"Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız." Oğuz Atay - Günlük
2 Kasım 2015
Tek Şehir
22 Nisan 2012
Başka Hayatlar Mümkün, ya Başka Sonlar?
Fuzuli heykelinin önünde durdum, düşünmeye başladım. Leyla ile Mecnun… Aradım. Çaldı, çaldı…
Gittik, Boğazın en yakınındaki masaya oturduk. Bana hala uzaktı, beni beğendiğini ima eder hiçbir heves, ilgi, ima falan göstermiyordu, o zamanki süzme salak halimle bile bu gerçeğin farkındaydım. Ama önemli değildi, hayatımın sonuna kadar yaşamak istediğim (ve o zamanlar için safça yaşayacağımı zannettiğim) şehirde, üzerimde Barselona t-shirt’imle, güneşli bir günde sevdiğim kızla oturuyordum. Ozan’ın komünistlik anılarından, Gebze’de çalışmanın kötülüğünden, yaklaşan ve beraber gitmemizi konuştuğumuz ama benim hiçbirine iştirak etmeyeceğim Efes Pilsen One Love festivalinden, yine tabi ki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek beraber havuza gitme planlarından, Ozan ve Deniz’in eski evinde yaşadığı birbirinden komik hikayelerden, birbirimize verdiğimiz/vereceğimiz filmlerden (bu film değiş tokuş furyasını vallahi de Gözde başlatmıştı. Verdiği ilk film, billahi de Sleepless in Seattle’dı) yani hayat dolu dört genç neyden bahsederse, işte biz de onlardan o sabun köpüğü hafifliğiyle bahsettik. Ozan bana yıllar sonra, masanın dördüncüsü Alev’i Taksim’de görünce, kızın kendisine gelip “seni tanıyorum” dediğini söyleyecekti. “Mehmet’in arkadaşısın sen.” Düşünüyorum, benim yeni hikayem o gün orada başlayabilirdi belki de. Çok güzel bir başlangıç olurdu, sonu farklı olmasa da “Such a life so close to never happenning…”
1 Nisan 2012
Paramparça Duygular Gömlekler
- Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
6 Aralık 2011
Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film
5 Ekim 2011
Paris Yahut İstanbul
6 Ağustos 2011
Ters Köşe
12:
Nefes
Battle for Haditha
The Prestige
Kaç Para Kaç
Türev
Le scaphandre et le papillon (The Diving Bell and the Butterfly)
25 Mayıs 2011
Filmler, Askerler, Flu Fotoğraflar

Vietnam karşıtı filmler arasında haklı bir yere sahip olan Platoon filmiyle ilgili olarak Oliver Stone, filmin DVD extrasında da bulabileceğiniz bir mülakatında, filmin senaryosunu Vietnam'dan döner dönmez yazdığından bahseder, filmse 1986 yapımıdır. Bunu Oliver Stone “yazmasam olmazdı, ve hemen dönünce yazmasam unutacağımdan korktum” diye anlatır. Sırf bu cümlenin yüzüsuyu hürmetine bile insan hisleri daha da soğumadan askere dair bir sonsöz yazma ihtiyacı hissediyor. Hatırlamak için... Unutmamak için...
Benim askerde yaşadıklarımdan bir Platoon çıkmaz, merak etmeyin. Zaten sivil hayata geçince askerliğe dair sıkıntıları hızla unutacağımı iddia edenler haklı çıktı gibi, hafızamı zorlamadığım sürece anılarım flu, sadece birkaç fotoğraf yerleşik kafamda. O fotoğrafların birinde Hafız Hakkı Paşa Kışlası'ndan tabura geri dönmek üzere olan bir otobüsün içinde acemiliğini yeni bitirmiş kaygılı yüzler var. Bilinmezliğe yolculuk için tekerin dönmesinin akabininde radyodan Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ne denk gelmek var. Beni burada arama anne. “İstesen denk getiremezsin” demiştim yanımdaki arkadaşa. Bu tesadüfler hep bana mı denk gelir, yoksa ben mi hep bu tesadüflere bir hikmet addederim? Şarkıyı duyunca sesin açılmasına dair talepler peşisıra yükseldi, komutan yabancı değildi, sesi açtık, sessizce dinledik. Kapıda adımı sorma.
