Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2014

Başarısız bir Gayriresmi Tarih Yazımı Denemesi

                                                                                                  Hayat kısa/kuşlar uçuyor
                                                                                                             Cemal Süreyya

Birinci derecede akrabalarım ve kuzenlerimin ikisi harici (ki dokuz taneler) iki de arkadaşımın hatırladığı bir pazar günü 30 yaşıma girdim bundan bir süre önce.  Yani ailem dışında doğumgünümü kutlayan sayısının bir elin parmağını bulması için bir başarısız denemeyi de saymam icap edecek. Beğenerek aldığım çilekli çikolatalı pastadan iki dilim götürmekten başka doğumgüme dair bir şey yapmadım, bir gün önce park halinde duran gariban aracıma çarpıp kaçılmasının verdiği moral bozukluğuya (evet arabamın başına hala badireler gelmeye devam ediyor, hayır hala alışamadım) evden çıkmadan o günü savuşturdum. Beni doğduğum gün 12 kişi arasa daha mutlu olurdum; ben unutmuyorum sonuçta. Daha önce yapılan bir sürprizden ne kadar mutlu olduğumu başka bir yazıda yazmıştım zaten. Fakat bunu sizde bir mahcubiyet yaratması için söylemiyorum, seneye böyle bir teyakkuz durumuna sevk etmek istemem sonuçta kimseyi. Aranmamak bir sonuç, evden dışarı çıkmadan ööyle yaşayıp gitmek gibi.

Biz üniversitedeyken bir kantinci abimiz vardı, benim gibi beşiktaşlı. Kaybettiğimiz bir maçın sonrasında aslında iyi oynadığımızdan, takımın seneye daha iyi olacağından dem vurarak moral verme çabamı şu sözlerle hemen baltalamıştı: Ben 32 yaşındayım mehmet, artık takım iyi oynuyor lafıı duymak istemiyorum. Bu ülkenin, müesses nizamının, yapboz tahtasına gelen futbol takımının, kula kulluk etmenin bir numaralı kural haline geldiği  bilumum kurumunun ve günlük hayatın yavanlığının ve rutinliğinin nasıl kalbi karartan bir bıkkınlık duygusu yarattığını ve bunun bünyede nasıl kesif bir ümitsizliğe ve tatminsizliğe evrildiğini bilfiil yaşıyorum, dostlarımın çoğunun da budan muzdarip olduğunu müşahade ediyorum. Bu hissiyatın kronikleştiği bünyelerde zamanla kişiliğe yapışan asosyalliği, bertaraf olmayan yalnızlık hissini ve yaşanan şehirden/hayattan kaçıp gitme duygusunu da hakeza... Yer yurt değiştirenlerdeyse, aidiyet eksikliğinin getirdiği özlem, günlük hayata sirayet eden bir arada kalmışlık duygusu ve İstanbula/memlekete dair kendi normallerinin ötesinde bir merak... Al sana memleketin benim etrafımdaki parlak çocuklarının gayriresmi gençlik tarihi...

Hayal kırıklığının bu derece olmasından dolayı okuduğum üniversiteyi açıkça suçluyorum. Tabi ki dışarısının okul gibi olduğunda dair bir ham hayalim hiç olmadı, o kadar saftirik miyim canım ben? Hem Boğaziçinin iyiliği veya kötülüğü değil mevzu: Okulun kültürel koduna sirayet etmiş rahatlığını, ülke ortalamasının çok ötesindeki şeffaflığını ve oradaki arkadaşlarımla ördüğüm kozamın zamanla dönüştüğü -nerdeyse komünal- lunapark neşesini arıyorum, arıyoruz (Ne var ki duyguda histeş olmak da bazen yalnızlığı engelleyemiyor). Dahası Bu kadar rakım farkı olmasaydı herhalde zemine bu kadar sert çarpmazdık...

İki hafta önce otuz oldum. Hala İzmirde geçirdiğim haftasonlarının çoğunda evden çıkmıyor, arkadaş aramamakla ve insanlara sert davranmakla itham ediliyorum. Bugün arabamın tekrar iki yerinden çizildiğini fark ettim. Zafer Abinin ölümünden bir ay önce beni titreyen elleriyle traş ettikten sonra bir daha açamadığı dükkan hala kapalı, kiraya verilmeyi veya satılmayı bekliyor. Dükkanın önünden her geçtiğimde eriyip gitmiş yüzünü örten maskesinin ardından çıkan boğuk kelimeleri anımsıyorum. Beşiktaş yenilecek kadar kötü oynamadığı bir derbide daha mağlup ve babaannemin yakında en sevimsizinden bir apartmanın yapılacağı ama hala yıkılmamış evinin bahçesinden gelen portakallar hala çok sulu, daha bugün yedim. Babam 20 gün sonra yetmiş olacak. Memlekette 40 gün sonra seçim var ve yine hiçbir şey değişmeyecek. Kadim okuyucular beni affetsin, bu yüzden yazmıyorum ve merak etmeyin, bir değişiklik olursa haberiniz olur, zaten ağzım gevşek. Ha sadece yeğenim var, bak o büyüyor...

1 Nisan 2012

Paramparça Duygular Gömlekler



“Gözlerini aç.” Açtı. 11 yıldır -beş aylık askerliği hariç- bir kol mesafesinde tuttuğu telefonuna hamle yapıp saati kontrol etti: 8:38. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken ilk fark ettiği, bugünün pazar olduğuydu. Niye erken kalktığını hatırlamaya çalıştı, neden sonra cumartesi akşamı yapacak bir şey bulamayıp erken yattığı hatırına geldi, bunun için erken kalkmıştı. Dün kayda değer bir şey olmuş muydu, yavaş yavaş yerine gelen hafızasını yokladı: Beşiktaş’ın mağlubiyet zincirinde bir başka halka, asude bir sahil kasabasında denize karşı sessizce yenmiş bir akşamüstü yemeği, Esir Şehir Üçlümesi’nin bugüne devreden son yüz sayfası. Yani kocaman bir hiç. “O berbat duygu” sabahın köründe midesine oturdu. Zaten o duygu olmasa her şeyle baş etmek ne kadar kolaydı aslında. Suratsız halini annesinin görüp üzülmeyecek olmasından teselli oldu. Tek başınayken, istediği kadar, kimseye hesap vermeyecek kadar üzülebilirdi. Camus “bir insanın aldığı en önemli karar intihar etmeme kararıdır, yaşamını devam ettirme iradesidir” minvalinde bir şeyler söylemiş, onun içinse en önemli karar, bugünün de diğerlerinden farklı olmaması için bir sebep olmadığını fark ettiği andaki ağır duyguyu taşımaktı.

“Kalk, kahvaltı yap” Çayın demlenmesini beklerken, bir anlığına da olsa, hudutu hatırladı. Devamlı açık televizyonda yayımlanan maçlara rağmen geçmek bilmeyen tatil günlerini. Neredeyse amacından sapmış bir bağnazlık ve hırsla peşisıra okuduğu kitapları, tabi ki Ermeni kilisesinden bozma mescitte yaşadığı görünmezlik hissini. O duyguyu özlemiyor, ama hatırlıyordu. Mahrum şartlarda askerlik yapanlar, tuhaf bir tribe girerler. O süre boyunca, kendilerini ortamdan tecrit edip, biricikleştirirler, kendilerine normalde atfetmedikleri bir önem atfederler. Dahası bir diyet ödediklerine, ve sonuçta bir mükafata ulaşacaklarına kendilerini ikna ederler. Başka türlü bir kafayla o günler geçmez. Ama o mükafat gelmez anam. Normal hayatınıza dönünce ne insanlar size askerden öncekinden farklı davranır, ne de statünüzde çok belirgin bir değişme olur. Onda hem çok şey değişmişti, hem de hiçbir şey. Aynı pazar sabahı, ama başka bir ev; aynı biteyivelik, ama başka bir rutin; aynı iş ama başka bir motor parçası, İstanbul değil ama... Bu, başka bir şehirle teselli edilemez maalesef. İstanbul’u özlüyor muydu? Muhakkak. Dönmek istiyor muydu? Ne pahasına?

