sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2015

Tek Şehir

Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Avrupanın bir metropolünde, Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir mahallede gittiğimiz tiyatronun çıkışında tiyatronun bünyesinde yer alan barda oturuyorduk. 19.yyda Osmanlı topraklarında yaşayan bir Ermeni tarafından yazılmış ve tabi ki İstanbulda geçen bir operetten çıkmıştık, şimdi düşününce rüya gibi geliyor. Sahnede tek başına bir kadın vokal elinde bas gitarla caz müzik yaptığı iddiasındaydı ama müzik olmasaydı sesimi duyurmak için bağırmak zorunda kalmayacağımdan ötürü daha mutlu olurdum. Karşımdaki (metnin geri kalanında “kız” olarak geçecektir) şarap kadehini aldı, ağzını açtı bir şey söylemeye yeltendi ve bir anda vazgeçti. Dinlemeye hazır olduğumu söyledim. “Önemli değil” dedi. Üsteledim. Durdu, o tereddüdü bir daha yaşadı ve: “Benimle konuşurken gözüme bakmamanın sebebi günah olduğunu düşünmen mi?” dedi. Gözlerimi dikerek, “yok” dedim, “o benim davarlığım.” “Yok onu demek istemedim.”  Kırpmadan gözüne bile değil irisine bakıyordum artık. “Gözlerin güzel işte. Benimle konuşurken gözlerime bak.” (Gözlerimin güzel olduğunu bu hayatta bana söyleyen üçüncü kişiydi. İlk söyleyen kişi olan berberim öleli iki sene olmuştu). Sırf kitle önünde hitabetimiz gelişsin, konuşurken insanların gözüne bakalım diye, bize sunum yaptırmıştı lisede edebiyat hocamız, ayna karşısında yaptığım provaları hatırladım. Liseye göre daha az yaratıcı, daha idareimaslahatçı ve daha mağlup hissine sahip olmamın yanında bir de bu defom vardı demek yıllar içerisinde gelişen, kızıyordum bunu aniden söylediği için ama içten içe biliyordum ki bal gibi haklıydı kız, bu lafı da duyduktan sonra bir uçurumun kenarında düşüp yitmek üzereydim. Buluşmamızın üçüncü günüydü, ve kızda benden etkilendiğine, benim yanımda eğlendiğine dair en ufak bir ibare göremiyordum. Konu nasıl oluyorsa, bir şekilde benim dindarlığıma geliyordu, devamlı savunma pozisyonunda ona inancımın öcü olmadığını göstermek için bazen köpek beslemenin günah olmadığı Maliki mezhebini (köpeklerle aramın hoş olmadığını duyar duymaz “e biz ayrı dünyaların insanıyız demişti”, ilk görüşmemizin saati dolmadan), bazen Hz. peygamberin suretinin resmedildiği Osmanlı minyatürlerini, bazen peygamber sevgisini en güzel anlatan metinlerden biri olan Ah Muhsin Ünlü’nün “Resulullahla benim aramdaki farklar” şiirini, bazen içki içilen ortamlarda maruz kaldığım muhtelif muhabbetleri anlatırken buluyordum kendimi. Sorular bildiğim yerden geliyordu iyi hoş da muhabbet tavsıyordu yalnız, ilk kez buluştuğunuz ve gönlümün kaydığı bir kızla konuşmam gereken konuların bunlar olmaması gerektiğini, elhak ben bile biliyordum. Hele barda tam dört farklı kişi gelip bana yalandan bir selam verip, onun ne kadar güzel olduğuna iltifat ederken. Sonra niye birlikte olamayacağımızı anlattığı çok uzun mailda yazdığı tek müspet şey başkasının ne inandığına dair umursamazlığım oldu. Ben çok anlayışlıymışım, insanların yediğine içtiğine karışmıyormuşum. Kendisi o kadar değilmiş.

Ertesi gün, ülkenin güneyindeki sahil kasabasına, bir tatil provası edercesine yola koyulduk. Yolda trenle seyahat etmenin rahatlatıcı duygusundan, onun yapacağı tatile dair planlarından bahsettik biraz. Ona 2010’larda geçen bir Leyla ile Mecnun hikayesi olarak Silver Linings Playbook filminden bahsettim, filmi beraber izleme teklifimi, “seninle odamda film izlemek istediğimden emin değilim” diyerek reddetmişti daha ilk günden, eline gelen hiçbir fırsatı kaçırmıyor, gelişine yapıştırıyordu, bir boksör gibi. Derken laf arasında “Uzun süreli bir ilişkin oldu mu hiç?” diye sordu. “En son ne zaman uzun süreli ilişkin oldu?” değil, “En uzun süreli ilişkin ne kadar” hiç değil; “Uzun süreli bir ilişkin oldu mu hiç?” yani. Allahım ne kadar beceriksiz olduğumu bu kadar mı belli ediyordum, tüm gardım düşmüştü ve önümüzde geçireceğimiz bir koca gün vardı. İkiletmeden “cık” dedim, suratına bakmıyor, dışarıdan ülkenin yeşil kırsallarına dalıp gitmiş numarası yapıyordum. Sessizlik oldu. “Mehmet iyi misin, niye sessizleştin yine?” Diyecek bir şeyim yoktu o an. Gün bittikten sonra, biz montlarla sahil kenarındaki taşların üstüne yan yana yatıp Eternal Sunshine’ın o enfes afişindeki pozu vallahi de verdikten, turisti olduğum  ülkenin dört bir yanına serpilmiş hiiç bitmeyen festivallerden birinde çimlere hiçbir vücut teması olmadan uzanıp nöbetleşe biraz kestirdikten sonra, dönüş trenine saatler kala oturduğumuz restoranda son yemeğimizi yerken ağzımdaki baklayı çıkarıp ona korkumdan bahsettim: İlk tanıştığım ve büyük bir şevkle internetten konuştuğum aylardan sonra belki buluşmuştuk ama uçağıma 24 saatten az kalmışken bu akşamki görüşmemiz belki de onu bu hayatta son görüşüm olacaktı (pazar, yani benim dönüş günümde görüşme planımız yoktu), belki beni bir daha görmek bile istemeyecek, ben de bu tatili ve son iki haftasında her Allahın günü konuştuğumuz son üç ayı arkamda hoş bir hatıra olarak bırakacaktım. Sorunun özne ve nesnesini ters çevirip elinde görünmeyen hançerin ucunu göğsüme doğru yavaşça soktu: Ya ben onunla görüşmek ister miymişim? Küfür gibiydi benim için, öfkeden ne dediğimi hatırlamıyorum, ne kadar sevdiğim belli olmuyor muydu sanki? Benim yeterli kan kaybına uğradığıma kanaat getirdikten sonra kalbime sapladığı hançeri çıkarmak için çevirmesi gerektiğinin bilincindeymişçesine soruma yuvarlak bir cevap verdi: Arkadaş olarak görmek istermiş, değişik zevklerim varmış, onun bilmediği bir sürü şeyi biliyormuşum. Yolun sonuna gelmiştim, hesabı isteyip, bahşiş olarak o restorana hüznümü bırakıp kalktım. Yol boyunca yanımda uyudu, ben bazen ona, bazen onun ilerisinden dışarıda karaltıya bakarak geçirdim o ömrümün en uzun süren iki saatlik tren yolculuğunu.

Ertesi sabah şehrin çiçek pazarını gezerken, cebimdeki son bozuklukları bir buket çiçeğe verip, ona son kez sarılmak için evinin yolunu tuttum.

22 Nisan 2012

Başka Hayatlar Mümkün, ya Başka Sonlar?

‘Sevginin Bağladıkları’nı [Orj. adı Sleepless in Seattle, MD] türün örneklerinden ayıran özelliklerinden biri ‘yerine başkasını koyamama’ kalıbını tersine çevirmesi. Sam, radyoda bir daha aşık olmanın imkansızlığından bahsetse de o imkansızlığın peşinden gidilmez. Oğluna, annesinin ‘elmanın kabuğunu tek bir seferde soyduğunu’ anlatır ve birkaç sahne sonra Annie’yi gecenin bir yarısı Sam’i – daha doğrusu Seattle’ın Uykusuzu’nu – düşündüğü sırada elma soyarken izleriz. Tek seferde soyamaz. Annie, birinin yerine geçmeyecektir çünkü. Başka bir hikayedir bu. Yeni güzel bir hikaye başlayacaktır. Biliriz ve film onu hissettirir ki; Annie ve Sam’in hikayesi de sonsuza kadar sürmeyecektir. Sadece, en güzel şey başlangıçtır ve biz de onu izleriz.

