaşadılar: Tüm sene boyunca deplasmanda hiç maç kazanamamış Vanspor'a evlerinde 1-2 yenildikten birkaç hafta sonra beraberliğin yettiği ve ligin bitmesine bir hafta kala evlerinde oynadıkları Fenerbahçe maçına çıktılar (lüzumsuz bilgiler için bkz. erkeklerin futbol hafızası). İlk yarıyı 19'da Abdullah'ın attığı golle 1-0 geçmelerine rağmen Oğuz'un ikinci yarının başında ve Aykut'un yamulmuyorsam 84'te attığı golle 1-2 kaybettiler.
...ve bu trajediyi kaldıramadılar. Bu maçtan sonra iki kişinin intihar ettiğini, 2006'da Danimarka'da tesadüfen öğrendiğimde, maç sonrası taraftar forumlarında yazılanları o zaman okuduğumda ekran başında nasıl kalakaldığımı, içimde bir isyan duygusunun nasıl kabardığını bugün bile hatırlıyorum. Benim fanatikliğim bile bunu algılayamıyordu, “bu şehirde yaşayanlar için hiçbir başka konu, eğlence, aktivite yok, sadece Trabzonspor var” lafının ne demek olduğunu o zaman anlamıştım. O olaydan sonra, şehir içine kapandı, her mağlubiyette kelle isteyen ve takım üstünde nüfuzu olan yerel basın; her büyük maçta olay çıkaran, cenaze töreninde kaptanlarını linç etmeye kalkan taraftarlar; beceriksiz, futbolcu döven hocalar; kendi aldığı oyuncuya “yamyamın birini aldık, gol makinası dediler bulaşık makinası çıktı” diyebilen, kerameti kendinden menkul, bu ülkede spor bakanlığı yaptığı için utandığım mafyavari başkanlar altında kulüp deyim yerindeyse inim inim inledi, dönem dönem gelen ufak başarılar- Türkiye Kupası, galibiyet serileri gibi- günü kurtarmaktan öteye gidemedi.
Derken, üçüncü kez, takımın başına Şenol Güneş getirildi, kendisinin kulübün şu an kazandığı saygınlıkta, Beşiktaş'a duruşunu, vakurluğuyla, sakinliğiyle tekrar hatırlatan Mustafa Denizli'vari bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Kulübün başkanı Sadri Şener, son derece nüktedan, çelebi bir profil çiziyor. Takım, başarı yakaladığı zamanlardaki kadrosunun aksine, bu sefer altyapıdan yetiştirdiği topçulardan ziyade, daha toplama bir takım hüviyeti çizse de, şimdilik her şey yolunda görünüyor. Takım sadece futbol karakteri olarak değil, mental olarak da güçlendiğini ezeli rakibi Fenerbahçe'ye karşı verdiği son iki mücadelede istediğini alarak ispatladı.
Bütün bu yazıyı yazmamın sebebiyse, artık hangi cenabetten kaynaklandı bilmiyorum, ama gidip UEFA elemsinde bizim sekiz yediğimiz Liverpool'u çekmiş olmaları, o Liverpool ki, liman takımı olarak Trabzonspor'un eşleniği gibi düşünebilirsiniz, taraftarının fanatikliğiyle, muhalif futbolcularına (Fowler!) duydukları derin sevgiyle, parlak geçmişlerine özlemleriyle. (Yerli yersiz belirtirim, Liverpool'un İstanbul'da oynadığı Şampiyonlar Ligi finalinde, taraftarlarının “Form is temporary, class is permanent” diye pankart açtığını okumuştum bir yerde. Benim için futbolun özeti, işte bu cümledir.)
