13 Aralık 2011

Sersem

Rüya, Nişanyan’a göre arapça “rey”den geliyor. http://nisanyansozluk.com/?k=r%C3%BCya) Rey, görüş, kanı demek. Rüyayı da bu bağlamda “görme, hayal” olarak çevirebiliriz, bundan zaten, Nolan’ın Inception’ı vesilesiyle daha önce bahsetmiştim. Bahsetmediğim, Sünni İslam teolojisinin, (tersten okunuşla dogmasının) zannımca bir numaralı mimarı Gazali’nin yorumu. “Nasıl ki”, der, “insan rüyadayken başka bir alemde olmasına rağmen, uyanana kadar ‘gördüğü’  alemi gerçek zanneder, işte günlük hayatımız da bu çeşit bir rüya olabilir. Belki biz bir rüyada yaşıyoruz, ve hiç uyandırılmıyoruz. Ta ki ölene kadar.” (Bana Freud demeyin, sevmem, seveni de sevmem.)

Bazı rüyalardan uyandırılmazsınız, bazılarındansa uyanmak istemezsiniz. Bulunduğunuz ortam o kadar gerçek, başınıza gelenlerse bir o kadar olanaksızdır. Benim bu sabahki rüyam gibi. Sabahın kör karanlığında rüyamı çok net hatırlıyordum, uzun kış gecesinin karanlığında hatırladıklarımsa daha flu: Yine her zamanki kalabalık toplaşmalarımızdan dağılıyoruz, en son benle Yaprak kalmışız, bir arabadayız, o kullanıyor arabayı. (Gerçekte o da araba kullanmaz.) Yaprak “ya aslında sinemaya gitsek olur ama geç olmuş napsak ki”, falan diyor bana. O diyor! Eski zamanlardaki gibi. O son bir bir buçuk senedeki buğz yaşanmamış gibi. Gidiyoruz bir tatlı yiyoruz benim teklifimle. Alelade bir gün işte. Sonrasını hatırlamıyorum, uyandım sanırım. Erken uyanıyorum da biraz, üzerinize afiyet. Romantik şeyi bozduk sanırım, kusura kalmayın. Mevcut blog akımlarından gerçekçiliği temsil ediyorum.

O rüyanın gerçeğin hepsi değil ama bir parçası olduğu zamanlar da vardı. Hani Al Pacino “there were times I could see you know” der ya Scent of a Woman’daki tiradında, öyle. O günlerin birinde, İstanbul’un en sevdiğim muhitinde, Beylerbeyi’nde, bir balıkçıya gittik. Mekanı ben seçmiştim ve daha önce gitmemiştim. Boğazın bir sokak paralelinde, yaşlı bir incir ağacının altında, saatlerce oturduk. Ben, o, bir de yakın bir arkadaşım, adı Attila olsun. Oturduk ve üşüdük. Üşüdük ve konuştuk. Durmadan. Muhabbet ilerledi, ilişkilere geldi. Benim olduğum masada muhabbet aslında o kadar ilerlemez ama, İstanbul’un, mekanın ve rakının etkisi diyelim. Biraz Attila’yla paslaştık konuşurken, yaparız arada, eski arkadaşınızla hızlıca geçtiğiniz ve çevrenizin dahil olamadığı, zorlukla takip ettiği bir frekans vardır ya, Xavi’yle İniesta’nın pas bağlantısı gibi bir şey, hemen yakaladık onu. Sistematiğimiz ve teorimiz çok başarılıydı aslında, birçok konuda da hemfikirdik. Yaprak da şaşırdı garibim, bir bana bakıyor, bir Attila’ya. “İyi de” dedi, “bu kadar düşünürseniz olmaz ki, kafayı yersiniz.” “Ne sandın Yapraam?” diyemedim. Sadece onaylar bir bakış attım.

Bu kız hakkında artık pornografik yaftasını kolayca yapıştırabileceğimiz teşhir seviyesine gelmiş ve hepsinde ona farklı müstear isimler taktığım onca yazı, çok yakın bir iki arkadaşıma bahsettiğim onca anı, üzerine kafa yorduğum bunca vakit olmasına rağmen, bütün o bir –iki senenin, gerçekliği tartışmalı flu bir rüya haline gelmiş olmasını, hala hazmedemiyorum. Ondan gelecek bir haberi, mesajı veya telefonu bekliyorum. Veya bu rüyadan uyandırılmayı. Bu uyku, bende sersemlik yaptı çünkü.