“Spora git, yorulursan daha az düşünürsün” Haftasonunun o el ayak çekilmişliğinde spor yapmayı seviyordu. Salonun bulunduğu muhitin yap(ıştır)ma elitliğini, düzayaklığını, merkeziliğini, şehrin alametifarikası otelin etrafındaki restoranları, o restoranlardan bilhassa şehirde “bağladığı” ilk esnaf olan Girit balıkçısını ve onun hiçbir yerde bulamayacağı mezelerini seviyordu. Spordan çıktıktan sonra hissettiği yalnızlık duygusunu ve birini aramak için elinin telefona gitmesini bile seviyordu. Ama bu sefer kimse yoktu salonda. Kafasını masadaki bilgisayardan kaldırmayan ve mesaiye Allah’ın pazar günü yedide başladığı için gözünü açamayan spor hocasından başka hiçkimse. Birden dehşetle Truman Show’u hatırladı. Koşu bandının asap bozucu sterilliği, duvardaki yüz bilmem kaç ekran plazma, o plazmadan avazı çıktığı kadar yankılanan sabahın o saati için olabilecek en hoppa melodi, tüm gün gelecek müşterinin ihtiyacını ikiye katlayacak adette özenle rulo yapılıp hazırlanmış el havlusu, banyodaki şapsal “bu kutuya lütfen sadece terlik atınız, havlular için diğer sepeti kullanınız” levhası, boş yere elektrik sarfiyatı olan 95 derecedeki sauna, salonun labirenti andıran mimarisinde sanki gizli bir geçitle geçilebildiği hissini koyu renk kapısıyla basbayağı veren masaj odaları, sırf “havuzumuz da var” densin diye yapılmış kıç kadar kapalı havuz -hepsi bir an için, dışarıdan pahalı görünen, ama yaklaşınca dekor olduğu belli olan bir film setinin parçaları gibi geldi ona. Spordan da o gerçek olmadığını çok iyi bildiği hissiyat yüzünden, sırf bulunduğu durum o filmi çağrıştırdığı için, hiç olmadığı kadar çabuk çıktı.

“Bir kahve iç” Starbucks’a gitti. Ömrü hayatında gördüğü Starbucks’ların en sıradanına. Bir an köşede kitap okuyan kızla göz göze geldi. Yok, o değildi. Sonra kızın gayriihtiyari ayağa kalkmasından, gözlerinin parlamasından (Parladığından emindi. Abartırdı ama o kadar değil. Parlamıştı işte, belki sevinçten değil, hayretten ama olsun) ve adıyla kendisine seslenmesinden o olduğunu anladı. Pek değişmemişti kız, hemen masasına buyur etti. “Ben kahve alıcam, sen bir şey içer misin?” Teşekkür etti kız. Oğlan kasaya gitti. “Bir  ice chai tea latte lütfen”. Döndü, heyecanını bastırmak için iki eliyle kahvesini tutup yanına oturdu, kız elindeki kitabı bıraktı. Görüşmeyeli ne kadar olduğunu hatırlamaya çalıştılar, o hatırlıyordu, kız inanamadı zamanın ne kadar çabuk geçtiğine. Çok merak etmesine rağmen, niye hiç aramadıklarını birbirlerine sormadılar. Bir mahcubiyet vardı ikisinde de sanki, bir konuşamama hali. Erkek hiç tarzı olmamasına rağmen, bence sırf kızın yanında daha uzun oturmuş olmak için büyük bir dobralıkla gününün nasıl geçtiğini anlattı, yukarıda okuduklarınızı,  sizden önce o kız duydu ...ve onunla birlikte masaya kulak misafiri olan ben (Masayı dikizleyerek değil, rica edeceğim)…

Kız, adamın gömleğini gösterdi.
-  Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
-  Hala çok dikkatlisin, evet, ilk kez giyiyorum bugün.
- Nasıl ya kıştı onu aldığımızda!
-  Evet, Agora’da karşılaştığımız zaman indirimden almıştık.
Sessizlik oldu, adam söyleyemediği sözcüklerin ağırlığı altında ezilmekteydi sanki. Nefesini tuttu, tuttuğu nefesin titrekliği havada yankılanırken konuşmaya başladı.
- Amores Perros’u hatırlar mısın?
- Hayır.
- Ben de tek sahne hatırlıyorum aslında. Sanırım son hikayede, evsiz ve sefil bir hayat süren yaşlı bir adam vardı, uzun süredir görüşmediği kızının karşısına çıkmak için hazırlanırken aynanın karşısında sakallarını kesiyordu. O sahnede adam aslında sakallarını sadece kesmez, hırpani görünüşünden sıyrılıp hayata yeniden bağlanır. Senle Agora’da Starbucks’ın bir başka şubesinde karşılaştığımız o gün var ya, o günkü gezmemiz bizim ilk gezmemiz değildi, ama benim seni ilk kez hayal ettiğim gündü. (Artık nefesini vermişti. Sırrınızı verdiyseniz, nefesinizi daha çok tutmanıza gerek yoktur.) Orada karşıma çıktın birden, tıpkı burada karşıma çıktığın gibi. Dedim “bu bir mucize.” Mucizeye inanmak, Allah’a inanmaktır biraz.
- Ne mucizesi, ben Balçova’da oturuyorum bilmiyor musun, haftanın üç günü Agora’dayım.
- Olabilir, benim inanacak bir mucizeye ihtiyacım vardı belki de. O gün aldık bu gömleği, sırf sen sevdin diye almıştım hatta. O gün yaptığım alışveriş benim aylar boyunca aldığım tek üst baştı, birisini hayal edene kadar, üst baş almam için, para harcamam için sebep yoktu çünkü. Kendi hırpaniliğimden çıkışımın alametifarikası bu gömlekti yani, benim Amores Perros’um... Bekledim ki dışarı çıktığımız bir gün bu gömleği giyeyim. O gün bugün bir kere daha görüştük senle sanırım: İzmir'e kar yağdığı gün, gömleği giymek için pek iyi bir zaman değil! Bugün dolabımı eşelerken gözüme çarptı, dedim ziyan olmasın, giyeyim artık. Ama kısmetmiş meğersem senle buluştuğum gün giymek, şansa bak.
-  Hadi ya, ne tesadüf!
-  Bir şey söyleyeyim mi, birine göre tesadüf olan, bana göre pekala mucize olabilir.
Daha fazla konuşmadı, kızı yavaşça gözlemeye başladı. Aklından neler geçiyordu acaba? Etkilenmiş miydi? Bunu bilemeyecek olmanın azabı var gibiydi sanki çocuğun suratında. Kadınları ve özelinde o kızı hiçbir zaman anlayamayacak olmasına bir kere daha hayıflandı… Hala hiperaktifti kız. Sol bacağını sallıyordu, bir yandan da pipeti manasızca kıvırıp, geri çözüyor, arada telefonunu eline alıp geri bırakıyordu.

Derken benim telefonum çaldı, çoktandır görmediğim bir arkadaşım Alsancak’a gelmiş, beni çağırıyordu. Hikayenin sonunu öğrenemeden kalktım.

...o değil de bu kadar yazdık yine bir şey değişmeyecek. Sadece Beşiktaş, her gün maç yapmıyor o kadar.

28 Ekim 2011

Atkı

İstanbul’da yaşadığım sekiz sene boyunca takım iki kere şampiyonlar ligine kalabildi. İkinci postada, utanç kaynağı 8-0lık Liverpool hezimetinden sonraki ilk maçta içeride Marsilya’yla oynuyoruz. Her maça tek gidiyorum, bölümden bir arkadaşımdan rica ettim, “gel” dedim, “eğlenceli oluyor.” O zaman da Camus’den konuşuyoruz devamlı, “Camus dediğin adam da kalecidir en nihayetinde” dedim, kandırdım bir şekil. Yakın arkadaşım, bir kere mi ne maça gitmiş ömründe. Alakasız. Çok kötü top oynuyoruz o zamanlar, bu takım şimdi bile o kadar karaktersiz bir top oynamıyor. İlk yarıda yalandan bir faul aldı Tello, alçaktan şık bir frikik golü attı. İkinci yarı Taewoo diye bir yarma yapıştırdı otuz metreden, Rüştü’nün tavukkarası maça dengeyi getirdi. Maç kördövüşüne bağladı, Bobo da o zaman tek başına takımı taşıyor ama takımın orta sahayı geçmeye mecali yok. Baktı maçtan bir cacık olmuyor geçti taç çizgisine son on dakikada markajdan kurtulmak için, önüne yuvarlanan bir topu aldı,  bir adamı düşe kalka çalımladı gitti çaprazdan kalecinin bacak arasından yuvarladı. Ağlıyor insanlar yanımda, o kadar içerlemişler bir önceki maça. Arkadaşım “olm çok mutluyum lan” dedi bana dönüp, “çok uzun zamandır bu kadar mutlu olmamıştım”. “Al” dedi, çıkardı Beşiktaş atkısını, “bu senin olsun.”