Bir başka flu fotoğrafta bir Türk bayrağı var, ucu yırtılmış. Tabur sınırına dahil olan tepelerden birinde stratejik açıdan en kritik nöbet kulubesi bulunuyor, bu bayrak o nöbet kulübesine ait. O fotoğraf benim aklıma Nefes filmindeki repliği getiriyor: “Bizim buraların soğuğuna bayrak dayanmıyor di mi komutan” Benim oynadığım askercilikten Nefes filmi hiç çıkmaz. Sadece filmin meramını anlayacak kadar bu ülkede yaşadım, orada anlatılana aşina olacak kadar uzaktı bulunduğumuz yer, o kadar. Ama birilerine o film daha aşina. Sınırı birileri bekliyor zira.
Hatırlamak için yazmanın bir sakıncası var. Hafıza insana oyun yapar, bunun için yazmak çözüm olabilir, ama Memento'da anlatıldığı gibi, hatırlamak için sadece yazdıklarınıza bağlı kalırsanız, çok fena yanılabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece sizin yazdığınız değildir. Çünkü yazdığınız bazen, gerçek değildir. Bu yüzden daha fazla yazmanın manası yok, fotoğrafların bazıları sandığından hiç çıkmamalı. Adamakıllı asker fotoğrafımın olmadığından bahsetmiştim değil mi? Oraya ait değilim çünkü, yukarıdaki fotoğrafın çekildiği meydan benim olmak istediğim yer. Orada çok fotoğraf çekildim, hiçbiri flu değil. Hoşbulduk efendim...
27 Mart 2011
Piyadenin Telefonla Konuşma Raconu Üzerine Sayıklamalar
Tabi dışarıda ne olup bittiğini takip etmeseniz veya geç öğrenseniz bir şey kaybetmezsiniz pek, sadece sivil hayattan biraz daha kopmuş olursunuz. Ama bilgi akışı çift taraflı, aileniz başta sizi merak edenlerle tek rabıtanız da Telekom’un tuhaf biçimde sms atabildiğiniz ama çoğu geri aramaya kapalı olan iğrenç mavi ankesörlü telefonları.
Bir husus daha var tabi, benim askerlik yaptığım yerde şimdi detaylandırmayacağım sebeplerden iletişim zamanlaması benim inisiyatifimde diyebiliriz, ailemle haftada iki kez sabit saatlerde görüşüyorum, onun dışında özlediğim kişiyi istediğim zaman arıyorum, müsaitse konuşuyorum. Genelde haftasonu kimseyi aramamaya çalışıyorum, zamanın iyice yavaşladığı ve sivili daha çok düşündüğüm bu zaman diliminde aradığım eşin dostun Kanyon’dan, Moda’dan, Bebek’ten çıkması ziyadesiyle moral bozucu- Bir arkadaşımı dayanamayıp cumartesi akşamı aramıştım, çocuk da o sırada tesadüfen memleketindeymiş, ‘seni taşrada yakaladık yani’ diye sevindirik olduğumu hatırlarım…
Acemilikte her gün bir kişiyi arıyordum, zaman geçtikçe ruh halime bağlı olarak arama sıklığım değişti, çok depresif olduğum zamanlarda kimseyle konuşmak istemiyordum, sonra rahata erdikçe çenem düştü, şimdi ara yoldayım diyebiliriz. Kel alaka diyeceksiniz ama ben birini aramayı festivalden film bileti almaya benzetiyorum, aramadan önce ne konuşacağıma dair kafamda bir fikir olabiliyor, ama diyalogun temposuna, ikimizin moral durumuna veya karşıdakinin müsait olup olmamasına göre telefon konuşmaları bir dakikayla bir saat arası sürebiliyor. Festivalde de üstünkörü seçtiğim filmlerden bazılarının tesirinden günlerce kurtulamayıp eşe dosta şiddetle tavsiye ettiğim gibi (12, Grizzly Man vs) uyuduğum filmler de oldu şimdi ne yalan söyleyeyim. Yine de festival takip etmeyi, film seçme ritüelini, sevdiğim birini olur olmaz bir Japon/Rus/İran filmine sürüklemeyi, hayranı olduğum bir yönetmenin dışarıda kolayca erişemeyeceğim filminin izini sürmeyi severim, eşi-dostu olur olmadık zamanda arayarak türlü sululuklarla güldürmeyi sevdiğim gibi.