6 Aralık 2011

Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film

Nefes - Vatan Sağolsun: Gören Karakolu, 8. Hudut Taburu’na bağlı beş karakoldan biri ve Ermenistan sınırına 600m mesafededir, çıplak gözle karşıdaki Ermeni köyünü ve iki köşede, Rus askerlerin konuşlandığı Ermeni karakollarını gözleyebilirsiniz. Hudut taşı nedir bilir misiniz, sınırı ayıran taşa verilen addır hudut taşı. Bildiğin taş, boyanır kırmızı beyaza. Numaralandırılır. 138 ila 141 arası hudut taşı o karakolun mıntıkasıydı yanlış hatırlamıyorsam. Orası, vatanın en uç toprağıdır. Tamamı şantiye halinde olan, sadece siperlerin bulunduğu, er gazinosunun iki masa, 41 ekran bir televizyon ve odun sobasından müteşekkil olduğu, içecek suyun, yenecek karavananın aşağıdaki karakoldan geldiği, kanalizasyonun bulunmadığı bu karakolun personeli dört ay boyunca günde dört saat -20’nin altında nöbet tutan yirmi küsur asker ve başlarında 24 yaşında bir teğmenle ayağında iki mermi olan yarıdeli bir uzman. 650000 silah altındaki asker arasından iyi piyango. Bana vurmadı, ben bir yirmi kilometre kadar şanslıydım, ama ne kadar iyi olduğunu, ben kestirebiliyorum. Siz, o piyangonun ne menem bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız bu filmi izleyin. Otuz senedir, Türkiye’nin bir bölgesinde ne Gören’ler olduğu, askerliğini oralarda yapan ülke evlatlarının neler gördüğünü anlamak için. Birileri nutuk çekerken, fakir başkalarının nasıl öldüğünü görmek için. Türkiye’de bedelli, daha önce yok mu zannediyordunuz yoksa?



Letters from Iwo Jima: Japon kültüründe kurban olma ve onuru için intihar etmenin vakayı adiye olmasından mütevellit, İkinci Dünya Savaşı sonlanınca kitlesel intiharlar furya haline gelmiş. (Bir diğer örneği de Almanya’da, Hitler’in peşinden intihar eden Alman sayısını bir yerlerde okuyunca kulaklarıma inanamamıştım) Japonya’da savaş bittikten yıllar sonra bile, savaşın devam ettiğini zannedip, düşmanla çarpışmayı bekleyen askerler olduğu da tarihi bir gerçek. Clint Eastwood’un bu iki realite üzerine inşa ettiği ve empatinin dibine vuran filmi, bence üstadın hak ettiği ilgiyi görememiş filmlerden biri. Holywood’un Japon büyükelçisi olmuş Ken Watanabe’nin Japon general rolünde döktürdüğü bu film bizi İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna götürüyor ve kaybeden psikolojisini, yaşamanın anlamsızlaşmasını Japon askerlerin yazdığı mektuplar üzerinden gözler önüne seriyor. Bu film, Flags of Our Fathers’la birlikte çekilmiş, o filmde de, Amerikan zaferinin alametifarikası olmuş fotoğrafın nasıl bir mizansen ve dümenle çekildiğini kafamıza çakmıştı. (O da bundan kötü film değildir, ben Japonlara hissettiğim yakınlıktan ve Ken Watanabe sempatisinden mütevellit listeye aldım Iwo Jima’yı…)



Full Metal Jacket: Kubrick pek tarzım değil, ama bu filmin ilk yarısı bir nakış gibi işlenmişti beynime. Antimiliterliğinin yanında insan psikolojisini en iyi anlatan filmlerden biri olduğu için de beni çok etkilemiş bir filmdir. Mizacı askerliğe yatkın olmayan bazıları için, hikaye çok tanıdık gelecektir. Bizim gazinoda denk gelince, güç bela bir on dakika erlere izletmiş, çocuklarda belli belirsiz bir sırıtışa rast gelmiştim. Başınızdan geçen kötü şeylerin, başkalarının da başından geçtiğini/geçebileceğini gördüğünüzde, yalnızlıktan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlama hissi vardır ya, o ifadeyi suratlarında görmüştüm. Askerlik her yerde askerlik kafası.