İstanbuldan gitmenin zorluklarını hala yaşıyorum, ekip toplantısında bunu tüm ekibin önünde müdürün gözünün içine baka baka söylemekten imtina etmedim. Bu ızdırabın küçük bir parçası da, malumunuz üzre takımı canlı izlemekten mahrum olmak. İstanbulda olmak tanık olmak demek; taşrada olmaksa takip etmek. Ben de biraz Beşiktaş’ı taşrada cam ekrandan takip edecek olmanın yaşatacağı karın ağrısı, biraz da şahsiyetsiz ve basiretsiz federasyonun eyyamına kızdığım için hiçbir lig maçını izlemedim bu sezon. Tövbemi, bir Beşiktaş – Fener maçı bozdu. Temiz maçtı. Herkes özlemiş zaten salt futbolun odakta olduğu tempolu bir müsabakayı, o özlemimizi giderdiği için emeği olanlara teşekkürler. Maçın sonunda yine hüsrana uğramış bir halde ekrana bakarken, atkıların bir bir sahaya atılmasını hayretle izledim. Meğersem, Çarşı’nın Van’daki depremzedelere katkısıymış, bu maçın atkıları. Keşke ben de statta olsaydım, ben de anılarımla beraber düğüm yapıp yollardım o atkıyı. Dudak büken yorumlar okuyorum sağda solda, bir taraftarın atkıyla kurduğu bağdan haberi olmayan kişiler tarafından. Fanatik taraftar için, atkı sadece atkı değildir. Depremzedelere selam olsun.

14 Temmuz 2011

Siyah Ulan!

Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in Beşiktaş aklanana kadar kupayı iade etme kararı aldığı şu an NTV'de flaş haber olarak geçiyor. Bu takımın, efsane 2-1'lik Liverpool maçından beri, beni bu kadar gururlandırdığını hatırlamıyorum. Demek ki benim her fırsatta salladığım Demirören bile, bu kulübün değerlerinin ne demek olduğunu henüz unutmamış. Demek ki başarının her şey olmadığı bir kulübe taraftar olmak bir hayal değilmiş. Demek ki bir taraftar grubunun öncülüğünü yaptığı bir kampanya boşlukta yankılanmaya mahkum değilmiş. Demek ki gerçekten demokratik ülkelerde olduğu gibi, kamuoyunun ve taraftarın hassasiyeti, takım mevzubahis olduğunda kaale alınabilirmiş. Bu kararda emeği geçen herkesten Allah razı olsun!

Bu Ülkede, Bir Blog Yazarı

Bu ülkede bir takım tutarsınız. Takım tutmaya başlama yaşının yedi olduğu bir ülkede, bu tercih ne kadar bilinçli olabilir di mi. Biraz ailenin erkeklerine tepkisellik ve inat olsun, biraz da o zaman fırtına gibi esen bir takımın etkisiyle yaparsınız seçiminizi. Şampiyonluğu averajla kaybettiğimiz 8-0 biten Ankaragücü-GS maçı oynandığında on yaşında falandım herhalde, bakamadım şimdi biraz sinirliyim, çok da önemli değil zaten. O benim bu hayata isyan ettiğim ilk andı. Mercimek kadar beynimle, ortada bir haltlar döndüğünü hissediyor, ama hiçbir şey yapamıyordum. Benim bildiğim farklı biten maçlarda goller genellikle maçın sonlarına doğru olurdu, mesela bizim 8-0'lık Liverpool maçının ilk yarısı 2-0'dı. (Keza 6-0'lık Fener-GS maçının da) Fakat mesela o Ankaragücü maçında ilk yarı 5-0 bitmişti. O takımın yabancı kalecisinin maçın devre arasında daha maç bitmeden ülkesine gitmek için maçı terk ettiğini yazıyordu gazeteler. Neyse şimdi eski mevzuları deşmeyelim, demek istediğim şu ki bu takımı önce tuttum sonra sevdim ben. Zaman içinde anladım ki diğer iki takımdan farklıydı Beşiktaş. Daha mütevazıydı, semt takımıydı vs. defaatle anlattım bunları. Bir husus daha var, hep haksızlığa uğradı, bence. Tecrit edilmek, yok sayılmak istendi. Hakir görüldü, asıl rekabet FB-GS arasındaydı, bu dingiller niye yancı oluyo minvalinde muamelelere maruz kaldı. O stadda işlenen cinayet taraftarın barbarlığına delalet olarak gösterildi. Halbüse o olaydan mesela iki ay sonra Fatih Çarşamba'da bir kişi caminin içinde şeyhin birine saldırmaya teşebbüs etmiş, akabininde cemaat tarafından linç edilmişti. Taraftarın da bu ülkenin bir vatandaşı olduğu, bu ülkenin insanlarının niye bu kadar kolay provoke edilebildiği, şiddete eğilimli olduğu hiç konuşulmadı. Hiç.

Bir Türkiye Kupası Finali izledik askerde, asker anısı anlatmama konusunda yeminim var, bozayım: O zaman ben üç falan sayıyodum herhalde. Maçı izlememiz yönünde o geceki nöbetçi yüzbaşı tarafından kesin emir var, aksi gibi maç saati de adamın devriyesiyle çakışıyor. Zaten o aralar her hafta kıldan tüyden sebeplerle birileri cezaya gidiyor taburda, göt korkusundan iki erketeyle izliyoruz maçı, subay gazinosundan archvillain'i de aldık hatta. İttire kaktıra penaltılarla falan kazandı Beşiktaş. Şimdi diyorlar ki o maç şaibeliymiş. Hayatında cep telefonu olmamış, emekli maaşıyla geçinen Seba'nın takımına bak sen... Sanki biz o takımı kupa kazanıyor diye tutuyoruz. Sanki o takım orta sıralara oynarken, on beş senede iki kez şampiyon olabilirken tribünleri dolmadı. Sanki memlekette Yıldırım Demirören ve şürekasından başka bu takımı yönetecek adam kalmadı.

Cem Dizdar bir hikaye anlatmış, ben de askerde öğrendim. Sevdiği bir kız varmış, ama nasıl yapsa da aşkını ilan etse bilememiş. Kapalı-üst'e iki bilet almış, su mesajı atmış kıza: Kalbimdeki ve staddaki yerin seni bekliyor. Ne cevap vermiş biliyor musunuz kız, “arkadaşımın doğum gününe gidicem” demiş. Bu kadar sıradan bir cevap olabilir mi Allah aşkına? Cem Dizdar maça gitmiş, tabi ki tek başına. Yenilmiş Beşiktaş. “Kendimi Yakup 2'de içerken buldum” diye anlatırmış Cem Dizdar hikayenin devamında. Bunun gibi bir sürü örnek döşenebilirim buraya. Şimdi takımla böyle bir rabıtası olan bir taraftar güruhuna, böyle bir vebali nasıl anlatmayı düşünüyor acaba bu takımı yönetenler?

Bu ülkede, bu devirde bir kızı seversiniz. O sizi sevmez. Bu her devirde, her ülkede olur. Başınıza gelenle yaşarsınız, nedir yani di mi. İyi de bir sene boyunca, askere gidip geldiğiniz süre de dahil olmak üzere bir hoş geldin beş gittin mesajının bile sizden esirgenmesi ne demektir? Bunu hak etmek için ne yapmış olabilirsiniz?