Sığacık’taki pazarda avare dolaşmanın verdiği mayhoş mutluluğun bir yaklaşığını bundan birkaç sene önce Bebek’te yaşamıştım. Bir yaz günü, Ozan’la okulun havuzundan çıkmıştık. Boğaziçi’nin açık havuzunda yüzmek, en büyük hayallerimden olan Boğaz’da yüzmenin bir yaklaşığı olması hasebiyle, benim için başlıbaşına bir kendini iyi hissetme sebebiyken bunu, Ozan gibi, hayata tamamen zıt pencereden bakıp aynı manzarayı görebildiğim birisiyle yapmak apayrı bir yazı konusu aslında, birazdan anlatacağım hikayeden bağımsız olarak. Neyse. Çıktık, ritüelimizin bir parçası olarak sonradan askerlik yemeğimi yiyeceğim lokantayı keşfetmemizle biten bir sahil yürüyüşü yaptık, Bebek’ten Arnavutköy’e doğru. Ben, yine ondan bahsediyordum. Yine Ozan’a. Bahsediyordum çünkü Ozan benim gibi duygusal ve saplantılıydı, empati kurabileceğini düşünüyordum. Bahsediyordum çünkü Ozan onu hiç görmemişti. İstediğim kadar yalan söyleyebiliyor, duymak istediklerimi ona söyleterek kendimi iyi hissediyordum (hem yalan söylediğimi, hadi öyle olmasın, gerçeği çarpıttığımı anlayamayacak kadar saf, hem de canımın sıkılmasını istemeyecek kadar iyi niyetliydi). Bebek’e gelmişken, orada kermesimsi bir şey olduğunu fark ettik. Şehrin göbeğinde, kiçınetlerin, starbaksların 100 metre ilerisinde, birileri el yapımı bir şeyler satıyordu. Başka bir Bebek, bu devirde mümkün değildi aslında, ama yine de kermes güzeldi işte, bir önceki senekine de gitmiştim tesadüfen, hoşuma gitmişti. Ozan’a kermesi gösterdim, değişiklik olur diye kaldırımdan Mısır Konsolosluğu’na devam etmek yerine, Bebek Parkı’nın içinden geçerek sahile gittik. Oradan geçtikten sonra, balık yiyerek günü kapatacaktık.

Klişe bir Holywood filminden bir film karesi gibiydi, ben ondan bahsederken, onu beş metre ilerimde görmüştüm. (Bu yazıyı yazarken düşündüm de, sevdiğim her kızla, hem de hepsine kesik olduğum periyotta benzer bir tesadüfüm, rastlaşmam vardı. Yani yukarıdaki aslında elinden geleni yapıyordu J) Onlar bizi fark etmemişti, önce Ozan’a “işte o kız bu” diye fısıldadım, Ozan görmeyen gözleri ve alık halleriyle durumu kavramaya çalışırken ben onlara tam yanımızdan geçerken seslendim:
- Gözde?!
- Mehmet?!
- Tanıştırayım, bu Ozan, benim arkadaşım, bu da Alev, Gözde’nin arkadaşı. Hayırdır, hangi rüzgar attı sizi karşıdan buralara?
- Valla işte kermese gelelim dedik, hava da güzel. Siz?
- İnsan buralara kadar gelmişken arar be. (Hala aramadığına bozulacak kadar gerizekalıydım) Biz de havuzdan çıktık, bir şeyler yiyecektik.
- Biz de belki bir kafeye oturup şeyler içeriz. Pek aç değiliz şimdi.

Deli gibi çağırmak istiyor, ama gururumdan, kahrolası gururumdan çağıramıyordum. Onun çağırmasını bekledim. O beni görmek isterse çağırırdı. Evet evet, kızlar böyle yaparlar ilgi duydukları erkeklere. Buna kesin olarak inanıyordum. Alev araya girip, “tabi olabilir yane” gibisinden bi saçmalamaya yeltendi, Ozan’ın da gözümün içine baktığını hissediyordum. Ama Gözde’yle aramızdaki soğuk savaş devam ediyordu. Allahım, ne kadar inatçı kızdı! Sinirimi ve hayal kırıklığımı belli etmemeye çalıştım.
- Neyse, biz açız ya, bir gezinelim, sonra olmadı tekrar konuşuruz.

…ve ters yönlere yürümeye başladık. Ozan’ın olan biteni kafası almıyordu:
- Olm, kazma mısın lan?
- Abi, ne bileyim pek sevinmiş gibi gelmedi, görmek istese o teklif eder diye düşündüm.
- Olm sen hangi ülkede yaşıyon?
- Abi belki başka birisiyle buluşacaktır.
- Ya öle olsa söylemez miydi amına koyim?
- Napçaz?
- Ara olm.
- Yok artık.
-  Ne yok artık?


Fuzuli heykelinin önünde durdum, düşünmeye başladım. Leyla ile Mecnun… Aradım. Çaldı, çaldı…
- Efendim Mehmet?
- Biz vazgeçtik, siz nerdesiniz?
- Cafe Nero.
-  Tamam, biz geliyoruz…


Gittik, Boğazın en yakınındaki masaya oturduk. Bana hala uzaktı, beni beğendiğini ima eder hiçbir heves, ilgi, ima falan göstermiyordu, o zamanki süzme salak halimle bile bu gerçeğin farkındaydım. Ama önemli değildi, hayatımın sonuna kadar yaşamak istediğim (ve o zamanlar için safça yaşayacağımı zannettiğim) şehirde, üzerimde Barselona t-shirt’imle, güneşli bir günde sevdiğim kızla oturuyordum. Ozan’ın komünistlik anılarından, Gebze’de çalışmanın kötülüğünden, yaklaşan ve beraber gitmemizi konuştuğumuz ama benim hiçbirine iştirak etmeyeceğim Efes Pilsen One Love festivalinden, yine tabi ki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek beraber havuza gitme planlarından, Ozan ve Deniz’in eski evinde yaşadığı birbirinden komik hikayelerden, birbirimize verdiğimiz/vereceğimiz filmlerden (bu film değiş tokuş furyasını vallahi de Gözde başlatmıştı. Verdiği ilk film, billahi de Sleepless in Seattle’dı) yani hayat dolu dört genç neyden bahsederse, işte biz de onlardan o sabun köpüğü hafifliğiyle bahsettik. Ozan bana yıllar sonra, masanın dördüncüsü Alev’i Taksim’de görünce, kızın kendisine gelip “seni tanıyorum” dediğini söyleyecekti. “Mehmet’in arkadaşısın sen.” Düşünüyorum, benim yeni hikayem o gün orada başlayabilirdi belki de. Çok güzel bir başlangıç olurdu, sonu farklı olmasa da “Such a life so close to never happenning…”

Sonrasını bu bloğun kadim okuyucuları biliyor, neye buğzettiğimi, ne kadar zamandır Gözde’yle konuşmadığımızı, mesajlaşmadığımızı. Geçen hafta perşembe günü ntvmsnbc’nin linkleri arasında dolaşırken, Sleepless in Seattle’la ilgili yukarıdaki yazıyı buldum. Bebek Parkı’ndakine benzer bir tereddüt geçirdim. Gururumu yenmeyi yine başardım (ki sanırım çok da büyük bir başarı değil benim için), bildiğim tek mail adresi olan gmail adresine linki yolladım, manidar bir başlıkla.

Hayır, henüz cevap vermedi.

PS: Epigrafın tamamı için http://www.ntvmsnbc.com/id/25341614

1 Nisan 2012

Paramparça Duygular Gömlekler



“Gözlerini aç.” Açtı. 11 yıldır -beş aylık askerliği hariç- bir kol mesafesinde tuttuğu telefonuna hamle yapıp saati kontrol etti: 8:38. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken ilk fark ettiği, bugünün pazar olduğuydu. Niye erken kalktığını hatırlamaya çalıştı, neden sonra cumartesi akşamı yapacak bir şey bulamayıp erken yattığı hatırına geldi, bunun için erken kalkmıştı. Dün kayda değer bir şey olmuş muydu, yavaş yavaş yerine gelen hafızasını yokladı: Beşiktaş’ın mağlubiyet zincirinde bir başka halka, asude bir sahil kasabasında denize karşı sessizce yenmiş bir akşamüstü yemeği, Esir Şehir Üçlümesi’nin bugüne devreden son yüz sayfası. Yani kocaman bir hiç. “O berbat duygu” sabahın köründe midesine oturdu. Zaten o duygu olmasa her şeyle baş etmek ne kadar kolaydı aslında. Suratsız halini annesinin görüp üzülmeyecek olmasından teselli oldu. Tek başınayken, istediği kadar, kimseye hesap vermeyecek kadar üzülebilirdi. Camus “bir insanın aldığı en önemli karar intihar etmeme kararıdır, yaşamını devam ettirme iradesidir” minvalinde bir şeyler söylemiş, onun içinse en önemli karar, bugünün de diğerlerinden farklı olmaması için bir sebep olmadığını fark ettiği andaki ağır duyguyu taşımaktı.

“Kalk, kahvaltı yap” Çayın demlenmesini beklerken, bir anlığına da olsa, hudutu hatırladı. Devamlı açık televizyonda yayımlanan maçlara rağmen geçmek bilmeyen tatil günlerini. Neredeyse amacından sapmış bir bağnazlık ve hırsla peşisıra okuduğu kitapları, tabi ki Ermeni kilisesinden bozma mescitte yaşadığı görünmezlik hissini. O duyguyu özlemiyor, ama hatırlıyordu. Mahrum şartlarda askerlik yapanlar, tuhaf bir tribe girerler. O süre boyunca, kendilerini ortamdan tecrit edip, biricikleştirirler, kendilerine normalde atfetmedikleri bir önem atfederler. Dahası bir diyet ödediklerine, ve sonuçta bir mükafata ulaşacaklarına kendilerini ikna ederler. Başka türlü bir kafayla o günler geçmez. Ama o mükafat gelmez anam. Normal hayatınıza dönünce ne insanlar size askerden öncekinden farklı davranır, ne de statünüzde çok belirgin bir değişme olur. Onda hem çok şey değişmişti, hem de hiçbir şey. Aynı pazar sabahı, ama başka bir ev; aynı biteyivelik, ama başka bir rutin; aynı iş ama başka bir motor parçası, İstanbul değil ama... Bu, başka bir şehirle teselli edilemez maalesef. İstanbul’u özlüyor muydu? Muhakkak. Dönmek istiyor muydu? Ne pahasına?