Platoon: Vietnam Savaşı’yla ilgili sarsıcı filmler listesinde zirveye oynayan bu film, bir çoğu o zaman sabi diyebileceğimiz yıldız adaylarından oluşan kadrosuyla, Willem Dafoe’nun tertemiz oyunculuğuyla, askerlerin içindeki husumetin nasıl dışavurulabileceğini göstermesiyle alanında artık bir klasik, diyip keseyim, fazlası spoilere girer zaar. Ha bir de Barber's Adogio for Strings de iyi şarkıdır.


The Deer Hunter: Filmin mottosunu "askerler tek bir atış için yaşarlar. Hayatlarında da savaşta da" diye özetleyebiliriz sanırım. Vietnam Savaşı'ndan dönen bir asker arkadaş grubunun Amerika'nın taşrasında hayata tutunmadaki başarısızlıklarını anlattığı film, Christopher Walken’ın unutulmaz Rus ruleti sahnesi için bile izlenir.  Hükümet gibi Meryl Streep, sniper Robert de Niro da cabası. Filmde geyiğin bile oyunculuğundan etkilenmiştim öyle diim ben size.

29 Kasım 2011

Bir İhanetin Üç Parçalı Kronolojik Hikayesi

"1984 senesinin Eylül ayında, üzerimde yeni alındığı için iyice sert olup bedenime oturmayan kot pantalonum, Converse taklidi bez pabuçlarım ve annemin ördüğü kırmızı kazak olmak üzere kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nin göbeğinde bulmuştum. 

Kayıt günüydü. Ortalık cıvıl cıvıldı. Herkes birbirini tanıyor gibi görünüyordu. İnsanların yürüyüşlerinde bile bir hafiflik vardı sanki. Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kıyafetleri de bu rahatlığın ifadesi gibi görünmüştü bana. Rengarenk etekler, gümüş takılar, aldırışsız bir şekilde omuzlara atılmış eşarplar gırla gidiyordu. Halka küpeler takmış ve dalgalı saçlarını köpek başı modeli kestirmiş bir kıza Kırmızı Salon’un nerede olduğunu sordum. Yan yana sıralanmış binalar arasında belirsiz bir yeri işaret etti. Meydanı boydan boya geçerken, sağlı sollu dizilmiş sohbet eden öğrencilerin bana bakıp gülüştükleri hissine kapıldım. Herkes pek güzel pek alımlıydı. Hepsi, o zaman “Orta Saha” dediğimiz o meydanda doğmuş gibi görünüyordu. Oysa benim hafifçe yamuk kesilmiş kahküllerim bile kale arkasından bir yerlerden geldiğimi söylüyordu. 

Sonra kayıt bitti, okul başladı. Bütün bir hafta boyunca, hiç tanımadığım insanlarla aynı odada uyudum, sağını solunu bilmediğim bir binada derslere girdim, başka kızlarla beraber tedirgin bir şekilde banyo sırasında bekledim, hangar gibi bir yerde birbirine çarpılan metal tepsilerin gürültüsü içinde tadı bir şeye benzemeyen yemekler yedim. 

Ama okulun ilk haftasında bana en çok koyan şey, annemin ördüğü o kırmızı kazakla ortalıkta dolaşıyor olmaktı. Kimse el örgüsü kazak giymiyordu. Ayrıca benimki o kadar parlak bir kırmızıydı ki, yolda bağırarak yürüsem ancak bu kadar dikkat çekebilirdim. 

Bir hafta süren vicdan muhasebesinin sonunda, kırmızı kazağı katlayıp bavula yerleştirdim. Annem onu çok uğraşarak örmüş, hatta ben seviyorum diye saç örgüsü motifi bile koymuştu. Fakat ben de çok zor durumdaydım. Ortalıkta bayrak gibi dolaşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Sömestre tatilinde eve döndüğümde, annem yurtta üşüyüp üşümediğimi sordu. Ona kazağımı giydiğimi söyledim. Sesim hiç titremedi. Kendim bile şaşırdım buna. 

O kazak hala duruyor. Charles Bovary tecrübemin somut bir kanıtı olarak. Fakat biliyorum ki sadece bu değil, başka şeyler için de tutuyorum onu. Çocukluğun taşrasını geride bıraktığım günleri hatırlattığı için mesela. 