Bu ülkede bazen bütün bunlardan sıkılıp, kendi kabuğunuza çekilirsiniz. Haftasonu evden dışarı adımınızı atmazsınız. Zaten çalmayan telefonunuzu siz de kullanmayıverirsiniz, dışarı çıkınca da sessiz, mahsun bir kıyıda oturursunuz arkadaş çevresinde. Ama bu ülkede mutsuzluğunuzu yaşamanıza bile izin verilmez. Çevreniz muhakkak ki iyi niyetle, ne olduğunu sorar. Niye üzgünsünüzdür. Normaldir ki, sizin canınızı sıkan şey, başkası için mevzu değildir. Birilerine durumunuzu açıklamak zorunda bırakılırsınız.

Bu ülkede, bir inanca sahipsinizdir veya her neyse. Bu tartışmaya girmeyelim. Gazetelerin çarşaf çarşaf yazdığı haberlere göre sizin bağlı olduğunuzu söylediğiniz dinin şeyhi iddiasında olan bir insan evladı, kendisinden teşvik primi ile ilgili icazet isteyen eşşek kadar adam olmuş bir futbolcuya, caizdir evladım der. İmam bu kadar ishalse, cemaatin sıçtığı bok nereye varır gelir dersiniz. Kim bilir bu insan evladı, başka ne haltlar yiyor, bunu düşünmek bile istemezsiniz.

Bu ülkede, yukarıda anlattıklarımın bir kısmı olmamış olabilir. Zaten yazdıklarınız dar bir zümre hariç kimse tarafından okunmaz, yazdıklarınız da kendi öfkenizi kusmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Tayfur Havutçu, Serdal Adalı, Beşiktaş camiası temiz olabilir. Bilmemiz gereken kadarı, birörnek haberlerle, sızdırma ifşaatlarla enjekte edilmekte bize. Usulca. Alçakça. Temizliğe kalkışıldığı söylenen işte bile çakallık, hedef göstermeler, itibarsızlaştırma operasyonları diz boyu. Bana bir mesajı çok gören kıza farkında olmadan çok yanlış bir hareket yapmış olabilirim. Daha önce yapmadığım şey değil. Şeyhe yapılan isnat tamamen yakıştırma olabilir, bu tip asparagasları az yutturmadılar bize. Ama şahıslar önemli mi? Sizin de burnunuza pislik kokuları gelmiyor mu? Bu ülke, sizi de isyana sürüklemiyor mu?

17 Haziran 2011

Erken, Ama Ne İçin?

Elveda İstanbul. Hiçbir yazım bu kadar erken olmamıştı.

Elveda okulum. Orada bulunduğum zaman boyunca, Boğaziçi’nin birikimine, çoğulculuğuna, yetiştirdiği enteljensiyaya olan hayranlığım sürdü. O güruhun bu ülkede egemen olmasını istedim, bu hayranlık, benim gibi taşralılarda biraz kıskançlık da barındırır, kendi kaderinize, bu havayı bu kadar geç soluduğunuza isyan edersiniz. Okulu ve tayfasını biraz gaddarca eleştirdiysem bundan ve insanların umursamazlığına duyduğum tepkidendir, affola.

Elveda tuttuğum takım. Şehrin merkezinde, şehrin taşrası: Beşiktaş. Sadece taraftarının gürültücülüğü ve nüktedanlığıyla değil, maç olmayan günlerde çarşıda meydanda gördüğünüz formalı adam sayısının fazlalığıyla da diğer takımlardan ayrılır. Blog yazarken ne zaman konuya sıkışsam bu takım üzerine ahkam kesmenin ekmeğini çok yedim, ama hepsi boşuna, hiçbiri o stadda o taraftarla nefes nefese verip bu mütevazı takımı izlemenin yerini tutamaz. Tuttuğum takımın gözümün önünde şampiyon olmasını görmek nasip olduğu için, gittiğim tek Fener maçı 3-0 bittiği için, sırf o efsanevi Liverpool maçında o kalabalıkla beraber olduğum, her bir kritik golde kendimi tanımadığım adamlara sarılmış bulduğum için gözüm açık gitmeyecek. O takımın cam ekrandan izlediğim her iç saha maçında içim cız edecek.

Elveda şehrin bana içirememiş meyhaneleri, balıkçıları, elveda meyhaneci. İçkinizi bilmem, ama mezelerinizi unutamam. Bazen sevdiğiniz bir şairin anısı vardır orada, bazen esnafa aşinalıktır sizi çeken. Sebebi nolursa olsun fark etmez, boğazı gören bir yerde balık yiyebildiğiniz sürece mutlu olabilirsiniz bu şehirde. Elinizi boğaza uzatıp gözünüzü kapattığınızda sanki görünmez bir el sizi elinden tutar, havalandırır. Martılarla beraber uçarsınız. Martı demişken, elveda şehrin martıları. Merak etmeyin, bu şehrin kıymetini bilenler sizi simitsiz bırakmayacaktır, bana ihtiyacınız yok.

Elveda ömrümden ömür çalan trafik. Şehrin çirkin yüzü. Şehrin sinir katsayısının yüksek olmasının müessibi faktörlerinin önde gideni. Keşke bu kadar imkansız kılmasaydın burada yaşamayı…

Elveda Galata Kulesi. O kuleden birinin bundan dört yüz küsür sene önce uçmak için atladığına ve hayalini başarıp karşı yakaya indiğine inanmak zor. Keza o daracık sokakların birden o devasa yapıya çıktığına inanmak da. Bir keresinde Deniz’le Karaköy’den çıkarken karşımıza dikilivermiş kuleyi görünce, Deniz bana dönüp, “dur abi geri dönüp tekrar gelelim, bakalım yine görecez mi” demişti. Galata’ya hiç çıkmadım. Galata’yı kafamda hep o sözle yaşattım. Hezarfen rüyasının peşinden gitti. Ben neyin peşinden gidiyorum acaba…

Elveda şehrin sarayları. Elveda o sarayların önünden geçen kimsenin bilmediği asude sokakları. Süleyman muhteşem, Osmanlı masum değildir. Süleyman “Kanuni”dir, Osmanlı kalıplarını zorlayan, önce düşmana sonra zamana direnen bir imparatorluk. Padişahım sen çok yaşa!

Elveda yağmur. İstanbul’da dört mevsim de hakkıyla yaşanır, ama en belirgin olan, şehre en çok damgasını vuran yağmurdur. Altında şemsiyesiz gezdim sekiz sene, tavsiye ederim.

Elveda şehrin camileri. Elveda o camilerin hiç tanımadığım cemaatleri. Bir an İstanbul’da olduğunuzu unutursunuz kubbenin altına geldiğinizde, eğer caminizden şehrin silueti görünmüyorsa. Zaman sizin için çok yavaşlar. Sırf o anı durdurmanın hazzı, verdiği başka bir yerdeymiş hissi için, eyvallah.

Elveda dostlarım. Bana bu anıları siz yaşattınız. Beni siz tamamladınız.

Elveda aşklarım.

Elveda İstanbul, tekrar görüşeceğimiz güne kadar.

11 Nisan 2011

Asker(ci)lik Anıları

“Neler yapmadık vatan için, kimimiz nutuk çektik. Kimimiz öldük”