“Spora git, yorulursan daha az düşünürsün” Haftasonunun o el ayak çekilmişliğinde spor yapmayı seviyordu. Salonun bulunduğu muhitin yap(ıştır)ma elitliğini, düzayaklığını, merkeziliğini, şehrin alametifarikası otelin etrafındaki restoranları, o restoranlardan bilhassa şehirde “bağladığı” ilk esnaf olan Girit balıkçısını ve onun hiçbir yerde bulamayacağı mezelerini seviyordu. Spordan çıktıktan sonra hissettiği yalnızlık duygusunu ve birini aramak için elinin telefona gitmesini bile seviyordu. Ama bu sefer kimse yoktu salonda. Kafasını masadaki bilgisayardan kaldırmayan ve mesaiye Allah’ın pazar günü yedide başladığı için gözünü açamayan spor hocasından başka hiçkimse. Birden dehşetle Truman Show’u hatırladı. Koşu bandının asap bozucu sterilliği, duvardaki yüz bilmem kaç ekran plazma, o plazmadan avazı çıktığı kadar yankılanan sabahın o saati için olabilecek en hoppa melodi, tüm gün gelecek müşterinin ihtiyacını ikiye katlayacak adette özenle rulo yapılıp hazırlanmış el havlusu, banyodaki şapsal “bu kutuya lütfen sadece terlik atınız, havlular için diğer sepeti kullanınız” levhası, boş yere elektrik sarfiyatı olan 95 derecedeki sauna, salonun labirenti andıran mimarisinde sanki gizli bir geçitle geçilebildiği hissini koyu renk kapısıyla basbayağı veren masaj odaları, sırf “havuzumuz da var” densin diye yapılmış kıç kadar kapalı havuz -hepsi bir an için, dışarıdan pahalı görünen, ama yaklaşınca dekor olduğu belli olan bir film setinin parçaları gibi geldi ona. Spordan da o gerçek olmadığını çok iyi bildiği hissiyat yüzünden, sırf bulunduğu durum o filmi çağrıştırdığı için, hiç olmadığı kadar çabuk çıktı.

“Bir kahve iç” Starbucks’a gitti. Ömrü hayatında gördüğü Starbucks’ların en sıradanına. Bir an köşede kitap okuyan kızla göz göze geldi. Yok, o değildi. Sonra kızın gayriihtiyari ayağa kalkmasından, gözlerinin parlamasından (Parladığından emindi. Abartırdı ama o kadar değil. Parlamıştı işte, belki sevinçten değil, hayretten ama olsun) ve adıyla kendisine seslenmesinden o olduğunu anladı. Pek değişmemişti kız, hemen masasına buyur etti. “Ben kahve alıcam, sen bir şey içer misin?” Teşekkür etti kız. Oğlan kasaya gitti. “Bir  ice chai tea latte lütfen”. Döndü, heyecanını bastırmak için iki eliyle kahvesini tutup yanına oturdu, kız elindeki kitabı bıraktı. Görüşmeyeli ne kadar olduğunu hatırlamaya çalıştılar, o hatırlıyordu, kız inanamadı zamanın ne kadar çabuk geçtiğine. Çok merak etmesine rağmen, niye hiç aramadıklarını birbirlerine sormadılar. Bir mahcubiyet vardı ikisinde de sanki, bir konuşamama hali. Erkek hiç tarzı olmamasına rağmen, bence sırf kızın yanında daha uzun oturmuş olmak için büyük bir dobralıkla gününün nasıl geçtiğini anlattı, yukarıda okuduklarınızı,  sizden önce o kız duydu ...ve onunla birlikte masaya kulak misafiri olan ben (Masayı dikizleyerek değil, rica edeceğim)…

Kız, adamın gömleğini gösterdi.
-  Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
-  Hala çok dikkatlisin, evet, ilk kez giyiyorum bugün.
- Nasıl ya kıştı onu aldığımızda!
-  Evet, Agora’da karşılaştığımız zaman indirimden almıştık.
Sessizlik oldu, adam söyleyemediği sözcüklerin ağırlığı altında ezilmekteydi sanki. Nefesini tuttu, tuttuğu nefesin titrekliği havada yankılanırken konuşmaya başladı.
- Amores Perros’u hatırlar mısın?
- Hayır.
- Ben de tek sahne hatırlıyorum aslında. Sanırım son hikayede, evsiz ve sefil bir hayat süren yaşlı bir adam vardı, uzun süredir görüşmediği kızının karşısına çıkmak için hazırlanırken aynanın karşısında sakallarını kesiyordu. O sahnede adam aslında sakallarını sadece kesmez, hırpani görünüşünden sıyrılıp hayata yeniden bağlanır. Senle Agora’da Starbucks’ın bir başka şubesinde karşılaştığımız o gün var ya, o günkü gezmemiz bizim ilk gezmemiz değildi, ama benim seni ilk kez hayal ettiğim gündü. (Artık nefesini vermişti. Sırrınızı verdiyseniz, nefesinizi daha çok tutmanıza gerek yoktur.) Orada karşıma çıktın birden, tıpkı burada karşıma çıktığın gibi. Dedim “bu bir mucize.” Mucizeye inanmak, Allah’a inanmaktır biraz.
- Ne mucizesi, ben Balçova’da oturuyorum bilmiyor musun, haftanın üç günü Agora’dayım.
- Olabilir, benim inanacak bir mucizeye ihtiyacım vardı belki de. O gün aldık bu gömleği, sırf sen sevdin diye almıştım hatta. O gün yaptığım alışveriş benim aylar boyunca aldığım tek üst baştı, birisini hayal edene kadar, üst baş almam için, para harcamam için sebep yoktu çünkü. Kendi hırpaniliğimden çıkışımın alametifarikası bu gömlekti yani, benim Amores Perros’um... Bekledim ki dışarı çıktığımız bir gün bu gömleği giyeyim. O gün bugün bir kere daha görüştük senle sanırım: İzmir'e kar yağdığı gün, gömleği giymek için pek iyi bir zaman değil! Bugün dolabımı eşelerken gözüme çarptı, dedim ziyan olmasın, giyeyim artık. Ama kısmetmiş meğersem senle buluştuğum gün giymek, şansa bak.
-  Hadi ya, ne tesadüf!
-  Bir şey söyleyeyim mi, birine göre tesadüf olan, bana göre pekala mucize olabilir.
Daha fazla konuşmadı, kızı yavaşça gözlemeye başladı. Aklından neler geçiyordu acaba? Etkilenmiş miydi? Bunu bilemeyecek olmanın azabı var gibiydi sanki çocuğun suratında. Kadınları ve özelinde o kızı hiçbir zaman anlayamayacak olmasına bir kere daha hayıflandı… Hala hiperaktifti kız. Sol bacağını sallıyordu, bir yandan da pipeti manasızca kıvırıp, geri çözüyor, arada telefonunu eline alıp geri bırakıyordu.

Derken benim telefonum çaldı, çoktandır görmediğim bir arkadaşım Alsancak’a gelmiş, beni çağırıyordu. Hikayenin sonunu öğrenemeden kalktım.

...o değil de bu kadar yazdık yine bir şey değişmeyecek. Sadece Beşiktaş, her gün maç yapmıyor o kadar.

6 Aralık 2011

Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film

Nefes - Vatan Sağolsun: Gören Karakolu, 8. Hudut Taburu’na bağlı beş karakoldan biri ve Ermenistan sınırına 600m mesafededir, çıplak gözle karşıdaki Ermeni köyünü ve iki köşede, Rus askerlerin konuşlandığı Ermeni karakollarını gözleyebilirsiniz. Hudut taşı nedir bilir misiniz, sınırı ayıran taşa verilen addır hudut taşı. Bildiğin taş, boyanır kırmızı beyaza. Numaralandırılır. 138 ila 141 arası hudut taşı o karakolun mıntıkasıydı yanlış hatırlamıyorsam. Orası, vatanın en uç toprağıdır. Tamamı şantiye halinde olan, sadece siperlerin bulunduğu, er gazinosunun iki masa, 41 ekran bir televizyon ve odun sobasından müteşekkil olduğu, içecek suyun, yenecek karavananın aşağıdaki karakoldan geldiği, kanalizasyonun bulunmadığı bu karakolun personeli dört ay boyunca günde dört saat -20’nin altında nöbet tutan yirmi küsur asker ve başlarında 24 yaşında bir teğmenle ayağında iki mermi olan yarıdeli bir uzman. 650000 silah altındaki asker arasından iyi piyango. Bana vurmadı, ben bir yirmi kilometre kadar şanslıydım, ama ne kadar iyi olduğunu, ben kestirebiliyorum. Siz, o piyangonun ne menem bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız bu filmi izleyin. Otuz senedir, Türkiye’nin bir bölgesinde ne Gören’ler olduğu, askerliğini oralarda yapan ülke evlatlarının neler gördüğünü anlamak için. Birileri nutuk çekerken, fakir başkalarının nasıl öldüğünü görmek için. Türkiye’de bedelli, daha önce yok mu zannediyordunuz yoksa?