Ya da her ayrılığın aslında bir ihanet olduğunu öğrettiği için.”
                                                           Meltem Gürle, Kırmızı Kazak, Birgün, 14.11.2011

İyi yazıyı kötüsünden nasıl ayırt edersiniz? Düşünmediğinizi düşündürtmeli bence. Daha önce baktığınız bir şeye başka bir perspektif açmalı, Borges Dostoyevski için boşuna “onu okumaya başlamak denizi ilk kez görmeye benzer” dememiş. Dostoyevski’nin sizdeki ilk etkisi, ahlak anlayışınızı sorgulamanıza vesile olmaktır, Suç ve Ceza’yı okuduğunuzda, seküler bir ahlak olabilir mi, ahlak kişinin içinde bulunduğu duruma göre çeşitlenebilir mi gibi sorular sizin peşinize takılmıştır bile. Artık denizi görmüşsünüzdür, kaldırma kuvvetini inkar edemezsiniz. Bir de anlatılan kendi başınızdan geçen bir hikayeyle kesişiyorsa, hayranlıkla karışık bir öfke bile duyabilirsiniz yazara. Sanki yazarak kendi hayal dünyasını kayda geçmiş değil, sizin bir sırrınızı faş etmiştir. Faş ederek helalleştiğiniz geçmişinizin bir parçasını daha iyi, daha başka anlatmıştır. Meltem hocamızın yukarıdaki yazısının bende hissettirdiği tam olarak buydu işte. Defaaten teşebbüs edip, bu kadar açık anlatmaya yaklaşamadığım duyguları yarım sayfada anlatmış, beni kurtarmıştı adeta. Sanki 1984 gününde o meydanda o kırmızı kazakla dolaşan Meltem Hoca değil bendim, o yağmurlu 2002 ağustos günü ise bir dejavu yaşamıştım. Taşralı dejavusu da bu kadar olur afedersin

Tabi o dejavunun sonrası var. Dokuz sene İstanbul’da yaşadıklarım. Yazdıklarım, yazacaklarım, hiçbir zaman yazmayacaklarım. Hikayenin ikinci kısmı. Yine yukarıdaki hikaye gibi, benim çocukluğumu “offf” dedirtecek kadar iyi betimlemiş bir filmden, Dedemin İnsanları’ndan çıktıktan sonra cumartesi günü, ömrü hayatımda gitmediğim, sevmediğim Nişantaşı’nda adeta bir mezunlar gününü, Boğaziçili geçidini masanın tam ortasından temaşa eylerken ben, arada öyle dalıp gittim. O dalgınlıklarımın birinde gördüm onu, pek değişmemiş. Ben, kulağıma üflendiği halde gelmez diye düşünmüştüm, görmemeye alıştırmıştım kendimi, gelince biraz afalladım, ama o hepten şaşkındı normal olarak. Üç senelik tanışıklığın, onca dışarı çıkmaların, mailleşmelerin, arkadaş grubuyla seyahate çıkmaların hatrını da öğrenmiş olduk: Bir senedir görüşmediği bana bir metreden fazla yaklaşmadığı, tokalaşmak için bile hiçbir hamle yapmadığı, üçerden altı saniye süren birbirimizin dudaklarını okumak suretiyle anlaştığımız bir hoşbeş. Şirketten uzaktan selamlaştığım, adını bile ilk anda anımsayamadığım bir çocuğun bile beni görünce şaşkınlıktan kapıya çarptığı ve masada ilk benim elimi sıktığı bir gecede hem de. O dokuz sene için, manidar bir özetti haftasonu doğrusu. Anlattığım anektodla, cuma günü abimle dertleşmemle, cumartesi bütün gün soğukta arkadaşlarımla dışarıda sürtmemle, pazar günü tek başıma, Nişantaşında güzel bir lokantada yemek yiyip havaalanına erken gitmemek, seyahati (hikayeyi) bitirmeye direnmemle…

Gün oldu, devran döndü. Üçüncü hikayemize geldik. On beş yaşımdan beri, dört senede bir düzenimin ve çevremin değişmesi dördüncü kere tekrarlandı. Ben taşrama geri döndüm. Ailemi, arkadaşlarımı, kendimi şaşırtarak. Buraları ne kadar çabuk unuttuğuma hayret ettim, insan unutmak isteyince bazen unutabiliyor herhalde. Buranın geri kalmışlığı, buradan İstanbul’da olduğundan daha net görünüyor, emin olabilirsiniz. Yalnız bir zamanlar yaşadığı eve geri dönmenin bir tesellisi de yok değil: Hayatı boyunca aynı apartmanda oturup yazılarını oradan kaleme almakla övünen Orhan Pamuk gibi, ben de bundan on iki sene önce lise dergisine harbiden beş para etmez yazılar yazmaya çalışırkenki masada yazıyorum bu yazıyı. (Al sana bir dejavu daha. Taşralı dejavusu bu kadar olur afedersin, anlatırken bile dejavu.) Daha ziyade okumak saikiyle çizdiğim bir büyük daireyi kapatıyorum bu vesileyle. Belki diye dua ediyorum, o çizdiğim bir daire değil de, genişleyen bir helezon olur, başka yerlere (adını koyalım, evet İstanbul’a) kapağı atarım. Buraya bir kere daha ihanet ederim.