1-0 yenilidikleri ilk maç da kendi içinde epik hikayeler taşıyordu, takımın sanki zevkine oynuyormuş gibi duran Gineli'si Yattara ilk maçtan önce fıkra gibi bir açıklamayla “Gerrard'a çalım atmak çok zevkli olacak” demişti. Genç kalecileri Onur Kıvrak geçen sene bu zamanlar takımın üçüncü kalecisydi, artık her maç akıllara seza bir performans çıkartıyor, Liverpool'da herkesin yere göğe koyamadığı Joe Cole'un penaltısını çıkardı. Şenol Güneş'se takımdan emin olduğunu deplasmanda sergilediği pozitif futbolla ispatlamış, Liverpool'daki maçtan sonra skordan memnuniyetsizliğini dile getirmişti, en başından beri iddialı konuşuyor. Fakat Tanıl Bora'nın dediği gibi: Şenol Güneş'i efsane takımın kaptanı olarak, koca bir sezonda yediği on iki golle veya Dünya üçüncüsü Milli takımın hocası olarak değil, Hrant Dink katledildiği zaman onun ailesine yaptığı taziye ziyaretiyle hatırlayacağız. Bence şansları çok az, ama taraftara, şehre o heyecan yetecektir, hakikaten yerinde izleyemeyeceğime üzüldüğüm bir maç, şansları bol olsun.
21 Ağustos 2010
On Bir Ayın Sultanı, On Bir Topçunun Hayranı
21 Ocak 2010
Kısaca “yazar”
Güne zaten depresif başlamıştım, perşembe alışkanlığım olan Feridun Düzağaç yazısı hepten keyfimi kaçırdı. Bir dönemdir devam ettiği futbol yazılarına anladığım kadarıyla şu yazıyla nokta koymuş:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=975847&Yazar=FERİDUN%20DÜZAĞAÇ&Date=21.01.2010&CategoryID=103
Marifet iltifata tabiymiş, sevdiği kızla olan ilişkisini kağıda döktüğü naiflik ve dürüstlük, geçen senenin en vurucu filmlerinden birini hiç çaktırmadan hikayeye yedirmesi, kelimelere ve deyimlere attırdığı taklalar onu benim için ülkenin (Tanıl Bora’nın da hakkını yemek istemeyiz ama) bir numaralı spor yazarı yapmıştı, yarattığı boşluğun doldurulabileceğini sanmıyorum. Kendisiyle "kapalı üst"te karşılaşmak dileklerimle...
8 Kasım 2009
Dikkat bu bir futbol yazısıdır!
Bu videoyu geçen sene şampiyon olduktan hemen sonra kaydettim. Taraftar, bir coşku patlaması yaşıyordu adeta, kitlenin en baskın duygusu rahatlamaydı: Şükür .mınakoym’dı, nihayet şampiyon olunmuştu. Şampiyon olduğumuz Denizli maçının getirdiği sihirse, ertesi sene oynanan Denizli maçıyla bozuldu.
İstanbul’da yaşamanın en önemli cazibesi, sizi bir izleyici olmaktan çıkarıp, size tanıklık yapma, müdahale etme fırsatı vermesi. Beşiktaş’ı İstanbul’a gelmeden önce de aynı tutkuyla seviyordum ama tanık olmak başka: Geçen seneki şampiyonluk koşusunda Fener maçı hariç, tüm maçlarda staddaydım, efsane Liverpool maçını da stadda izlemek kısmet oldu, tüm bu ve benzeri maçlar için her fanatik taraftarın söylediği söz şudur: Evet, ben de oradaydım. Ben bu lafı daha çok edebilmek için bu sene hayatımda ilk kez kombine aldım, Eski Açık olarak tabir edilen deniz tarafındaki kaleden mümkün olduğunca maçları takip etmeye çalışıyorum. Artık sokaktan geçen vatandaş da biliyor ki (hep bu klişe lafı kullanacağım günü hayal etmiştim), Beşiktaş tribünü demek ziyadesiyle “Çarşı” demek. İnönü Stadı’ndaki izlediğim ilk maç hariç hiçbirini tribünün kalbi Kapalı'da izlemedim. Ama bu tribünün duygusuna ortak olmak için, kendinizi camiaya ait hissetmek için illa tribünün o kısmında oturmanız gerekmediğini biliyorum.