Letters from Iwo Jima: Japon kültüründe kurban olma ve onuru için intihar etmenin vakayı adiye olmasından mütevellit, İkinci Dünya Savaşı sonlanınca kitlesel intiharlar furya haline gelmiş. (Bir diğer örneği de Almanya’da, Hitler’in peşinden intihar eden Alman sayısını bir yerlerde okuyunca kulaklarıma inanamamıştım) Japonya’da savaş bittikten yıllar sonra bile, savaşın devam ettiğini zannedip, düşmanla çarpışmayı bekleyen askerler olduğu da tarihi bir gerçek. Clint Eastwood’un bu iki realite üzerine inşa ettiği ve empatinin dibine vuran filmi, bence üstadın hak ettiği ilgiyi görememiş filmlerden biri. Holywood’un Japon büyükelçisi olmuş Ken Watanabe’nin Japon general rolünde döktürdüğü bu film bizi İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna götürüyor ve kaybeden psikolojisini, yaşamanın anlamsızlaşmasını Japon askerlerin yazdığı mektuplar üzerinden gözler önüne seriyor. Bu film, Flags of Our Fathers’la birlikte çekilmiş, o filmde de, Amerikan zaferinin alametifarikası olmuş fotoğrafın nasıl bir mizansen ve dümenle çekildiğini kafamıza çakmıştı. (O da bundan kötü film değildir, ben Japonlara hissettiğim yakınlıktan ve Ken Watanabe sempatisinden mütevellit listeye aldım Iwo Jima’yı…)



Full Metal Jacket: Kubrick pek tarzım değil, ama bu filmin ilk yarısı bir nakış gibi işlenmişti beynime. Antimiliterliğinin yanında insan psikolojisini en iyi anlatan filmlerden biri olduğu için de beni çok etkilemiş bir filmdir. Mizacı askerliğe yatkın olmayan bazıları için, hikaye çok tanıdık gelecektir. Bizim gazinoda denk gelince, güç bela bir on dakika erlere izletmiş, çocuklarda belli belirsiz bir sırıtışa rast gelmiştim. Başınızdan geçen kötü şeylerin, başkalarının da başından geçtiğini/geçebileceğini gördüğünüzde, yalnızlıktan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlama hissi vardır ya, o ifadeyi suratlarında görmüştüm. Askerlik her yerde askerlik kafası.



Platoon: Vietnam Savaşı’yla ilgili sarsıcı filmler listesinde zirveye oynayan bu film, bir çoğu o zaman sabi diyebileceğimiz yıldız adaylarından oluşan kadrosuyla, Willem Dafoe’nun tertemiz oyunculuğuyla, askerlerin içindeki husumetin nasıl dışavurulabileceğini göstermesiyle alanında artık bir klasik, diyip keseyim, fazlası spoilere girer zaar. Ha bir de Barber's Adogio for Strings de iyi şarkıdır.


The Deer Hunter: Filmin mottosunu "askerler tek bir atış için yaşarlar. Hayatlarında da savaşta da" diye özetleyebiliriz sanırım. Vietnam Savaşı'ndan dönen bir asker arkadaş grubunun Amerika'nın taşrasında hayata tutunmadaki başarısızlıklarını anlattığı film, Christopher Walken’ın unutulmaz Rus ruleti sahnesi için bile izlenir.  Hükümet gibi Meryl Streep, sniper Robert de Niro da cabası. Filmde geyiğin bile oyunculuğundan etkilenmiştim öyle diim ben size.

5 Ekim 2011

Paris Yahut İstanbul

Fransa ve kültürü, benim için, formasyonumun da (Boğaziçi!) önemli bir parçası olan Anglo-sakson kültürün bir antitezi, rakibi. 1789 Fransız İhtilali’nin vesile olduğu ulus devlet anlayışını yirminci yüzyıldaki felaketlerin (mesela Yahudi Soykırımı, mesela Bosna, mesela Irak, mesela Ruanda) müsebbibi bellerim, müdahaleci ve Amerika kadar çoğulculuktan nasibini almamış demokrasilerini illiberal ve noksan bulurum, Aydınlanma’ya da kaynaklık etmiş onca düşünüründen bir tek Camus’yü bilirim- onun da klasik bir varoluşçu olmadığına içten içe inanarak (öyle olmadığını umut ederek diyelim), Voltaire’ler, Moliere’ler, Sartre’lar, Baudelaire’lar, Hugo’lar, Balzac’lar, Flaubert’ler bana uzak. Son yüz yıl boyunca sömürgecilikte İngiltere ve ABD’den geri kalmamış olmalarına karşın özgürlüğün savunucusu görünme çabalarındansa tiksinirim, Irak Savaşı’nda da Libya Harekatı’nda da dinlerinin imanlarının petrol olduklarını ispatladılar indimde. Hal böyleyken, bu medeniyetin şehirleşmiş hali olan Paris’in bu zamana kadar merak ettiğim yerler listesine girememesine şaşmamak lazım. Şaşırma hakkımı Paris’in güzelliği karşısında kullanmak istiyorum, müsadenizle.

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm,
Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm

Türkçede aydına eskiden münevver denirmiş, etrafına nur, ışık saçan kişi manasında. Yukarıdaki dizenin sahibi Ziya Paşa da bir Osmanlı aydınıydı. Akranları gibi, kendisi aydınlanmış, toplumu da aydınlatmayı kendine vazife edinmiş, yurt dışına gitmiş/sürgün edilmiş bir edebiyatçıydı. (Devlette devamlılık esastır malum, balya balya aydınımızın sürgün edilmesi, bize Osmanlı’dan mirastır) Şimdikilerin var mı emin değilim, ama Ziya Paşa’nın mensubu olduğu Jön Türklerin bir tasavvuru vardı. İktidara ortak olmuş, onu dönüştürmeye çalışan Tanzimatçılar gibi yavaş değil, örnek aldıkları Fransızlar gibi kesin bir devrim yapacaklardı. Paris’te, istisnasız her kamu binasının girişinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik yazar. Paris’te ve Londra’da nefes alma olanağı bulmuş Jön Türkler de Abdülhamit’in prangalarından kurtulup önce hürriyet getireceklerdi memlekete. Sonra herkesin eşit olduğu bir anayasayla kardeşliği egemen kılacaklardı milletler arasında. Olmadı. Olmamasının faturasını bu ülkenin evlatları ödedi, hala ödüyor. O aydınların refleksleri, yaşadıkları ikilemler, hayal kırıklıkları, yılgınlıkları, adam olmayacaklarına içten içe kanaat ettikleri bir millet uğruna hayatlarını vakfetmelerinden doğan öfke, kendi kültürüne olan yabancılık, nesilden nesile kalıtsal olarak geçen bir lanet gibi izledi diğer nesillerdeki okumuş yazmışları. Taşrada doğmuş, kendini geliştirmiş ama modernleşmenin çelişkileriyle Doğu ve Batı arasında sıkışmış aydınlar yetişti bu ülkede (Bu arada kalmışlıktan ilk bahseden Tanpınar, arada kalmış aydını -kendi üzerinden- hicveden ilk yazarımız Oğuz Atay oldu, Tutunamayanlar’la.) Ziya Paşa da benzer bir şaşkınlık üzerine yazmış olabilir mi bu satırları, bilmiyorum. Paris’teyken en çok bu soruyu sordum kendime- biz niye böyleyiz, her yerimiz niye virane? Niye yere göğe koyamadığımız İstanbul’a on sene öncesine kadar bir metro hattı açamadık? Nasıl oluyor da Paris’in en içteki iki zone’unu boydan boya kat eden on dört metro hattı olabiliyor, şehrin en turistik yerlerinin kapısına kadar bu metro hatları gidebiliyor peki? Niye şehrin merkezinde böyle parklarımız yok bizim, niye her boş bulduğumuz yere plaza kondurur olduk?





Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği Lüksemburg Bahçeleri, şehrin en işlek caddelerinden St. Michels üstünde, 11 numaralı metroyla gidebileceğiniz halka açık bir park. Şehrin sakinlerini orada çimlere uzanmış, çiftleri birbirlerine sarmaş dolaş, spora meraklılarını içindeki kortlarda tenis oynarken görebilirsiniz. Lüksemburg Bahçeleri’nin St. Michels kapısından çıkıncaysa İtalyan Pantheon Tapınağı’nın bir benzeri olarak inşa edilmiş –ve aynı ismi taşıyan- içinde Voltaire, Alexandre Dumas, Emile Zola, Victor Hugo, Jean Jacque Rouessau gibi yazarların mezarını da bulunduran devasa Pantheon Tapınağı’yla karşılaşırsınız. Binanın ortasında Faucault Sarkacı’nın olması hoş bir sürpriz, keza binanın alelade sütunlarından birinde Antoine de Saint-Exupery’nin anısına bir not görmek de- sadece bellatrixin kulağının çınlamasına vesile olduğu için değil, yazarlarına saygı duruşunda kusur etmeyen bir şehir görmek insanı teselli ettiği için (Ahmet Kaya da Paris’e sürgüne gitmişti değil mi…)         





Pantheon ile St.Michels arasında kalan mekanlar kahvaltı için iyidir. Yeri gelmişken tüm şehirde meşrubatın çok pahalı (metroda otomatta yarım litre su €1.8, markette bir buçuk litre su €0.75!) ama ana yemek fiyatlarınınsa çok fahiş olmadığını belirteyim. Biftek türevi yemeklerini ben çok lezzetli buldum ki genelde yurt dışına çıktığım zaman yemekte çok zorlanırım. Aynı övgüler tatlıları için de geçerli, bıldır yediğimiz fondüler midemin içinde döndüler sayın okuyucu. Onun dışında yemekleri yağlı tabi, klasik Orta Avrupa mutfağı.

Pantheon’un çaprazında ise “Universite de Paris” olarak da geçen Sorbonne Üniversitesi’nin arka kapısı bulunmakta, ana kapıdan güvenlik marifetiyle püskürtülünce, buradan giriş yaptım. Şehrin üniversitelerine sızmak, taa Barselona’dan beri yineleyegeldiğim bir gelenek olmaya başladı, ama böyle bir adetim olmasaydı da, Avrupa’nın Oxford’la beraber en iyi sosyal bilimler okulunun koridorlarında dolaşmak isterdim açıkçası.