Orhan Veli Kanık


Bazen mescitin önünde öylesine durup önümdeki manzaraya bakıyorum. Tekmillerimizin, uygun adımlarımızın, marşlarımızın (Çarşı’nın İnönü’deki her maçın sonunda sol yumruklar havada söylediği ve bir Grup Yorum bestesi olan Gündoğdu Marşı’nı söylememiz emredildiğinde içimden bayağı gülmüştüm, tezahürat versiyonunu garnitür olarak koyuyorum aşağıya) yankılandığı, bizi çamur, toz toprak demeden süründürdükleri eğitim alanına üzerinde bulunan parkurlardan hareketle pentatlon sahası deniyor, oraya bakınca acemilik günlerim hatırıma geliyor. Sahanın etrafındaki kavak ağaçları yeşillenmek için yazı bekliyor olmalı, ama sahanın kendisinin yeşermesi için bahar yetti- sahanın renginin sarıdan yeşile dönmesi bir gün sürdü sadece, gözle görmeden inanılacak bir tablo değil. O yeşillik Kars Çayı’yla sonlanıyor, çayın devamında bizim nöbet kulübemiz var. Rezilliğimizin dibe vurduğu, banyo için sıcak su bulamadığımız, yüzümüzün soğuktan kavrulduğu acemilik günlerinde bile buranın havalar ısınınca bir doğa harikası olacağını tahmin ediyorduk.
Geçenlerde yirmi yedi asker, asker demeye dilim varmıyor, çocuk Hakkari’ye intikal etmek üzere bizim taburdan ayrıldılar, sabah beşte kalkıp yarı resmi bir törenle onları uğurladık. Hududun şakasının olmadığını bir kez daha hatırlamış olduk, biz burada askercilik oynarken birilerinin evine ateş düşüyor, daha da düşecek. Geri gelenlerin hayatı alt üst olacak. Bir tanesiyle önceki gece konuşurken, onca gırgır şamatanın, bizim kafa bulmalarımızın ardından öylesine “şu an iki bira içip ağlamak istiyorum, başka bir şey değil” deyiverdi. O cümleden sonraki birkaç saniyelik sessizlikte ben ister istemez Selim Uzman’ı düşündüm, o Selim Uzman ki hikayesini biraz kurcaladığımda “bitmiş bir adamım ben, sen neyin peşindesin, bunları niye soruyosun?” demişti. Acemi birliğindeki imam arkadaşa “şimdi ölmüş bir adama kurşun sıkıyoruz diyelim, onun ruhu acımaz di mi” diye sormuştu. Bu çocukla konuşurken, onun da sonunun öyle olmaması için bir sebep olmadığın fark ettim. Anı bırakmak istemiyorum buraya dair, sırf bu yüzden taburda çekilmiş bir tane bile, kamuflajsız bile fotoğrafım yok, yemin töreninde annemlerle olanlar hariç. Halbüse dediğim gibi Britanya kırsalları gibi yerdeyiz. Geçenlerde bunun ne kadar işlevsiz bir boykot olduğunu fark ettim, çünkü bu blog var, buraya yazdığım gırla yazı var. Bunları silmeye kalksam bile çok geç, bu anıları size naklettim bile. Paradoks şu ki yazı yazmak, bu blog benim artık sönmek üzere olan yaşama sevincimi artırdı, bana yarenlik etti askerlik boyunca. Ama daha fazla yazmak/konuşmak istemiyorum askeriyeye dair bir süre boyunca, bu kadar yeter…

10 Mart 2011

Vefa İstanbul'da Bir Semt Adı Sadece, Ya Beşiktaş?

Dışarıda ne olup bittiği hakkında biraz geç haberim oluyor tahmin edebileceğiniz üzere, geçenlerde iki İbrahim'in, Üzülmez ve Toraman'ın -bir kez daha- kavga ettiğini ve Deli İbrahim lakabıyla maruf İbrahim Üzülmez'in feda edildiğini öğrendim bir vesileyle, sözleşmesi feshedilmiş. Olayın detayına vakıf değilim, umurum da değil açıkçası, kavgada yumruk sayılmaz zaar. Hayır takımı da iki ay boş bırakmaya gelmiyor anasını satiim.

Futbolla rabıtası olanların iyi hatırlayacağı üzere (zaten diğerleri çoktan okumayı bırakmıştır) benzer bir olay 08-09 sezonunda da yaşanmış ve iki İbrahim önce süresiz kadro dışı bırakılmış, sonra -muhtemelen yerine yapılan transferlerin tırt çıktığı anlaşılınca- affedilmiş, kaptanlık pazubantları elinden alınarak takıma geri dönüşleri sağlanmıştı. Sezonun ortasında göreve gelen Mustafa Denizli, "Büyük Mustafa" lakabını boşa edinmediğini gösterircesine, Denizli maçının sonlarında, yani şampiyonluğa ve çifte kupaya dakikalar kala, hepimizin gözlerini nemlendiren bir jestle, kendi elleriyle kaptanlık pazubantını Deli İbrahim'e milyonların gözü önünde takarak itibarını iade etmişti. Bu sefer benzer şekilde tatlıya bağlanması bana pek olası gözükmüyor, nerde şimdi o büyüklüğü gösterecek, o liderliği yapacak adamlar, ara ki bulasın...

Açıkçası rüyalarımdaki kaptan değil Deli İbrahim, iki sebepten ötürü: Birincisi altyapıdan değil, ikincisi dışarıdan bakınca takım üzerinde hakimiyeti varmış gibi gözükmüyor, takıma abilik yapabilecek biri değil. (Kendisiyle ilgili şahane bir yazıyı, meş'um olaydan sonra tabi ki Tanıl Bora yazmıştı: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=887302&Date=08.07.2008&CategoryID=103) Ama 11 yıl boyunca bu formayı özenle terletmiş, futbolunun adım adım ilerlemesine tanık olmuş benim gibileri ancak üzer onun gidişi. Kariyerinin sonuna gelmiş diğer sembol futbolcuları gibi (Bir çırpıda hatırlayabildiklerim Metin-Ali-Feyyaz, Gökhan, Recep, hatta muhteşem jübilesine rağmen Şifo'nun da gönderilmesi için vaktinde ne kadar uğraşıldığını fil hafızalılar hatırlayacaktır) buna da bir jübileyi çok görmüş bir yönetime sahip olmanun utancını taşımak zorunda bırakılıyoruz. Takımın hasletleri olagelmiş mütevazılığın, didinmenin, emeğin İ.Üzülmez'in şahsında cisimleşmiş olduğunun, sırf bu yüzden el üstünde tutulmayı hak ettiğinin ayırdında olan bir Allah'ı kulunun olmamasına dayanmak durumundayız. Ali Şen'vari bir zihniyetle takım yöneten, İstiklal'in göbeğine devasa bir AVM konduracak bir adamın yönettiği bir takımdan beklenmez değil ne var ki.

Deli İbrahim'in şahsında bu takımın emektar futbolcularına saygıyla...

9 Kasım 2010

Beşiktaş'ın Çocuğu Allen Iverson

90ların sonundan 2000lerin ortasına kadar NBA'in “franchise” tabir edilen oyuncularının başında gelen Allen Iverson'ın (bu yazının geri kalanında takınılacak NBA yazılarında da geçen yavşak Amerikan aksanlı üslup uyarınca kendisinden AI olarak bahsedilebilir) Beşiktaş'la görüştüğü haberin bağlantısını en yakınımdakilere yollayıp üzerine espriler türettiğimizi hatırlıyorum, şu ansa tüm o yaratıcı espriler “Beşiktaş'ın çocuğu Allen Iverson” tezahüratının yanında kötü bir fıkra gibi kalıyor. AI, benim için tüm zamanların bir numaralı oyuncusuydu, Jordan'lar, Vince Carter'lar, Kobe'ler falan hikaye. (Tüm zamanların takımı da Payton'lı, Kemp'li 97 finalini oynayan Seattle'la, Larry Brown'un coachluğunu yaptığı 2006 finalini oynayan Detroit)



Kendine münhasır bir tarzı olan bir point guard'dı AI, 1.83 boyunda, (az önce bir yorumcu 6 feet'in NBA için psikolojik bir sınır olduğundan bahsediyordu), seksen küsur kilo, fizik olarak olan çelimsizliğine rağmen çabukluğu ve süratiyle driplinglerle rakip savunmanın dengesini bozan skorer bir point guard... Her yenen basketten sonra, hızlıca gidip baskete cevap vermesinden ötürü lakabı “the answer”dı. Sokaktan gelen, hapis cezasına çarptırılmış biri olarak sokak tarzı bir basketbol oynuyordu, ki NBA'de bu tarz o zaman prim yapıyordu, ne de olsa NBA sırtını, büyük yıldızlara, fiziksel olarak rakibinden üstün franchise atletlere, bireysel olarak rakibi ekarte ede ede dikey olarak yükselmenin mümkün olduğu rekabetçi Anglosakson kültüre yaslıyordu. Çok yürekli ve fedekar tarzı, kısa zamanda basketbolseverlerin sevgisini kazanmasına yetti, 13 kere All Star ilk beşine seçilmesini, taraftarının bu teveccühüne borçluydu, geçen sene kendi takımında ilk beş oynamıyorken, maçların yarısını kaçırmışken bile ilk beşin halk oyuyla seçildiği Doğu takımının en çok oy alan oyuncusuydu. 2004te Rüya Takım özel maç için Abdi İpekçi'ye geldiğinde, LeBron'lar, Carmelo Anthony'lerin AI'ın yanında sönük kaldığını hatırlıyorum. Tarzı saha dışında da farklıydı, “i don' wanna be MJ, i don' wanna be Bird” diye konuşuyor, tarzı, dövmeleri, rap kültürüyle aykırı haliyle medyaya yeteri kadar malzeme veriyordu. Devamlı topu eline isteyen, topu paylaşmayı sevmeyen, takımın etrafında kurulduğu adam oldu, bu süreye dört sezon sayı krallığı ve bir normal sezon MVPsi sıkıştırdı.