Kişisel algılamama göre “Çarşı” olarak adlandırılan tribün, Kapalı’nın üstündeki “kutu” olarak tabir edilen yere, ama daha çok da Kapalı üste konuşlanmış birkaç yüz kişiden oluşuyor. Bunların hemen hepsi Beşiktaş’ın yerlisi, orada esnaflık yapıyor veya oturuyorlar- bu kulübün geleneğine de uygun, eskiden futbolcular mahallenin topçuları gibi Köyiçi’nde Akaretler’de oturup, Kazan’a, kahveye takılıp maça çıkarlarmış. Birkaç yüzkişi dedik ama, tüm bir tribünü, Kapalı üst, kapalı üstü de, Alen Markaryan yönetiyor. Bu grup, yani Çarşı, sembollerindeki “A”’yı anarşinin A’sına benzetecek kadar politik, Mr. Niceguy’ın rivayet ettiğine göre aklına gelen tezahüratları Kazan’ın alt katında bulunan eprimiş bir deftere yazıp sonra bu marşları Abbasağa Parkı’nda çalışacak kadar organize, takım kötü gittiği “hepimiz kanseriz” pankartı açacak kadar nüktedan, takımıyla patolojik seviyede bir ilişki kuracak kadar saplantılı (Bunun son derece çarpıcı bir örneği için: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5807), ekşisözlükte “yaratıcı Beşiktaş taraftarı” adlı başlığa sayfalarca tanım girilmesine vesile olacak kadar yaratıcı ve burada örnek vermemizi sakıncalı kılacak kadar küfürbaz bir grup. Yazıyı uzatmak pahasına şu küfür meselesine sona doğru tekrar döneceğiz çünkü burada manipülasyonun ve demagojinin alası yapılıyor…
Bununla birlikte, Çarşı’nın popülaritesinden nemalanmak isteyen binlerce taraftar var, bunlar genelde lise üniversite yaşlarındalar, Kazan’da içiyor, çarşıda dolaşıyor, ve takımını da sadıkça destekliyorlar. Yani tek bir Çarşı yok, yapılan yorumlarda bu nedense atlanıyor. O stadda, aşağıda gördüğünüz fotoğrafın olduğu yerde ben her devre arasında karton üstünde namaz kıldığına şahidim, ki eminim sorsanız, o namazı kılan adam için de varsa yoksa Çarşı’dır. Bununla birlikte Çarşı maalesef ki, emniyet “emredince” hemen “misafir olan”, yönetimle son zamanlarda fazlasıyla iç içe geçmiş, tribünün tamamına söz geçiremeyen, Sinan Engin’le hemencecik barışan yani tutarsızlıkları da az olmayan, neşesi derhal öfkeye ve şiddete evrilebilen bir grup… (satılmış Çarşı diye tezahüratı vallahi de billahi de duydum. Denizli maçında stadın yaptığı protestoya kapalı iştirak etmeyince staddan oraya büyük bir tepki yükselmişti. İşin iç yüzünü yani Demirören’in oraya adam sokup Kapalı tribünü terörize etmek suretiyle susturduğunu sonradan öğrenecektim) Emniyetle olan ilişki demişken, evet emniyetle olan gereksiz yakınlaşmaları rahatsız etse de, aşağıdaki videoda geçen tezahüratı bu şiddette de hiçbir taraftar gurubunun yapamayacağını teslim etmek lazım… (Çarşı’yla ilgili yazılmış en başarılı yazılardan biri için http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=881488&Date=04.06.2008&CategoryID=103)
Küfür meselesine dönecek olutsak, İnönü ve Çarşı bu konuda sabıkalı: Süleyman Seba gibi heykeli dikilmiş bir efsane, küfür kıyamet gösterilen tepkiye dayanamayıp istifa ederken, Süleyman Seba’nın yerine “Avrupa’nın beş büyüğünden biri” yapma vaadiyle gelip, sonra kendisine küfredildiği için istifa eden Serdar Bilgili, göreve gelirken Seba’ya gösterilen davranışı ayıplayan bir tek laf etmeye tenezzül etmedi. Hatta o küfürleri etmek için tribüne para yedirdiği rivayet edildi, ediliyor. Aynı Serdar Bilgili şeref tribününde kendisine bireysel olarak (organize değil) küfredilince gururuna yediremeyip arkasına bakmadan istifa edecek, onun yerine gelen Yıldırım Demirören de, ne tesadüftür ki Süleyman Seba’ya ayıbın büyüğü yapılırken ve Serdar Bilgili de küfür yüzünden istifa ederken üç maymunu oynayacak, aklı tepki okları kendine yönelince başına gelecektir, e ne de olsa etme bulma dünyası...