4 Aralık 2010
Oyunculuk Nedir, Nasıl Yapılır (Golf Sopasız Versiyon)
17 Ekim 2010
Blogun değil, Filmin Verdiği Sır
Bu replik sinemalarımızda Gözlerdeki Sır ismiyle vizyona girmiş en iyi yabancı film oscarlı El Secreto de sus ojos'dan. Ama bu bir spoiler değil, çünkü siz bunu zaten biliyordunuz. Yazının geri kalanındaki spoilerlara maruz kalmamak içinse bence filmi izlmediyseniz yazıya da ilişmeyin, ne de olsa aslında filmin esrarı yukarıdaki epigrafta mahfuz, metnin geri kalanında boşuna çabalayacakmışım gibi bir hissiyat var nedense...
Bir savcının hikayesi bu, yirmi beş sene önce gerçekleşen bir tecavüz akabininde katledilen bir genç kızın failini bulmaya çalışırken başından geçenleri geçmişiyle de hesaplaşarak kitaba dökmeye çalışan, Benjamin Esposito'nun (Ricardo Darin) hikayesi. Benjamin, kitabın taslağını okutmak için 25 sene önceki şefi Irene'e (Soledad Villamil) gittiğinde, Benjamin'in gözlerinde canlanıveren ışıktan, bu ilişkinin bir gönül boyutu olduğunu hissediyorsunuz. Sonrasında geri dönüşlerle olayın olduğu 1974 ila kitabın yazıldığı 1999 arasındaki zaman dilimi hızla kapanıyor, futbol maçlarının (stadyumdaki tek plan kovalamaca sahnesi unutulacak gibi değil), adaletteki sapkınlıkların, kontrgerillanın (asansör sahnesi gerilimin dibine vuruyor), erkeğin sevdiği kıza açılmaktaki cesaretsizliğinin, yakın arkadaşı gözetmeyi devamlı şikayet ederek, fakat bir vefa duygusuyla ibadet gibi yerine getirmenin... anlatıldığı yüz yirmi dakika boyunca, bu ülkede tanık olduğunuz ve aktörü olduğunuz hayatların filmdekine ne kadar benzediğineyse, ancak hayret edebiliyorsunuz, benim için filmin sırrı kabiliyetli oyuncuların gözlerinde olduğu kadar, bu özdeşlik duygusunu hissettirmesinde.
Hikayenin sonu, bazen yazılmayan “a” harfine düğümlenip kalıyor, bazen olmanız gereken yerde olmadığınız için hayatınızı kurtaran kadere. Başkalarının tutkusunun ne kadar çabuk saplantıya dönüşebileceğine ve bunun ne sonuçlara yol açabileceğine tanık olmanız da cabası. Eh, herkesin tutkusu kendine.
22 Ağustos 2010
Rüya veyahut Yönetmen Meselesi
Filmin üzerinden bir süre geçti malum, meraklısı sözlükten/sağdan soldan yeteri kadar okumuştur, ben filmden çıktıkan sonra aklıma takılan bir gözlemimi belirtmek istiyorum: Leonardo Di Caprio'nun ve Christopher Nolan'ın nasıl seviye atladığına hep beraber tanık oluyoruz gibime geliyor. Di Caprio, salt Holywood starı mertebesinden, senenin filminin oyuncusu başrol oyuncusu klasmanına Scorsese'nin de el vermesiyle çıkmıştı, kaç filmdir (Departed, Blood Diamond, Body of Lies, Shutter Island) döktürmediğini hatırlamıyorum... Benim için, Edward Norton, Johnny Depp, Jim Carrey kalibresinde ve döneminin en parlak oyuncularından biri kendisi, Al Pacino'lar, Jack Nicholson'lar mertebesine çıkıp çıkamayacağınıysa göreceğiz...