Ama, gün geldi devran döndü... NBA'in belki en çok darbe alan, en çok faule maruz kalan oyuncusu, yıllar içinde fiziksel ve mental olarak yıprandı. İlk başlarda sorun yaşadığı ama sonra beraber NBA finaline çıktığı coachu Larry Brown Detroit'le yeni bir efsane yazarken, o önce 76ers'daki başrolü bir başka AI- Andre Igoudala'ya bıraktı, sonra bunu hazmedeyip Denver Nuggets'a gitti, ama oranın da horozu Carmelo Anthony'di. Kariyeri düşüşe geçmeye başlamıştı, artık NBA'de Steve Nash gibi, Jason Kidd gibi, Tony Parker gibi takımı oynatan point guardlar tercih ediliyordu, yıllar içinde NBA, Avrupa basketbolunun da etkisiyle bireysellikten ziyade daha çok pasa, sert savunmaya ve hücumda dış şuta dayalı basketbolun oynandığı bir forma dönüştü (Phil Jackson'ın üçgen hücumu hala şampiyon, o ayrı). Ne de olsa o Avrupa sosyal demokrasinin, sendikal hakların anavatanı olmasının basketboldaki izdüşümü olarak takım savunmasına, pas organizasyonuna ve daha az spektaküler hareketlere dayalı bir basketbol geliştirmişti.

Beşiktaş, Dünya Kupası'nda Türkiye'ye dönen ilgiyi son derece akılcı kullanarak Allen Iverson'ı napıp edip getirmeyi başardı, onu beyazların arasında kocaman tebessümüyle görmek benim için Al Pacino'yu Ezel'de görmekten farksız, napıp edip askere gitmeden bir maçına gitmek, onu dünya gözüyle görmek istiyorum. “The answer” törende biraz tutuk gibiydi, yirmi bin kişilik salonlardan, kazanılan on milyonlarca dolarlardan sonra üç bin kişilik bir salonda, en son ne zaman şampiyon olduğu kimse tarafından hatırlanmayan ve kurulduğundan beri ülkeyi hiçbir zaman Euroleage'de temsil edilmemiş bir takımda oynayacak, onun kariyeri için çok da parlak bir son sayılmaz. Yılda 2M€'dan iki yıllık bir sözleşme imzalanmış, onun 4M€'ya ihtiyacı olduğunu hiç zannetmiyorum, AI sanırım bir kez daha kendine bitti diyenlere sahada cevap vermeye çalışacak.

24 Ağustos 2010

Fırtına, İhtilal, Efsane: Trabzonspor

Başlık, Hakan Kulaçoğlu tarafından Trabzonspor'la ilgili derlenmiş yazıları içeren ve İletişim Yayınları'ndan yayımlanmış kitabın adı, açıklamasında kulüp için “fırtına olarak başladı, sahici bir ihtilâle dönüştü, uzun zamandır sadece bir efsane...” olarak bahsediyor. Bir Beşiktaş fanatiği olarak en ağırıma giden şey, takımımla ilgili uzaktan ahkam kesilmesi, ben de bunu şimdi bordo maviler için yapacağım, takip edebildiğim kadarıyla Trabzonspor'un bana nasıl göründüğünü (bu ibareyi “medya tarafından nasıl gösterildiğini” olarak okuyun lütfen) dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Trabzonspor ben ortaokuldayken, Şenol Güneş antrenörlüğünde, Karadeniz'in diğer yakası Gürcistan'dan aldığı ikiz Arçil Şota'sı ve altyapıdan çıkardığı, Hami, Lemi, Abdullah, Ogün, Orhan Kaynak gibi topçularuyla bildiğiniz taş gibi takımdı, o zamanlar Aston Villa'yı elediklerini bir rüya gibi anımsıyorum. Kulüp bize hep anlatılan (en son dün Rıdvan, oyunculuğunda fırtına gibi olan Boluspor'la dokuz hafta gol yemeden Trabzon deplasmanına çıktıkları ve maçın birinci dakikasında mağlup duruma düştüklerinden, orada bir zamanlar üç büyüklerin bile korner atmasının başarı sayıldığından bahsediyordu) o seri şampiyonlukları kazandığı zamanki havaya girmişti, şampiyonluk adım adım geliyor derken, Fener'in geçen sene yaşadığı dramı romantik komedi gibi gösterecek bir trajedi yaşadılar: Tüm sene boyunca deplasmanda hiç maç kazanamamış Vanspor'a evlerinde 1-2 yenildikten birkaç hafta sonra beraberliğin yettiği ve ligin bitmesine bir hafta kala evlerinde oynadıkları Fenerbahçe maçına çıktılar (lüzumsuz bilgiler için bkz. erkeklerin futbol hafızası). İlk yarıyı 19'da Abdullah'ın attığı golle 1-0 geçmelerine rağmen Oğuz'un ikinci yarının başında ve Aykut'un yamulmuyorsam 84'te attığı golle 1-2 kaybettiler.

...ve bu trajediyi kaldıramadılar. Bu maçtan sonra iki kişinin intihar ettiğini, 2006'da Danimarka'da tesadüfen öğrendiğimde, maç sonrası taraftar forumlarında yazılanları o zaman okuduğumda ekran başında nasıl kalakaldığımı, içimde bir isyan duygusunun nasıl kabardığını bugün bile hatırlıyorum. Benim fanatikliğim bile bunu algılayamıyordu, “bu şehirde yaşayanlar için hiçbir başka konu, eğlence, aktivite yok, sadece Trabzonspor var” lafının ne demek olduğunu o zaman anlamıştım. O olaydan sonra, şehir içine kapandı, her mağlubiyette kelle isteyen ve takım üstünde nüfuzu olan yerel basın; her büyük maçta olay çıkaran, cenaze töreninde kaptanlarını linç etmeye kalkan taraftarlar; beceriksiz, futbolcu döven hocalar; kendi aldığı oyuncuya “yamyamın birini aldık, gol makinası dediler bulaşık makinası çıktı” diyebilen, kerameti kendinden menkul, bu ülkede spor bakanlığı yaptığı için utandığım mafyavari başkanlar altında kulüp deyim yerindeyse inim inim inledi, dönem dönem gelen ufak başarılar- Türkiye Kupası, galibiyet serileri gibi- günü kurtarmaktan öteye gidemedi.

Derken, üçüncü kez, takımın başına Şenol Güneş getirildi, kendisinin kulübün şu an kazandığı saygınlıkta, Beşiktaş'a duruşunu, vakurluğuyla, sakinliğiyle tekrar hatırlatan Mustafa Denizli'vari bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Kulübün başkanı Sadri Şener, son derece nüktedan, çelebi bir profil çiziyor. Takım, başarı yakaladığı zamanlardaki kadrosunun aksine, bu sefer altyapıdan yetiştirdiği topçulardan ziyade, daha toplama bir takım hüviyeti çizse de, şimdilik her şey yolunda görünüyor. Takım sadece futbol karakteri olarak değil, mental olarak da güçlendiğini ezeli rakibi Fenerbahçe'ye karşı verdiği son iki mücadelede istediğini alarak ispatladı.

Bütün bu yazıyı yazmamın sebebiyse, artık hangi cenabetten kaynaklandı bilmiyorum, ama gidip UEFA elemsinde bizim sekiz yediğimiz Liverpool'u çekmiş olmaları, o Liverpool ki, liman takımı olarak Trabzonspor'un eşleniği gibi düşünebilirsiniz, taraftarının fanatikliğiyle, muhalif futbolcularına (Fowler!) duydukları derin sevgiyle, parlak geçmişlerine özlemleriyle. (Yerli yersiz belirtirim, Liverpool'un İstanbul'da oynadığı Şampiyonlar Ligi finalinde, taraftarlarının “Form is temporary, class is permanent” diye pankart açtığını okumuştum bir yerde. Benim için futbolun özeti, işte bu cümledir.)