9 Kasım 2011

Baylan


Bir aşk orta yerde yaşanmaya başladığı zaman, yok olmaya yüz tutar.
Hannah Arendt

İftarlardan bir iftar, Kadıköy Çiya’dan Osmanlı yemeği yemiş olmanın mutluluğuyla kalktık, benim de rengimi belli etmemle, Moda’ya yollandık. O zamanlar Moda semti, Barış Manço’nun 7’den 77’ye’sinin sonunda bahsi geçen bir yerden pek fazlası değildi benim için, yine de dar sokak aralarından görünen denizin laciverdinin göğün mavisiyle birleştiği eşsiz manzarasıyla, mukimlerinin bütün gece dışarıda salınmasıyla, restoran zincirlerine feda etmediği özgün dükkanlarıyla (Starbucks istisna!) farklı olduğunu hissettirmişti bana. Ben tabi kan şekerimin yükselmesiyle çenemin yavaş yavaş düştüğü günün en savunmasız zaman dilimindeyim, böyle karnı tok bebeklerin sırtını pışpışlayıp onları fazla oyun etmeden hebelehübele diye kandırırsınız ya, onlardan pek bir farkım yok, alık alık dolaşıyorum. Bu alıklıkla artık ben mi cesaretimi toplayıp yanaştım, yoksa ilahi bir lütuf muydu günün mana ve ehemmiyeti doğrultusunda bilmiyorum, arkadaş grubundan biraz arkada kaldık hikayemizin kahramanıyla. Bana bir şey göstermek istediğini söyledi, karşıya geçtik. Bak dedi, burası Süreyya Sineması, tarihini anlattı, operaymış herhalde eskiden, ona dair bir şeyler söyledi sanırım. Baylan Pastanesi’ni gösterdi sonra. Hiç duymamıştım adını. Taşralılar bilir, İstanbullular, gezerken kültür seviyelerinden bağımsız olarak, büyük bir tevazuyla bildiklerini anlatırlar İstanbul’a dair. Siz ne kadar entel dantel toplar peşinde koşsanız da sıkıla sıkıla izlediğiniz sanat filmlerinde de soktuğumun kitaplarında yazmaz bir kısmı. Ben de, sevdiğim kızın yanında bu durumdaydım işte. Halimi hiç önemsemiyordum aslında, beni adamdan sayıp mahremini bağışlar gibi, bir sırrı fısıldar gibi zarifçe anlatmıştı ya bütün bunları benim için büyük merhaleydi. Başka bir yemek masasında, kardeşini nasıl sevdiğini göstermek için avuç içiyle yanağıma belli belirsiz dokunması kadar büyük.

Keşke, diyorum, bu silik ve de salak hikayeden daha kuvvetli bir anım olsaydı onunla beraber paylaştığım, belki o zaman daha az canım yanardı. Belki o zaman, beni –beş ayı doğuda bir hudut taburunda yaptığım askerlikten müteşekkil- bir tam senedir aramamasını kabul edebilirdim.

28 Ekim 2011

Atkı

İstanbul’da yaşadığım sekiz sene boyunca takım iki kere şampiyonlar ligine kalabildi. İkinci postada, utanç kaynağı 8-0lık Liverpool hezimetinden sonraki ilk maçta içeride Marsilya’yla oynuyoruz. Her maça tek gidiyorum, bölümden bir arkadaşımdan rica ettim, “gel” dedim, “eğlenceli oluyor.” O zaman da Camus’den konuşuyoruz devamlı, “Camus dediğin adam da kalecidir en nihayetinde” dedim, kandırdım bir şekil. Yakın arkadaşım, bir kere mi ne maça gitmiş ömründe. Alakasız. Çok kötü top oynuyoruz o zamanlar, bu takım şimdi bile o kadar karaktersiz bir top oynamıyor. İlk yarıda yalandan bir faul aldı Tello, alçaktan şık bir frikik golü attı. İkinci yarı Taewoo diye bir yarma yapıştırdı otuz metreden, Rüştü’nün tavukkarası maça dengeyi getirdi. Maç kördövüşüne bağladı, Bobo da o zaman tek başına takımı taşıyor ama takımın orta sahayı geçmeye mecali yok. Baktı maçtan bir cacık olmuyor geçti taç çizgisine son on dakikada markajdan kurtulmak için, önüne yuvarlanan bir topu aldı,  bir adamı düşe kalka çalımladı gitti çaprazdan kalecinin bacak arasından yuvarladı. Ağlıyor insanlar yanımda, o kadar içerlemişler bir önceki maça. Arkadaşım “olm çok mutluyum lan” dedi bana dönüp, “çok uzun zamandır bu kadar mutlu olmamıştım”. “Al” dedi, çıkardı Beşiktaş atkısını, “bu senin olsun.”