Boğaziçi’nin en iyi (ve en Frankofon) sosyal bilimler hocası –biraz iddialı bir laf oldu akademik bir titr için ama- Edhem Eldem, kendi uzmanlık alanı olan Aydınlanma’yı anlatırken hiç unutmuyorum “Anlatacak bir şey yok aslında, aydınlanmayı herkes bilir” diye başlamıştı derse. Edhem Eldem tabi ne eylerse güzel eyler, ama aydınlanmanın ne demek olduğunu daha iyi anlamak için 1 numaralı metro hattıyla Louvre’a gidin- medeniyet dediğimiz şeyin bazı taşların daha üstte olduğunu ima eden piramidimsi hiyerarşik bir yapı değil, halka halka genişleyen bir okyanus dalgası olduğunu görmek için. Louvre o halkaların en dışta, en kapsayıcı olanı. İçinde Hammurabi Kanunu’nun olduğu anıt da var, Mona Lisa da. Bundan bin sekiz yüz yıl önce kozmpolit, yöneticilerini halkın seçtiği bir Roma tahayyülü kuran İmparator Marcus Aurelius da var, 2012’de büyütülmüş olarak açılacak İslami eserler müzesi de. Dört katlı dikdörtgen bir geometriye sahip bu devasa yapının bir katını yarım günde ancak gezersiniz, zaman kazanmak için müze kombine bileti alın, girişte kilometrelerce beklemekten kurtulur, şehirdeki altmış küsur müzeye de bedava girersiniz. Benzer bir kombineyi metro için almakta da fayda olduğunu hatırlatayım.…



Paris’in alametifarikası Eiffel’eyse akşam gidin, ışıklandırılmış hali, çok daha etkileyici.  Eiffel gibi birçok müze akşamın ilerleyen saatlerine kadar açık. En kestirme ulaşım, 6 numaralı metroyla Bir-Hakeim’de inmek veya C banliyösünü kullanmak. Eiffel’in, yani Paris’in tepesine çıkmadım. Söylemesi ayıptır yalnızdım, pek içimden gelmedi dolayısıyla. (İstanbulda olduğum sekiz senede de  Kız Kulesi’ne gitmedim mesela.) Paris’te hiçbir yerde yalnız olduğumu Eiffel’deki kadar hissetmedim, bunda Eiffel civarındaki çimlerde gecenin on birinde sere serpe yatmış beş bin civarında genç görmem de etkili oldu sanırım. Siz de bu duyguyu yaşamak istemiyorsanız ve eğer imkanınız varsa, sevgilinizle gidin bu şehre.



Yok eğer Paris’e hasbelkader yalnız gitmişseniz, ve illa da şehre kuşbakışı bakmak istiyorsanız, Notre Dame’ın kulesine çıkmanızdaysa bir mahsur yok: Eiffel yirminci yüzyılda geçen romantik bir aşk hikayesiyse, Notre Dame da  çirkin Quasimodo’nun mutsuz sonla biten imkansız aşkının peşinden heder olmasının konu edildiği romana hayat veren bir bir ortaçağ anlatısıdır. O anlatıda Qasimodo, kaderini (Anarkh) takip eder. Sonunu bile bile… Aşk da din gibi kadere razı olmaktır biraz. Şehrin bu simetrik kulelere sahip Gotik Katedrali, şehrin merkezindeki küçük bir adacıkta bulunuyor, St. Michels’den yürüme mesafesinde ve B, C banliyöleriyle 4 numaralı metro katedralin üç farklı noktasına çıkıyor. 






Şehirde görmeniz gereken bir diğer kilise ise neoklasik bir mimariye sahip diyebileceğimiz Sacres de Cour. İçerideki fotoğraf çekme yasağına uyun, sonra benim gibi müze görevlisiyle papaz olup keyfinizi kaçırabilirsiniz, bu konuda hem benim başımdan geçen olay, hem de Louvre’da tanık olduklarım görevlilerin nezaketten zerre nasibini almadığı kanaatini uyandırdı.

Fransa’nın merkezi Paris, Paris’in merkezi Concorde meydanı. Bu meydandaki obeliski merkez kabul edip, kuzey-güney ve doğu-batı yönünde hayali çizgiler çizerseniz meydanın bu eksenler etrafında simetrik olduğunu görürsünüz: Obeliskin olduğu yerdeki iki çeşme; Rue Royal sokağını başında Hotel de Crillon’a karşılık Hotel de la Marine; Concorde’un ucundaki Ulusal Meclise karşışılık Rue Royal’in ucunda Madeleine Kilisesi tıpatıp aynı mimariye sahip. Bu matematik mükemmelliğiyle diyebilirim ki (Sen Pietro’yu görmedim ama) benim bu yaşıma kadar gördüğüm en etkileyici meydan kesinlikle burası. Arc de Triumph ve Concorde Meydanı arasındaki cadde meşhur Champs-Elyseess caddesi, dört katlı Louis Vitton’dan, Mercedes galerisine, cadde üzerindeki barlardan, envayi çeşit mağazalarına kadar, Bağdat Caddesi’ni andırıyor. L’entricotte isimli restoranı tavsiye ediyorum, fiyatları biraz tuzlu ama antrikotu ekabir. Champs-Elyseess, cumartesi akşamı kalabalık olmasıyla beni şaşırtmıştı, zaten Paris’i Viyana’dan, Münih’ten, Stockholm’den hatta Barcelona’dan ayrı kılan benim için, güneş battıktan sonra da, şehrin sakinlerinin dışarıda, şehirdeki dükkanların açık olması. 1 ve 8 numaralı metrolar Concorde’dan, 1 ve 13 numaralar Champs-Elyseess’den geçiyor. Arc de Triumph da tıpkı Eiffel gibi, Louvre gibi, birazdan bahsedeceğim Savaş Müzesi gibi devasa bir yapı. Şehrin düz olmasının da etkisiyle bu devasa büyük yapılar her yerden gözünüze çarpıp, gezerken pusulanız oluyor. 





Şehrin suyla rabıtası doğu batı yönünde şehrin göbeğinden geçen Seine nehri. Eğer gezmekten bitap düştüyseniz, nehir üzerindeki bir saat süren tekne turlarından birine katılabilirsiniz, bu Paris’e başka bir perspektiften bakmanıza olanak sağlayacaktır. Şehrin üzerindeki en müstesna köprü olan, Pont Alexandre III köprüsü, Concorde meydanının paralelinde kalıyor ve bir ucu Champs-Elyseess’ye, diğer ucu yine mimari bir harika olan Askeri Müze’ye açılıyor. Askeri müzeyi gezmek kısmet olmadı- Tıpkı Sinan’ın “en beğendiğim yer” dediği, C banliyösüyle şehre kırk beş dakika mesafedeki Versay Sarayı’na gitmenin kısmet olmadığı gibi.




Benim randıman alamadığım kısmı gece hayatıydı, şehrin Moulin Rouge ve diğer pavyonları Pigalle ve Blanche tarafında yoğunlaşmış durumda. Moulin Rouge’un bar tarafında bildiğiniz sinevizyon gösterimi vardı Allahın cumartesi günü. O hizada birkaç disko var fakat, genelde pub şeklinde yerler konuşlanmış cadde üstünde, ama dediğim gibi çok yardımcı olamıyorum. Anlıyorum ama konuşamıyorum.



Geçenlerde Cömert’le twitterda geyiğini yaparken anımsadım- Before Sunset, yıllar önce Viyana’da tesadüfen tanışmış ve beraber bir gece geçirmiş Fransız entel bir kızla Celine (Julie Delpy) Deniz’in deyimiyle Celine’e kesik Amerikalı bir Jesse’nin (Ethan Hawke) yıllar sonra Paris’te geçirdikleri bir günü anlatır. Yıllar geçmiş, karakterlerimiz kendilerine başka hayatlar çizmiştir. Paris’i çiftimizle birlikte adım adım arşınlarken, (Eiffel klişesi hiçbir sahnede gözükmez) mutlu sonla bitmemiş bir aşk hikayesinin sonrasına tanık olmanın hüznü içinize oturur, film tüm sıcaklığına, pozitifliğine rağmen, varlığıyla başlı başına bir kara filmdir aslında. Ama bu klişelerden uzak, yalın aşk filminin son sahnesiyle ima ettiği, başka bir sonun mümkün olabileceğidir. Paris, bu yanılsamayı sadece filmi izlerken değil, gezerken de hissettirmesi bakımından da, İstanbul’a benzer. Paris’e iki yüz küsur kilometre mesafede bir otel odasında bunu yazarken, planım dahilinde olmamasına rağmen, sanki haftasonu Paris’e bir kez daha gidecekmiş gibi hissediyorum. Gerçek olmayacağını bilsem de Fransa turum bittikten sonra, İzmir’e değil İstanbul’a dönüverecekmişim, çok özlediğim arkadaşlarımla istediğim zaman görüşebilecekmişim gibi.