1-0 yenilidikleri ilk maç da kendi içinde epik hikayeler taşıyordu, takımın sanki zevkine oynuyormuş gibi duran Gineli'si Yattara ilk maçtan önce fıkra gibi bir açıklamayla “Gerrard'a çalım atmak çok zevkli olacak” demişti. Genç kalecileri Onur Kıvrak geçen sene bu zamanlar takımın üçüncü kalecisydi, artık her maç akıllara seza bir performans çıkartıyor, Liverpool'da herkesin yere göğe koyamadığı Joe Cole'un penaltısını çıkardı. Şenol Güneş'se takımdan emin olduğunu deplasmanda sergilediği pozitif futbolla ispatlamış, Liverpool'daki maçtan sonra skordan memnuniyetsizliğini dile getirmişti, en başından beri iddialı konuşuyor. Fakat Tanıl Bora'nın dediği gibi: Şenol Güneş'i efsane takımın kaptanı olarak, koca bir sezonda yediği on iki golle veya Dünya üçüncüsü Milli takımın hocası olarak değil, Hrant Dink katledildiği zaman onun ailesine yaptığı taziye ziyaretiyle hatırlayacağız. Bence şansları çok az, ama taraftara, şehre o heyecan yetecektir, hakikaten yerinde izleyemeyeceğime üzüldüğüm bir maç, şansları bol olsun.

21 Ağustos 2010

On Bir Ayın Sultanı, On Bir Topçunun Hayranı

Uğur aradı, akşam BJK maçını nort şiıltz'da izler miyiz diye sordu. Maçı akşam yediye koyan UEFA'ya oruç kafayla bir kez daha küfrettim (Taraftarın, takımın kabızlığı doruk yaptığı zaman başvurduğu tezahüratı değiştirip "haydi imam haydi haydi/tam zamanı tam zamanı şimdi" diye bağırdığını ertesi gün gazeteden okuyup UEFA'ya küfredenin tek ben olmadığını öğrenince içime bir rahatlama gelecekti, benzer bir küfürlü tezahüratı da yazardım, şimdi benim ağzıma da yakışır fakat, sizin ahlakınızı bozmayayım). O kadar kıt bir vakitti ki, bize maç izlenecek yer bakma fırsatı bile vermiyordu, zaten ben mekana girdiğimde her yer tutulmuş, millet ellerinde biralar pürdikkat maça kilitlenmiş, Bobo kafayı direğe nişanlamıştı bile.

Hafiften huzursuzdum, ramazan akşamı dışarı çıkıp bara pavyona gittiğim vakiydi, fakat daha oruç açılmadan etrafımdakilerin alkol aldığı bir yerde daha önce bulunmamıştım, mekan bildiğin birahane olduğu için adamların haklı olarak iftara has bir organizasyonu yoktu (Uğur'a e tabi şimdi burda heriflerin hurma verecek hali yok diye espri yapmıştım). Servisin gecikeceğini öngörerek, servisi hızlı olur, beni de tok tutar diye bi çorba söyledim, yine de beş dakika kadar rötarlı geldi. Uğur kahkayı basınca önümdekilere bir kere daha baktım, Bobo karşı karşıyada topu Dolmabahçe'ye yolladığında, dört tarafımdaki masalarda bira, benim masamdaysa, bir çorba bir su ve dört adet hurma bulunuyordu. Ben kan şekeri düştüğünden hayal görüyor olsam, Uğur benim dumur halimi çekmek için cep telefonuna davranmazdı diye düşündüm. Adamlar büyük ihtimalle yüz metre ötedeki Migros'tan gidip hurma alıp gelmişler, benim servisteki ufak gecikme ondan kelli olmuştu. Hurmam masamdaydı, henüz bir tarafımın falan dırmalandığı yoktu, karnım toktu, Q7 biz dokuz aylık oynarken atamadığımız bir golü atıp taraftarı çıldırtıyor, takım bildiğin bol paslı göze hoş gelen bir top oynuyordu. İki gün sonra, bir başka UEFA maçı arefesinde ama yine bir iftar sofrasında, her haliyle İstanbullu bir arkadaşım ve onun kız arkadaşı, daha önce hiç hurma yemediklerini söyleyip, beni başka bir dumura gark edecekti. Hayır bir de adama İstanbul'un nesini seviyosun diye sormuyorlar mı, gel de atar yapma!

Sana bir sır verecem ama rica edicem aramızda kalsın, ben blogu yeniden açmaya, işte bu olaydan sonra karar verdim.

21 Ocak 2010

Kısaca “yazar”

Güne zaten depresif başlamıştım, perşembe alışkanlığım olan Feridun Düzağaç yazısı hepten keyfimi kaçırdı. Bir dönemdir devam ettiği futbol yazılarına anladığım kadarıyla şu yazıyla nokta koymuş:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=975847&Yazar=FERİDUN%20DÜZAĞAÇ&Date=21.01.2010&CategoryID=103

Marifet iltifata tabiymiş, sevdiği kızla olan ilişkisini kağıda döktüğü naiflik ve dürüstlük, geçen senenin en vurucu filmlerinden birini hiç çaktırmadan hikayeye yedirmesi, kelimelere ve deyimlere attırdığı taklalar onu benim için ülkenin (Tanıl Bora’nın da hakkını yemek istemeyiz ama) bir numaralı spor yazarı yapmıştı, yarattığı boşluğun doldurulabileceğini sanmıyorum. Kendisiyle "kapalı üst"te karşılaşmak dileklerimle...

8 Kasım 2009

Dikkat bu bir futbol yazısıdır!

Dolu bir stada bir kere girmeyegörsün ademoğlunun feleği illa ki şaşar: “Kaynaşmış, sınıfsız, imtiyazsız bir kitle” tek renge bürünmüş kıyafetlerle hep bir ağızdan aynı marşı söyledikçe en antimilitarist geçinen adam mest olur, en burnundan kıl aldırmaz bildiğiniz adamlar golde hiç tanımadığı yanındaki adama sarılır, en mülayimler konu kendi takımları olunca aslan kesiliverir… Velhasıl, tribün psikolojisi başkadır, Beşiktaş tribününün psikolojisiyse bambaşka…



Bu videoyu geçen sene şampiyon olduktan hemen sonra kaydettim. Taraftar, bir coşku patlaması yaşıyordu adeta, kitlenin en baskın duygusu rahatlamaydı: Şükür .mınakoym’dı, nihayet şampiyon olunmuştu. Şampiyon olduğumuz Denizli maçının getirdiği sihirse, ertesi sene oynanan Denizli maçıyla bozuldu.

İstanbul’da yaşamanın en önemli cazibesi, sizi bir izleyici olmaktan çıkarıp, size tanıklık yapma, müdahale etme fırsatı vermesi. Beşiktaş’ı İstanbul’a gelmeden önce de aynı tutkuyla seviyordum ama tanık olmak başka: Geçen seneki şampiyonluk koşusunda Fener maçı hariç, tüm maçlarda staddaydım, efsane Liverpool maçını da stadda izlemek kısmet oldu, tüm bu ve benzeri maçlar için her fanatik taraftarın söylediği söz şudur: Evet, ben de oradaydım. Ben bu lafı daha çok edebilmek için bu sene hayatımda ilk kez kombine aldım, Eski Açık olarak tabir edilen deniz tarafındaki kaleden mümkün olduğunca maçları takip etmeye çalışıyorum. Artık sokaktan geçen vatandaş da biliyor ki (hep bu klişe lafı kullanacağım günü hayal etmiştim), Beşiktaş tribünü demek ziyadesiyle “Çarşı” demek. İnönü Stadı’ndaki izlediğim ilk maç hariç hiçbirini tribünün kalbi Kapalı'da izlemedim. Ama bu tribünün duygusuna ortak olmak için, kendinizi camiaya ait hissetmek için illa tribünün o kısmında oturmanız gerekmediğini biliyorum.