İstanbuldan gitmenin zorluklarını hala yaşıyorum, ekip toplantısında bunu tüm ekibin önünde müdürün gözünün içine baka baka söylemekten imtina etmedim. Bu ızdırabın küçük bir parçası da, malumunuz üzre takımı canlı izlemekten mahrum olmak. İstanbulda olmak tanık olmak demek; taşrada olmaksa takip etmek. Ben de biraz Beşiktaş’ı taşrada cam ekrandan takip edecek olmanın yaşatacağı karın ağrısı, biraz da şahsiyetsiz ve basiretsiz federasyonun eyyamına kızdığım için hiçbir lig maçını izlemedim bu sezon. Tövbemi, bir Beşiktaş – Fener maçı bozdu. Temiz maçtı. Herkes özlemiş zaten salt futbolun odakta olduğu tempolu bir müsabakayı, o özlemimizi giderdiği için emeği olanlara teşekkürler. Maçın sonunda yine hüsrana uğramış bir halde ekrana bakarken, atkıların bir bir sahaya atılmasını hayretle izledim. Meğersem, Çarşı’nın Van’daki depremzedelere katkısıymış, bu maçın atkıları. Keşke ben de statta olsaydım, ben de anılarımla beraber düğüm yapıp yollardım o atkıyı. Dudak büken yorumlar okuyorum sağda solda, bir taraftarın atkıyla kurduğu bağdan haberi olmayan kişiler tarafından. Fanatik taraftar için, atkı sadece atkı değildir. Depremzedelere selam olsun.

9 Ekim 2011

Bostanlı Vapuru

Şevket: Hiç ilgilenmedi benimle. Çay içmeye davet ettim, oraya da gelmedi.
Kedi: E, çaydan.
Şevket: Ne çayı, ne alakası var.
Kedi: Çaydan, çaydan... Bu durumlarda kahve her zaman daha çok işe yarar. Bak, çayda kadınları rahatsız eden bişiy, böyle "yerel bir tını" var.
Şevket: Yerel mi? Ne alakası var? Çay yerel, kahve değil mi?
Kedi: Bak, “benimle kahve içer misin?” sorusu, bütün kadınlarda, hepsinde aynı rahatlatıcı çağrışımı yapar; beyaz fincan, porselen, şık, mayhoş aroma kokusu, hele latin ezgileri heheeeyy neler neler... Ama çay, çay böyle "başarısız erkek" gibi bişiy demek çay.
                                                                    (Beş Şehir, Sen/Yön: Onur Ünlü)

İzmir’de en son bu kadar uzun kaldığım zaman yıl 2006’ıydı. Çok paralı, çok kapitalist çok Amerikan bir şirkette staj yapıyordum. Orada bir kız sevdim, ismi Nihan’dı, aha da ilk kez bu konuda gerçek isim kullanıyorum blogda. Aynı servisteydik, gidiş dönüş yol boyunca sohbet ediyorduk, ama benim açımdan derin manalar çıkarmaya gerek yoktu, sonuçta zorunlu bir yol arkadaşlığıydı bu, bizim serviste o yaşlarda başka kimse bile yoktu zaten. Bir keresinde başka biri Nihan’ın yanına oturunca, servise binmekte olan beni gösterip, “arkadaş oturacaktı ama” deyip kaldırmıştı adamcağızı. Ne kadar mutlu olmuştum, ne kadar kolay mutlu oluyordum o zamanlar… Neyse bizim hikayemiz de iki ay sürdü. Yaz aşkı gibi bir şey, staj aşkı diyelim. Stajın son günlerine yaklaşmışken tüm ekip Bostanlı sahiline gittik. (Bilmeyen İstanbullular için, Caddebostan sahil kafası) Gittik gitmesine de, nası dönücez, üniversitede öğrenciyiz o zamanlar kimsede araba yok. Dönerken Konak vapuruna bindik, sadece ikimiz. Hafta içi son vapur, kimse yok, çıktık terasa, aynı banka oturup ikimiz de birbirimize doğru döndük, elimizi çenemize yaslayıp, içeriğini hiç hatırlamadığım havadan sudan şeylerden konuştuk, o vapur yirmi- yirmi beş dakika falan sürer işte, o kadar. (O gün bugündür, Bostanlı’ya da bir daha gitmedim zaten) Sonra staj bitti, o Ankara’ya gitti ben İstanbul’a… O kıza en çok yakınlaştığım an o andı. 