70/80'ler nasıl “üç sakallı”nın (Spielberg, Coppola, Lucas) domine ettiği, bundan ayrı olarak Scorsese/Milos Forman/Oliver Stone'un kendi dillerini geliştirdiği ve Holywood sinemasını dönüştürdüğü ve bu sinemaya saygınlık kazandırdığı bir dönemse, benim için 90/2000'lerin de bir çırpıda sayabileceğim büyük prodüksiyon çeken büyük yönetmenleri de Ridley Scott, David Fincher ve Christopher Nolan gibiler. (Daha kişisel, bağımsız ve az gişe getiren filmler yapan Coen'lere ve Paul Thomas Anderson gibilere de saygım sonsuz, ama bu kıyası film bütçelerine veya başrol oyuncularının yıldızlığına bakarak yapıyorum) Christopher Nolan, iç içe geçmiş hikayeleri, kronolojiyi ters yüz ederek, merkeze zaman zaman bir karı-koca ilişkisi koyarak ve seyirciyi anlattığı hikayenin gerçekliği/doğruluğu hakkında şüpheye düşürerek anlatmayı seven, ve tıpkı Scorsese gibi, bazı oyuncuları filminde inatla oynatan bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor, kendisi için Inception'dan çıktıktan sonra duvar çekse izlerim demişliğim vakidir...
Bu tarz bilimkurgu filmleriyle aram maalesef diğer arkadaşlarım kadar sıkıfıkı değildir, ama filmin merkezine rüyanın konması, benim de ilgimi bir kat daha cezbetmişti, hala pozitif bilimin gizemini tam olarak çözemediği, karşısında çaresiz kaldığı alanlardan biri rüyalar, bir konunun pozitif ilimce tam olarak açıklanamaması demek, konu hakkında mistik/dini referanslara hala başvuruluyor olması demek malum... Hal böyleyken, rüyanın Arapça "görmek" demek olduğunu da not düşeyim, ihtimal ki konuya bir de böyle bakmakta fayda olabilir...
27 Ocak 2010
Dikkat Bu Yazı Spoiler İçermez!
söyleyebilirim. Bunca izlediğim iyi filmden ayrı olarak, tuhaf bir biçimde, bana kendini “izletmeyen” bir film var: Sophie’s Choice.Alan J. Pakula’nın 82 yapımlı bu filmi, William Styron’ın aynı isimli çok satan romanından uyarlanmış ve Oscar’ın gediklisi Meryl Streep’e En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmış. Filmin konusuna dair bildiğim iki oğlundan birini seçmek zorunda bırakılmış bir annenin İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı dramla ilgili olduğu.
Bu filmin efsunu, kah Ahmet Çakar’ın futbol yazısında kah Hasan Cemal’in konuşmasının bir kenarında kah Müjde Ar’ın “izlediğiniz en iyi aşk filmi?” sorusuna verdiği cevapta karşıma çıkıp, bir türlü kendisini izleyememiş olmamda. Kendisinden verdiğim en manalı doğumgünü hediyesini devşirmişliğim var. Filmi birkaç sene önce güç bela bulmuş olmama rağmen, ona bir önem atfettikçe bunu alelade bir zamanda ve tek başıma izlemekten imtina ettim ve zevki devamlı erteledim, en son geçen pazar günü, şu zamana kadar dışarıda gezmek için geçirdiğim en kötü havaların birinde, Cihangir’le Gümüşsuyu’nun kesiştiği bir kafede (o iki yerin kesişmediğini ben de biliyorum, atlamayın hemen) izlemeye yeltenmişken, yine nedenini hala anlayamadığım bir sebepten ötürü bu filmi izlemekten mahrum kaldım... ve ne yalan söyleyeyim, pişmanım.