6 Ağustos 2011

Ters Köşe

Dün bir arkadaşla laflarken konu 12 filmine geldi, beni harbiden yerime mıhlamış filmlerden biridir, sürpriz bir festival keşfi, dolaylı olarak İstanbul vesilesiyle tanışık olduğum sayısız filmden en ... olanı. Edebi. Rus. Sorgulatıcı. Hakiki. Derken böyle bir derleme yapasım geldi, kıyıda köşede kalmış, adam gibi rağbet görmemiş, benim de öylesine hiçbir beklentim olmadan izlediğim, ama beni derinden etkilemiş filmleri listelemek ve hazır listelemişken bu filmlerin bendeki çağrışımları üzerine laflamak. Sinefil de varsa aranızda, onlara da inceden bi faydamız olmuş olur bu tavsiye niteliğindeki listemle. Düşünüyorum da bu yazıyı yazmak çelişkili bir durum aslında, benim sıfır beklentiyle izlediğim aşağıdaki filmler için ben bu yazıyı yazarak bir beklenti oluşturmuş bulundum sizde, affola. (Sabit uyarı, uyarı sabiti: Mümkün mertebe spoil etmemeye çalışıcam filmleri, bununla birlikte sağım solum belli olmaz, çok kıllanıyosanız fragmanları izleyin geçin derim.)

12:



Sidney Lumet'nin siyah beyaz olarak çektiği 12 Angry Men filmi (müsadenizle çapraşık bir tercümeyle 12 Atar Adam olarak bahsedeceğim kendisinden) bahsetttiği konu ve devrimci tekniğiyle (elin İskandinav'ının baamsız filmler çekme iddiasıyla doktriner bir çıkışla ilan ettiği Dogma tekniğini yıllar yıllar önce sessizce uygulaması vb) sinema tarihinin en kült filmlerinden biri. İşte o filmin arkadaşımın yerinde tesbitindeki gibi, coverlanması sonucu ortaya çıkan 12 filmi, the Return'le birlikte aslında bu yazıyı yazma sebebim hemen hemen. 12, 12 Atar Adam'ın merkeze aldığı hukukta masumiyet karinesi, adaletin temsili gibi tartışmalı konulara mesela Hristiyanlık, mesela Rus-Çeçen gerilimi, mesela Rusya'nın son zamanlarında yaşadığı ekonomik dönüşümün toplumsal izdüşümü gibi hepsi birbirinde çetrefilli konuları da ekleyerek hikayeyi gerçek bir yapboza dönüşüyor. Nikita Mikhalkov'un bu “Dostoyevskiyen” (öle kelime mi olur len) filmini iki buçuk saat boyunca arasız ve nefesim kesilmiş halde izlediğim günü dün gibi hatırlıyorum.

Vozvrashchenie (The Return)

Ama sadece o günü değil, Andrei Zvyagintsev'in bu ilk filmini izlediğim ve Boğaziçi Kütüphanesi'nden rica minnet cd'sini çıkartıp Deniz'e izlettiğim günü de. Vizyona girdiği zaman çeşitli övgülere mazhar olmuş bu film, basit bir baba oğul hikayesini küçük oğlun gözünden anlatırken, ters köşeleri, Tarkovsky'e saygı duruşu niteliğinde kartpostal mahiyetinde sahneleriyle insanı hüzne gark ediyor. Büyük abiyi oynayan aktörün, sanırım sette meydana gelen bir kaza sonucu hayatını kaybetmiş olması da ayrıca trajik bir durum.



Nefes

Bu filmi birçoğunuzun izlediğine eminim, gişe rakamları gerçek bir başarıydı. Bildiğiniz üzere bu da bir ilk film, Levent Semerci'nin yakın geçmişte tartışmalar yaratmış ilk filmi. Daha önce bir vesileyle yazdığım üzere, bu ülkede büyümüş bir erkek olarak, o filmde olan bitenin gerçek olduğunu biliyoruz, sinir bozucu olan, ve filmi güçlü kılan da bu. Benim beklentim açısından da ters köşe bir filmdi Nefes, ben daha hamasi bir film bekliyordum, ama askerlerin ne şartlarda görev yaptığını, onların korkularını, hayata olan bağlılıklarını ve hayattan kopukluklarını göstermesi açısından beni şaşırtmıştı.



Battle for Haditha

Size hiç duymadığınıza gözüm kapalı yemin edeceğim bir hikaye anlatayım: Irak Hadisa'da, Amerikan askerleri bir saldırıya uğrar, mayınlı saldırı sonucu iki Amerikan askeri ölür. Gözü dönmüş Amerikan askerleri misilleme olarak bir eve operasyon yaparlar. Yirmi dört sivil ölür. Silahsız. Çocuk. Kadın. Eş. Kardeş. Bu rezalet bir vesileyle ortaya çıkar. Soruşturma açılır. Bütün bunlar izlemediğinize, adını bile duymadığınıza gözüm kapalı yemin edeceğim bu filmde anlatılır.



The Prestige

Listemin en Holywood yapımı. Elimizde popcornlarla eğlenmelik bir şeyler izleme beklentisiyle gittiydik bu filme ben, Deniz, Sinan. Kanyon'da izlediydik. Ganyonda. Garılarlan. Yok beaa üç saptık, atlamayın hemen. Gecenin bir yarısı film bitmiş, biz Levent'ten yol kenarında konuşa konuşa Akatlar'a kadar gelmişiz, eve dağıldıktan sonra hala birbirimizi “olm şöle de bi şey vardı lan yakaladın mı” diye arıyoduk. Filmi o kadar beğenmiştik ki en balık hafızalımız Deniz'e bile sorsanız abicim, bu hikayeyi hatırlar. Hatırlar derken hee der, olabilir der. Fazla yüz vermez. Sıkılır. Geyiğe sarmaktan filmi anlatmadık yalnız, ters yüzlerle örülü son derece başarılı bir senaryo, görkemli sahneler ve Christian Bale, Michael Caine'ın hazır ve nazır olduğu bir başka Christopher Nolan filmi - her haliyle bir başka.



Kaç Para Kaç

Reha Erdem'in Beş Vakit'ini izlemiş ve beğenmemiştim. Hal böyleyken ulen izlemedi demesinler mahcup oluruz diye öylesine taktığım Kaç Para Kaç harbiden beni çok etkilemişti. Taner Birsel'de vücut bulan, kıt kanaat geçinen, üçün beşin hesabını yapan esnaf tiplemesinin çok gerçek olduğunu yakın çevremden biliyordum. Devamlı artan bir tempoyla ilerleyen ve sonunu kestirmenize rağmen kendini size izlettiren filmde, Tünel'deki sahneler ve vapurda geçen kovalamaca sahnesi harbiden on numaraydı.



Türev

Şaka gibi, filmin ne fragmanı var ne internet sitesi çalışıyor. O derece kıyıda köşede kalmış bir film Türev, nerden bulur izlersiniz bilemem, ben Kanal D'den çıkan DVD'sinden izlemiştim. Yurtdışında operacı (operacı ne len, opera yönetmeni her halde) olarak çalışan Ulaş İnaç'ın bu ilk filmi, kadın erkek ilişkisi üzerine, sanırım Don Kişot'ta geçen bir hikayeyi ters yüz ederek günümüze uyarlıyor. Film, Altın Portakal'da en iyi filmi alınca baya kıyamet kopmuştu. Bilhassa Nazım tiplemesinde yönetmenin umursamaz görünen, çıkarcı, entel havalarındaki erkek karakter eleştirisi ve onun üzerinden verdiği ayar buradan köye yol olur. “the Güreli” ve Deniz'le birlikte, repliklerini dilimize pelesenk ettiğimiz üç Türk filminden biridir- diğer ikisi Her Şey Çok Güzel Olacak ve Vizontele.

Le scaphandre et le papillon (The Diving Bell and the Butterfly)

Yönetmen Julian Schnabel'in gerçek hikayeye dayanan filmi, listemizin Frankafon kontenjanı. Elle dergisi yayın yönetmeni Jean-Dominique Bauby'nin, yakalandığı beyin kanaması sonucu bütün organları işlevsiz hale gelmiş, sadece tek bir gözünü kırpabilmektedir ve sayılı günü kalmıştır. Fakat bilinci hala açıktır ve hayatla olan hesaplaşması henüz bitmemiştir. Gerçek bir hikaye olmasından ötürü olsa gerek iki gün falan filmin tesirinde kaldığımı hatırlıyorum.



The Wrestler

Darren Aronofsky'nin bu modern zaman trajedisinin, ciddi bir sistem sorgulamasını bünyesinde barındırdığını tahmin ediyorum. İtiraf etmek gerekirse Aronofsky pek de hazzettiğim bir yönetmen değildir aslında, Mickey Rourke'un hızlı zamanlarına da yetişemedim, tevellüt yetmez. Fakat filmi beğenmiştim çok, o yıldızların yaldızları söküldüğü zaman parıltısız hallerine görmemize imkan verdiği için, oyuncuların kendi hayatları da filmle paralellik gösterdiği, cast seçimi bu açıdan manidar olduğu için (Sadece Mickey Rourke değil, Marisa Tomei de tam isabet bu anlamda, kendisinin 92'den bir oskarı var!), içerdiği melankoli ve naiflik için... (Bunu yazmasam olmaz, the Ram'in boş zamanlarında kasaplık yapmasının boşuna olmadığıyla ilgili bir yorum okumuştum, hem Mickey Rourke'un hem Tomei'nin karakterleri aslında kendi vücudunu, yani etini satarak hayatta kalmaya çalışıyordu.)



25 Mayıs 2011

Filmler, Askerler, Flu Fotoğraflar

Aşağıdaki fotoğraf, 1925'te Boğaziçi'nde Field Days şenlikleri sırasında çekilmiş, eski fotoğraflarda yerleşik olan nostalji ve yaşanmışlık duygusu dışarı taşıyor adeta. Şu anda aynı aktivite Spor Kulübü'nün SportsFest kapsamında bir gelenek halinde devam ediyor. Fotoğrafı buraya koydum, sırf sevdiğim için, hazzetmediğim SK'nın reklamını yapma pahasına. Ama bu fotoyu aşağıdaki konuya bağlamam lazım. İyi yazarlar öle yapardı çünkü.