Ama onunla bir kez daha baş başa buluştum… Üç sene sonraydı sanırım, bir öfke anında sildiğim telefonunu ne yapıp edip bir yerden bulup iki cümlelik mesaj attım, çat diye aradı. İstanbul’a taşınmıştı. Haftasonu buluşmayı teklif ettim, öbür haftasonu olabileceğini, kendisinin arayacağını söyledi. Ben kendimi tutmayı başarıp hiç aramadım, o on gün sonra cuma akşamı aradı. Ertesi gün karlı bir İstanbul sabahında Bebek Starbucks’ta buluştuk. Kahve içtik –vallahi çay değil!- takıldık birkaç saat, havadan sudan konuştuk yine. Karşıya geçecekti, Beşiktaş’a gittik. Vapuru beklerken, “Mehmet” dedi, “bizim üretimden x vardı ya” “Hee” dedim mal  gibi -çocuğu tanıyordum ama adını hatırlamıyorum şimdi harbiden- “ben staj yaparken onunla çıkıyordum”. Bir şey demedim, ama yüzüm artık nasıl bir hal almışsa, “ya tamam uzatma geçti zaten boşver,” dedi. “Senle birlikte vapurla Konak’a geçtiğimiz o gün var ya, o gün falan kafayı yedi bu, çok salak çocuktu zaten” dedi. Benim için önemli olan ama ona bir şey ifade etmemesi gereken o detayı bile hatırlıyordu, demek ki ona karşı ne hissetiğimi o zamandan beri biliyordu. (İnsanlara karşı hissiyatımı saklamak evvelden beri en başarısız olduğum konudur, bir de buna kızların gelişmiş sezilerini ekleyin…) Bile bile… Kızın bir ilişkisi olduğunu fark etmeyecek kadar salak ve öküz olduğum için öfkeleniyor, en mahrem duygularım rezil rüsva edilmiş olduğu için kendimi aciz hissediyordum. Gardım tamamen düşmüştü, sendeleyen bir boksör gibiydim, vapura güç bela attım kendimi. İnince bir daha ne zaman görüşeceğimizi sordum, biraz beklemek istediğini, acele etmememi söyledi.

Sadece bir hafta sonra cumartesi sabahının on birinde Barbaros’ta tesadüfen karşılaştık. (Kadere bak ki, ne hikmetse tanıştıktan sonraki beş yıl boyunca kendisiyle bir kere, o da buluştuğumuzun haftasında rastlaşmıştık.) Yanındaki ev arkadaşına beni, “işte Mehmet bu” diye tanıştırmıştı. Madara halimi demek ismini cismini unuttuğum bu kız da biliyordu. İnsan bir kere düşmeyegörsün… Sonra birkaç kez aradım, o hiç aramadı, benimle de bir daha buluşmadı, onu sıkboğaz ettiğimden yakındı konuşmamızın sonuncusunda. Sonra telefonlarıma da geri dönmemeye, arayınca açmamaya başladı. İzmir’de bir vapurda başlayan başbaşa muhabbetimiz de İstanbul’da bir vapurda işte böyle son buldu anlayacağınız…

Eski defterleri karıştırmanın nereden çıktığını merak edeniniz varsa - Before Sunrise ve Before Sunset’i izlememi, İstanbul’daki buluşmamızda bana Nihan tavsiye etmişti.