Bilgili ve Seba dönemleri benim yakından takip ettiğim ama en nihayetinde okuduğum, duyduğum, izlediğim kadarıyla bildiğim dönemler, hakikatle ilgili kuvvetli hislerim var fakat kesin konuşamam, ama bu döneme tanığım, bu sefer yutmam. Wolfsburg maçında 88 dakika staddaydım, “şerefsiz”den başka hakaret duymadım. Olaylı Denizli maçında da tribündeydim, ama o maçta da bir iki dakika dışında hiç küfür duymadım. Bir de taraftarın gözünden bakalım: Teknik heyetin telafisi yok dediği maç, 0-3'lük hezimetle bitti, bu ŞL’de alınmış en ağır iç saha mağlubiyeti, bu stadda daha önce Barcelona’lar, Milan’lar, Bayern Münih’ler, Manchester United’lar, Liverpool’lar böyle bir skor görmedi. "Telafisi yok kesin kazanmamız lazım" denen maçın ilk yirmi dakikasında verilmiş beş net pozisyon var. Bunlar konuşulmuyor, en ucuz biletin 75 TL olduğu maçta, içeri şemsiye sokmasına müsaade edilmediği için o sağanak yağmurun altında iki saatten fazla beklemek zorunda kalmış 30000e yakın kişiden ne yapması bekleniyor? Hayal kırıklığının düzeyini anlatmak için bir anekdot anlatayım: Maç çıkışında hiç tanımadığım bir kadın durup dururken bana “Ben fenerli kocama ne diyeceğim şimdi?” diye sordu. Yönetim "demokratik tepkiye saygılı”ymış “ama küfre karşı”ymış, ben 25 yaşıma gelmeden bu “ama”nın ne manaya geldiğini anlayacak kadar yaşadım bu ülkede. Ertesi gün on dört tribün liderini sigaya çekmesini bilen Emniyet, bundan dört hafta önce Denizli maçında stadın beş altı yerinde beşer dakika arayla kavga çıkaran kişiler için naptı acaba? Onların gözden kaçmasında Demirören'in adamı olmasının etkisi olmasın sakın? Yoksa küfredenleri tek tek tespit ettiği iddia edilen stadın içindeki yüz küsur kamera o zaman yok muydu? Hem taraftar da niye küfreder di mi sayın blogger yani terbiyesizliğin ne alemi var, hayatında okulda, askerde, evde fiziksel veya psikolojik şiddete hiç mi hiç maruz kalmamış, çevresinde hiç küfürlü konuşan biri olmamış biri nereden bilir di mi o küfürleri, günlük hayatında küfretmeyen adamlar nasıl gelip stadda küfrederler, çok ayıp .mınakoym.
Neyse, daha bu pilav çok su kaldıracak belli ki yazıya sıkıştıkça bu konunun etrafında dolaşabiliriz, ama son söz olarak şunu diyelim: Küfre karşı olanlar -ki dediğim üzere çok sert ve yoğun bir tepki tabi ki var, bu takıma destek veren herkesin hakkı, ama organize küfür henüz olmadı- bundan iki sene önce Demirören’in Ankaragücü maçında taraftara yaptığı hareketi hatırlamıyorsa ziyanı yok, en azından bu zamana kadar bu stadda başkalarına veya Seba’ya dakikalarca küfredilirken nerede olduklarını açıklamadan veya Demirören’in Wolfsburg maçında kameraların gözü önünde tribüne ettiği küfrün hesabını sormadan inandırıcı olmalarına imkan yok. Biraz taraflı oldu yazı affedin, Goethe’nin dediği gibi “samimi olmayı vaat edebilirim, tarafsız olmayı asla…”