Vietnam karşıtı filmler arasında haklı bir yere sahip olan Platoon filmiyle ilgili olarak Oliver Stone, filmin DVD extrasında da bulabileceğiniz bir mülakatında, filmin senaryosunu Vietnam'dan döner dönmez yazdığından bahseder, filmse 1986 yapımıdır. Bunu Oliver Stone “yazmasam olmazdı, ve hemen dönünce yazmasam unutacağımdan korktum” diye anlatır. Sırf bu cümlenin yüzüsuyu hürmetine bile insan hisleri daha da soğumadan askere dair bir sonsöz yazma ihtiyacı hissediyor. Hatırlamak için... Unutmamak için...

Benim askerde yaşadıklarımdan bir Platoon çıkmaz, merak etmeyin. Zaten sivil hayata geçince askerliğe dair sıkıntıları hızla unutacağımı iddia edenler haklı çıktı gibi, hafızamı zorlamadığım sürece anılarım flu, sadece birkaç fotoğraf yerleşik kafamda. O fotoğrafların birinde Hafız Hakkı Paşa Kışlası'ndan tabura geri dönmek üzere olan bir otobüsün içinde acemiliğini yeni bitirmiş kaygılı yüzler var. Bilinmezliğe yolculuk için tekerin dönmesinin akabininde radyodan Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ne denk gelmek var. Beni burada arama anne. “İstesen denk getiremezsin” demiştim yanımdaki arkadaşa. Bu tesadüfler hep bana mı denk gelir, yoksa ben mi hep bu tesadüflere bir hikmet addederim? Şarkıyı duyunca sesin açılmasına dair talepler peşisıra yükseldi, komutan yabancı değildi, sesi açtık, sessizce dinledik. Kapıda adımı sorma.

Bir başka flu fotoğrafta bir Türk bayrağı var, ucu yırtılmış. Tabur sınırına dahil olan tepelerden birinde stratejik açıdan en kritik nöbet kulubesi bulunuyor, bu bayrak o nöbet kulübesine ait. O fotoğraf benim aklıma Nefes filmindeki repliği getiriyor: “Bizim buraların soğuğuna bayrak dayanmıyor di mi komutan” Benim oynadığım askercilikten Nefes filmi hiç çıkmaz. Sadece filmin meramını anlayacak kadar bu ülkede yaşadım, orada anlatılana aşina olacak kadar uzaktı bulunduğumuz yer, o kadar. Ama birilerine o film daha aşina. Sınırı birileri bekliyor zira.

Hatırlamak için yazmanın bir sakıncası var. Hafıza insana oyun yapar, bunun için yazmak çözüm olabilir, ama Memento'da anlatıldığı gibi, hatırlamak için sadece yazdıklarınıza bağlı kalırsanız, çok fena yanılabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece sizin yazdığınız değildir. Çünkü yazdığınız bazen, gerçek değildir. Bu yüzden daha fazla yazmanın manası yok, fotoğrafların bazıları sandığından hiç çıkmamalı. Adamakıllı asker fotoğrafımın olmadığından bahsetmiştim değil mi? Oraya ait değilim çünkü, yukarıdaki fotoğrafın çekildiği meydan benim olmak istediğim yer. Orada çok fotoğraf çekildim, hiçbiri flu değil. Hoşbulduk efendim...

27 Mart 2011

Piyadenin Telefonla Konuşma Raconu Üzerine Sayıklamalar

Askerdeyken telefonla konuşmak birkaç açıdan hayati: Her şeyden önce kısa dönem bir askerin dış dünyayla tek bağlantısıdır telefon. (Kısa dönemseniz internete ancak çarşı izninde erişebilirsiniz) Haftasonu oynanan derbideki tartışmalı pozisyondan, Ortadoğu’da dönen dolaplara, bedelli tartışmalarından lise arkadaşınızın ne zaman evleneceğine bir sürü gelişmeden haberdar olmanın yegane yolu açıp birine sormak. (Haberdar olmakla ilgili komik bir askerlik anım var: Bir arkadaş bizim taburun içindeki fırından poğaça alırken fırıncı çocuktan, ‘bilader poğaçaları bugünkü gazeteye sarabilir misin?’ diye ricada bulunmuş. Fırıncı ‘ya kardeş’ demiş ‘hani Haydarpaşa yandı ya, benim işte dün haberim oldu bundan.’ [olayın oluş tarihine bakılırsa bir aylık gecikme söz konusu] ‘Sen’ diye tiradına devam etmiş, ‘kuşların uçmadığı, denizlerin coşmadığı, insanların birbirine “seni seviyorum” demediği bir yerdesin, 8.Hudut’tasın, ne günlük gazetesi!')

Tabi dışarıda ne olup bittiğini takip etmeseniz veya geç öğrenseniz bir şey kaybetmezsiniz pek, sadece sivil hayattan biraz daha kopmuş olursunuz. Ama bilgi akışı çift taraflı, aileniz başta sizi merak edenlerle tek rabıtanız da Telekom’un tuhaf biçimde sms atabildiğiniz ama çoğu geri aramaya kapalı olan iğrenç mavi ankesörlü telefonları.

Bir husus daha var tabi, benim askerlik yaptığım yerde şimdi detaylandırmayacağım sebeplerden iletişim zamanlaması benim inisiyatifimde diyebiliriz, ailemle haftada iki kez sabit saatlerde görüşüyorum, onun dışında özlediğim kişiyi istediğim zaman arıyorum, müsaitse konuşuyorum. Genelde haftasonu kimseyi aramamaya çalışıyorum, zamanın iyice yavaşladığı ve sivili daha çok düşündüğüm bu zaman diliminde aradığım eşin dostun Kanyon’dan, Moda’dan, Bebek’ten çıkması ziyadesiyle moral bozucu- Bir arkadaşımı dayanamayıp cumartesi akşamı aramıştım, çocuk da o sırada tesadüfen memleketindeymiş, ‘seni taşrada yakaladık yani’ diye sevindirik olduğumu hatırlarım…

Acemilikte her gün bir kişiyi arıyordum, zaman geçtikçe ruh halime bağlı olarak arama sıklığım değişti, çok depresif olduğum zamanlarda kimseyle konuşmak istemiyordum, sonra rahata erdikçe çenem düştü, şimdi ara yoldayım diyebiliriz. Kel alaka diyeceksiniz ama ben birini aramayı festivalden film bileti almaya benzetiyorum, aramadan önce ne konuşacağıma dair kafamda bir fikir olabiliyor, ama diyalogun temposuna, ikimizin moral durumuna veya karşıdakinin müsait olup olmamasına göre telefon konuşmaları bir dakikayla bir saat arası sürebiliyor. Festivalde de üstünkörü seçtiğim filmlerden bazılarının tesirinden günlerce kurtulamayıp eşe dosta şiddetle tavsiye ettiğim gibi (12, Grizzly Man vs) uyuduğum filmler de oldu şimdi ne yalan söyleyeyim. Yine de festival takip etmeyi, film seçme ritüelini, sevdiğim birini olur olmaz bir Japon/Rus/İran filmine sürüklemeyi, hayranı olduğum bir yönetmenin dışarıda kolayca erişemeyeceğim filminin izini sürmeyi severim, eşi-dostu olur olmadık zamanda arayarak türlü sululuklarla güldürmeyi sevdiğim gibi.

4 Aralık 2010

Oyunculuk Nedir, Nasıl Yapılır (Golf Sopasız Versiyon)

Hep çok beğendiğim filmleri yazdım, bu sefer o kadar da beğenmediğim bir filmi yazayım, Yavuz Turgul'un hepimizi heyecanlandıran Av Mevsimi'ni. O kadar tafsilatlı bir analize girişmeden söyleyeyim, gidin, bir Eşkıya veya Muhsin Bey beklemeden. Yavuz Turgul'un nostaljisi, zamanını (daha moda tabirle zamanın ruhunu) ıskalamış kahramanları, oyuncu yönetimi, yerel ama hakkı yeterince teslim edilmemiş sanatçılara saygı duruşu içeren müzik seçimi (Eşkıya'da Kazancı Bedih, Gönül Yarası'nda Aynur Doğan ve bu sefer Kazım Koyuncu) ve hikayelerinin naifliği bana hep iyi gelmiştir. Bu filmde de Turgul, aynı dili başka bir platform üzerinden (polisiye hikaye) anlatıyor. Film sonlara doğru temposunu kaybetse de bilhassa ilk bir buçuk iki saati bayağı kolay izleniyor, kendimi filme kaptırmamdaysa Cem Yılmaz'ın oyunculuğunun etkisi yadsınamaz, niyeyse kendisini Zeki Demirkubuz'un filminde izleyemezsem gözüm açık gidecekmişim gibi gelirdi şu hayattan, bu filmle o inancım artık dogmatik bir hal aldı diyebilirim. Kendisinin merkezinde olduğu, meyhanede geçen ve Hayde şarkısında tüm masanın coştuğu sahne, hayatımda izlediğim en iyi sahnelerden biriydi, defalarca sıkılmadan izleyebilirim o sahneyi. (Filmdeki sahne henüz nete düşmemiş, Kazım Koyuncu'nun söylediği versiyonunu alta koyuyorum) Hep ne diyorum, marifet iltifata tabi, biz vazifemizi yapalım da...