Kişisel algılamama göre “Çarşı” olarak adlandırılan tribün, Kapalı’nın üstündeki “kutu” olarak tabir edilen yere, ama daha çok da Kapalı üste konuşlanmış birkaç yüz kişiden oluşuyor. Bunların hemen hepsi Beşiktaş’ın yerlisi, orada esnaflık yapıyor veya oturuyorlar- bu kulübün geleneğine de uygun, eskiden futbolcular mahallenin topçuları gibi Köyiçi’nde Akaretler’de oturup, Kazan’a, kahveye takılıp maça çıkarlarmış. Birkaç yüzkişi dedik ama, tüm bir tribünü, Kapalı üst, kapalı üstü de, Alen Markaryan yönetiyor. Bu grup, yani Çarşı, sembollerindeki “A”’yı anarşinin A’sına benzetecek kadar politik, Mr. Niceguy’ın rivayet ettiğine göre aklına gelen tezahüratları Kazan’ın alt katında bulunan eprimiş bir deftere yazıp sonra bu marşları Abbasağa Parkı’nda çalışacak kadar organize, takım kötü gittiği “hepimiz kanseriz” pankartı açacak kadar nüktedan, takımıyla patolojik seviyede bir ilişki kuracak kadar saplantılı (Bunun son derece çarpıcı bir örneği için: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5807), ekşisözlükte “yaratıcı Beşiktaş taraftarı” adlı başlığa sayfalarca tanım girilmesine vesile olacak kadar yaratıcı ve burada örnek vermemizi sakıncalı kılacak kadar küfürbaz bir grup. Yazıyı uzatmak pahasına şu küfür meselesine sona doğru tekrar döneceğiz çünkü burada manipülasyonun ve demagojinin alası yapılıyor…

Bununla birlikte, Çarşı’nın popülaritesinden nemalanmak isteyen binlerce taraftar var, bunlar genelde lise üniversite yaşlarındalar, Kazan’da içiyor, çarşıda dolaşıyor, ve takımını da sadıkça destekliyorlar. Yani tek bir Çarşı yok, yapılan yorumlarda bu nedense atlanıyor. O stadda, aşağıda gördüğünüz fotoğrafın olduğu yerde ben her devre arasında karton üstünde namaz kıldığına şahidim, ki eminim sorsanız, o namazı kılan adam için de varsa yoksa Çarşı’dır. Bununla birlikte Çarşı maalesef ki, emniyet “emredince” hemen “misafir olan”, yönetimle son zamanlarda fazlasıyla iç içe geçmiş, tribünün tamamına söz geçiremeyen, Sinan Engin’le hemencecik barışan yani tutarsızlıkları da az olmayan, neşesi derhal öfkeye ve şiddete evrilebilen bir grup… (satılmış Çarşı diye tezahüratı vallahi de billahi de duydum. Denizli maçında stadın yaptığı protestoya kapalı iştirak etmeyince staddan oraya büyük bir tepki yükselmişti. İşin iç yüzünü yani Demirören’in oraya adam sokup Kapalı tribünü terörize etmek suretiyle susturduğunu sonradan öğrenecektim) Emniyetle olan ilişki demişken, evet emniyetle olan gereksiz yakınlaşmaları rahatsız etse de, aşağıdaki videoda geçen tezahüratı bu şiddette de hiçbir taraftar gurubunun yapamayacağını teslim etmek lazım… (Çarşı’yla ilgili yazılmış en başarılı yazılardan biri için http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=881488&Date=04.06.2008&CategoryID=103)


Küfür meselesine dönecek olutsak, İnönü ve Çarşı bu konuda sabıkalı: Süleyman Seba gibi heykeli dikilmiş bir efsane, küfür kıyamet gösterilen tepkiye dayanamayıp istifa ederken, Süleyman Seba’nın yerine “Avrupa’nın beş büyüğünden biri” yapma vaadiyle gelip, sonra kendisine küfredildiği için istifa eden Serdar Bilgili, göreve gelirken Seba’ya gösterilen davranışı ayıplayan bir tek laf etmeye tenezzül etmedi. Hatta o küfürleri etmek için tribüne para yedirdiği rivayet edildi, ediliyor. Aynı Serdar Bilgili şeref tribününde kendisine bireysel olarak (organize değil) küfredilince gururuna yediremeyip arkasına bakmadan istifa edecek, onun yerine gelen Yıldırım Demirören de, ne tesadüftür ki Süleyman Seba’ya ayıbın büyüğü yapılırken ve Serdar Bilgili de küfür yüzünden istifa ederken üç maymunu oynayacak, aklı tepki okları kendine yönelince başına gelecektir, e ne de olsa etme bulma dünyası...

Bilgili ve Seba dönemleri benim yakından takip ettiğim ama en nihayetinde okuduğum, duyduğum, izlediğim kadarıyla bildiğim dönemler, hakikatle ilgili kuvvetli hislerim var fakat kesin konuşamam, ama bu döneme tanığım, bu sefer yutmam. Wolfsburg maçında 88 dakika staddaydım, “şerefsiz”den başka hakaret duymadım. Olaylı Denizli maçında da tribündeydim, ama o maçta da bir iki dakika dışında hiç küfür duymadım. Bir de taraftarın gözünden bakalım: Teknik heyetin telafisi yok dediği maç, 0-3'lük hezimetle bitti, bu ŞL’de alınmış en ağır iç saha mağlubiyeti, bu stadda daha önce Barcelona’lar, Milan’lar, Bayern Münih’ler, Manchester United’lar, Liverpool’lar böyle bir skor görmedi. "Telafisi yok kesin kazanmamız lazım" denen maçın ilk yirmi dakikasında verilmiş beş net pozisyon var. Bunlar konuşulmuyor, en ucuz biletin 75 TL olduğu maçta, içeri şemsiye sokmasına müsaade edilmediği için o sağanak yağmurun altında iki saatten fazla beklemek zorunda kalmış 30000e yakın kişiden ne yapması bekleniyor? Hayal kırıklığının düzeyini anlatmak için bir anekdot anlatayım: Maç çıkışında hiç tanımadığım bir kadın durup dururken bana “Ben fenerli kocama ne diyeceğim şimdi?” diye sordu. Yönetim "demokratik tepkiye saygılı”ymış “ama küfre karşı”ymış, ben 25 yaşıma gelmeden bu “ama”nın ne manaya geldiğini anlayacak kadar yaşadım bu ülkede. Ertesi gün on dört tribün liderini sigaya çekmesini bilen Emniyet, bundan dört hafta önce Denizli maçında stadın beş altı yerinde beşer dakika arayla kavga çıkaran kişiler için naptı acaba? Onların gözden kaçmasında Demirören'in adamı olmasının etkisi olmasın sakın? Yoksa küfredenleri tek tek tespit ettiği iddia edilen stadın içindeki yüz küsur kamera o zaman yok muydu? Hem taraftar da niye küfreder di mi sayın blogger yani terbiyesizliğin ne alemi var, hayatında okulda, askerde, evde fiziksel veya psikolojik şiddete hiç mi hiç maruz kalmamış, çevresinde hiç küfürlü konuşan biri olmamış biri nereden bilir di mi o küfürleri, günlük hayatında küfretmeyen adamlar nasıl gelip stadda küfrederler, çok ayıp .mınakoym.

Neyse, daha bu pilav çok su kaldıracak belli ki yazıya sıkıştıkça bu konunun etrafında dolaşabiliriz, ama son söz olarak şunu diyelim: Küfre karşı olanlar -ki dediğim üzere çok sert ve yoğun bir tepki tabi ki var, bu takıma destek veren herkesin hakkı, ama organize küfür henüz olmadı- bundan iki sene önce Demirören’in Ankaragücü maçında taraftara yaptığı hareketi hatırlamıyorsa ziyanı yok, en azından bu zamana kadar bu stadda başkalarına veya Seba’ya dakikalarca küfredilirken nerede olduklarını açıklamadan veya Demirören’in Wolfsburg maçında kameraların gözü önünde tribüne ettiği küfrün hesabını sormadan inandırıcı olmalarına imkan yok. Biraz taraflı oldu yazı affedin, Goethe’nin dediği gibi “samimi olmayı vaat edebilirim, tarafsız olmayı asla…”