17 Ekim 2010

Blogun değil, Filmin Verdiği Sır

"Bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını... yine de değiştiremeyeceği bir şey var benjamin. tutkularını değiştiremez! "

Bu replik sinemalarımızda Gözlerdeki Sır ismiyle vizyona girmiş en iyi yabancı film oscarlı El Secreto de sus ojos'dan. Ama bu bir spoiler değil, çünkü siz bunu zaten biliyordunuz. Yazının geri kalanındaki spoilerlara maruz kalmamak içinse bence filmi izlmediyseniz yazıya da ilişmeyin, ne de olsa aslında filmin esrarı yukarıdaki epigrafta mahfuz, metnin geri kalanında boşuna çabalayacakmışım gibi bir hissiyat var nedense...

Bir savcının hikayesi bu, yirmi beş sene önce gerçekleşen bir tecavüz akabininde katledilen bir genç kızın failini bulmaya çalışırken başından geçenleri geçmişiyle de hesaplaşarak kitaba dökmeye çalışan, Benjamin Esposito'nun (Ricardo Darin) hikayesi. Benjamin, kitabın taslağını okutmak için 25 sene önceki şefi Irene'e (Soledad Villamil) gittiğinde, Benjamin'in gözlerinde canlanıveren ışıktan, bu ilişkinin bir gönül boyutu olduğunu hissediyorsunuz. Sonrasında geri dönüşlerle olayın olduğu 1974 ila kitabın yazıldığı 1999 arasındaki zaman dilimi hızla kapanıyor, futbol maçlarının (stadyumdaki tek plan kovalamaca sahnesi unutulacak gibi değil), adaletteki sapkınlıkların, kontrgerillanın (asansör sahnesi gerilimin dibine vuruyor), erkeğin sevdiği kıza açılmaktaki cesaretsizliğinin, yakın arkadaşı gözetmeyi devamlı şikayet ederek, fakat bir vefa duygusuyla ibadet gibi yerine getirmenin... anlatıldığı yüz yirmi dakika boyunca, bu ülkede tanık olduğunuz ve aktörü olduğunuz hayatların filmdekine ne kadar benzediğineyse, ancak hayret edebiliyorsunuz, benim için filmin sırrı kabiliyetli oyuncuların gözlerinde olduğu kadar, bu özdeşlik duygusunu hissettirmesinde.

Hikayenin sonu, bazen yazılmayan “a” harfine düğümlenip kalıyor, bazen olmanız gereken yerde olmadığınız için hayatınızı kurtaran kadere. Başkalarının tutkusunun ne kadar çabuk saplantıya dönüşebileceğine ve bunun ne sonuçlara yol açabileceğine tanık olmanız da cabası. Eh, herkesin tutkusu kendine.

22 Ağustos 2010

Rüya veyahut Yönetmen Meselesi

Inception'ı oruç kafayla (bu son zamanlarda hepten popüler ve dilime pelesenk olan “... kafası/kafayla” deyimi de en çok oruca yakışır ya) olmama rağmen pürdikkat ve tamamen kendimi kaptırmış bir halde izledim. Bu tarz filmler çok da ilgimi çekmese de hikayesi, oyuncu(luk)lar (Kadrolu Christopher Nolan oyuncuları “the” Michael Caine ve Last Samurai'deki karizmatik samuray Ken Watanabe'e ilaveten, Platoon'un unutulmaz kötü adamı Tom Berenger, 500 Days of Summer'ın esas oğlanı Joseph Gordon-Levitt ve “Juno” Ellen Page), çekimler vs. laf eden çarpılır kendi kişisel kanaatime göre. Yine de bunun bir Matrix etkisi yaratması zor görünüyor, bakacağız (fakat siz bunu gelin imdb'nin yaş ortalaması on altı civarında veya eski filmlerden bihaber olduğunu tahmin ettiğim kullanıcılarına anlatın, film tüm zamanlar içinde dört numaraya çıkmış durumda...)

Filmin üzerinden bir süre geçti malum, meraklısı sözlükten/sağdan soldan yeteri kadar okumuştur, ben filmden çıktıkan sonra aklıma takılan bir gözlemimi belirtmek istiyorum: Leonardo Di Caprio'nun ve Christopher Nolan'ın nasıl seviye atladığına hep beraber tanık oluyoruz gibime geliyor. Di Caprio, salt Holywood starı mertebesinden, senenin filminin oyuncusu başrol oyuncusu klasmanına Scorsese'nin de el vermesiyle çıkmıştı, kaç filmdir (Departed, Blood Diamond, Body of Lies, Shutter Island) döktürmediğini hatırlamıyorum... Benim için, Edward Norton, Johnny Depp, Jim Carrey kalibresinde ve döneminin en parlak oyuncularından biri kendisi, Al Pacino'lar, Jack Nicholson'lar mertebesine çıkıp çıkamayacağınıysa göreceğiz...

70/80'ler nasıl “üç sakallı”nın (Spielberg, Coppola, Lucas) domine ettiği, bundan ayrı olarak Scorsese/Milos Forman/Oliver Stone'un kendi dillerini geliştirdiği ve Holywood sinemasını dönüştürdüğü ve bu sinemaya saygınlık kazandırdığı bir dönemse, benim için 90/2000'lerin de bir çırpıda sayabileceğim büyük prodüksiyon çeken büyük yönetmenleri de Ridley Scott, David Fincher ve Christopher Nolan gibiler. (Daha kişisel, bağımsız ve az gişe getiren filmler yapan Coen'lere ve Paul Thomas Anderson gibilere de saygım sonsuz, ama bu kıyası film bütçelerine veya başrol oyuncularının yıldızlığına bakarak yapıyorum) Christopher Nolan, iç içe geçmiş hikayeleri, kronolojiyi ters yüz ederek, merkeze zaman zaman bir karı-koca ilişkisi koyarak ve seyirciyi anlattığı hikayenin gerçekliği/doğruluğu hakkında şüpheye düşürerek anlatmayı seven, ve tıpkı Scorsese gibi, bazı oyuncuları filminde inatla oynatan bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor, kendisi için Inception'dan çıktıktan sonra duvar çekse izlerim demişliğim vakidir...

Bu tarz bilimkurgu filmleriyle aram maalesef diğer arkadaşlarım kadar sıkıfıkı değildir, ama filmin merkezine rüyanın konması, benim de ilgimi bir kat daha cezbetmişti, hala pozitif bilimin gizemini tam olarak çözemediği, karşısında çaresiz kaldığı alanlardan biri rüyalar, bir konunun pozitif ilimce tam olarak açıklanamaması demek, konu hakkında mistik/dini referanslara hala başvuruluyor olması demek malum... Hal böyleyken, rüyanın Arapça "görmek" demek olduğunu da not düşeyim, ihtimal ki konuya bir de böyle bakmakta fayda olabilir...

27 Ocak 2010

Dikkat Bu Yazı Spoiler İçermez!

Yazılarımdan da anlaşıldığı ve beni tanıyanların da çok iyi bildiği üzere, film izlemeyi, filmi çeken adamın niyetini anlamaya çalışmayı, kendimce yaptığım bir saptamayı eş dostla tartışmayı, kısacası film üzerine ukalalık etmeyi seviyorum. İzlediğim bunca filme rağmen, hala çok kolay kandırılabilir bir izleyiciyim, bundan şikayetçi olduğumu da söyleyemeyeceğim açıkçası, çünkü bu sayede (bilhassa sinemada) film izlemekten hala çocuksu bir zevk alıyorum, yönetmenin yarattığı dünyanın içinde kolayca kayboluyorum, yani sinemanın eğlendirme fonksiyonu benim için hala devam ediyor, sadece beni şu an eğlendiren film tipleriyle ilk film izlemeye başladığımda eğlendiren film tipleri bir değil. Ama bir kısmını geçmiş yazılarımda bahsettiğim bir sürü filmi izlemiş olmaktan dolayı kendimi mutlu addediyorum, insanlarla olan hukukumda o filmlerin de bir payı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunca izlediğim iyi filmden ayrı olarak, tuhaf bir biçimde, bana kendini “izletmeyen” bir film var: Sophie’s Choice.

Alan J. Pakula’nın 82 yapımlı bu filmi, William Styron’ın aynı isimli çok satan romanından uyarlanmış ve Oscar’ın gediklisi Meryl Streep’e En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmış. Filmin konusuna dair bildiğim iki oğlundan birini seçmek zorunda bırakılmış bir annenin İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı dramla ilgili olduğu.

Bu filmin efsunu, kah Ahmet Çakar’ın futbol yazısında kah Hasan Cemal’in konuşmasının bir kenarında kah Müjde Ar’ın “izlediğiniz en iyi aşk filmi?” sorusuna verdiği cevapta karşıma çıkıp, bir türlü kendisini izleyememiş olmamda. Kendisinden verdiğim en manalı doğumgünü hediyesini devşirmişliğim var. Filmi birkaç sene önce güç bela bulmuş olmama rağmen, ona bir önem atfettikçe bunu alelade bir zamanda ve tek başıma izlemekten imtina ettim ve zevki devamlı erteledim, en son geçen pazar günü, şu zamana kadar dışarıda gezmek için geçirdiğim en kötü havaların birinde, Cihangir’le Gümüşsuyu’nun kesiştiği bir kafede (o iki yerin kesişmediğini ben de biliyorum, atlamayın hemen) izlemeye yeltenmişken, yine nedenini hala anlayamadığım bir sebepten ötürü bu filmi izlemekten mahrum kaldım... ve ne yalan söyleyeyim, pişmanım.