5 Ekim 2011

Paris Yahut İstanbul

Fransa ve kültürü, benim için, formasyonumun da (Boğaziçi!) önemli bir parçası olan Anglo-sakson kültürün bir antitezi, rakibi. 1789 Fransız İhtilali’nin vesile olduğu ulus devlet anlayışını yirminci yüzyıldaki felaketlerin (mesela Yahudi Soykırımı, mesela Bosna, mesela Irak, mesela Ruanda) müsebbibi bellerim, müdahaleci ve Amerika kadar çoğulculuktan nasibini almamış demokrasilerini illiberal ve noksan bulurum, Aydınlanma’ya da kaynaklık etmiş onca düşünüründen bir tek Camus’yü bilirim- onun da klasik bir varoluşçu olmadığına içten içe inanarak (öyle olmadığını umut ederek diyelim), Voltaire’ler, Moliere’ler, Sartre’lar, Baudelaire’lar, Hugo’lar, Balzac’lar, Flaubert’ler bana uzak. Son yüz yıl boyunca sömürgecilikte İngiltere ve ABD’den geri kalmamış olmalarına karşın özgürlüğün savunucusu görünme çabalarındansa tiksinirim, Irak Savaşı’nda da Libya Harekatı’nda da dinlerinin imanlarının petrol olduklarını ispatladılar indimde. Hal böyleyken, bu medeniyetin şehirleşmiş hali olan Paris’in bu zamana kadar merak ettiğim yerler listesine girememesine şaşmamak lazım. Şaşırma hakkımı Paris’in güzelliği karşısında kullanmak istiyorum, müsadenizle.

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm,
Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm

Türkçede aydına eskiden münevver denirmiş, etrafına nur, ışık saçan kişi manasında. Yukarıdaki dizenin sahibi Ziya Paşa da bir Osmanlı aydınıydı. Akranları gibi, kendisi aydınlanmış, toplumu da aydınlatmayı kendine vazife edinmiş, yurt dışına gitmiş/sürgün edilmiş bir edebiyatçıydı. (Devlette devamlılık esastır malum, balya balya aydınımızın sürgün edilmesi, bize Osmanlı’dan mirastır) Şimdikilerin var mı emin değilim, ama Ziya Paşa’nın mensubu olduğu Jön Türklerin bir tasavvuru vardı. İktidara ortak olmuş, onu dönüştürmeye çalışan Tanzimatçılar gibi yavaş değil, örnek aldıkları Fransızlar gibi kesin bir devrim yapacaklardı. Paris’te, istisnasız her kamu binasının girişinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik yazar. Paris’te ve Londra’da nefes alma olanağı bulmuş Jön Türkler de Abdülhamit’in prangalarından kurtulup önce hürriyet getireceklerdi memlekete. Sonra herkesin eşit olduğu bir anayasayla kardeşliği egemen kılacaklardı milletler arasında. Olmadı. Olmamasının faturasını bu ülkenin evlatları ödedi, hala ödüyor. O aydınların refleksleri, yaşadıkları ikilemler, hayal kırıklıkları, yılgınlıkları, adam olmayacaklarına içten içe kanaat ettikleri bir millet uğruna hayatlarını vakfetmelerinden doğan öfke, kendi kültürüne olan yabancılık, nesilden nesile kalıtsal olarak geçen bir lanet gibi izledi diğer nesillerdeki okumuş yazmışları. Taşrada doğmuş, kendini geliştirmiş ama modernleşmenin çelişkileriyle Doğu ve Batı arasında sıkışmış aydınlar yetişti bu ülkede (Bu arada kalmışlıktan ilk bahseden Tanpınar, arada kalmış aydını -kendi üzerinden- hicveden ilk yazarımız Oğuz Atay oldu, Tutunamayanlar’la.) Ziya Paşa da benzer bir şaşkınlık üzerine yazmış olabilir mi bu satırları, bilmiyorum. Paris’teyken en çok bu soruyu sordum kendime- biz niye böyleyiz, her yerimiz niye virane? Niye yere göğe koyamadığımız İstanbul’a on sene öncesine kadar bir metro hattı açamadık? Nasıl oluyor da Paris’in en içteki iki zone’unu boydan boya kat eden on dört metro hattı olabiliyor, şehrin en turistik yerlerinin kapısına kadar bu metro hatları gidebiliyor peki? Niye şehrin merkezinde böyle parklarımız yok bizim, niye her boş bulduğumuz yere plaza kondurur olduk?





Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği Lüksemburg Bahçeleri, şehrin en işlek caddelerinden St. Michels üstünde, 11 numaralı metroyla gidebileceğiniz halka açık bir park. Şehrin sakinlerini orada çimlere uzanmış, çiftleri birbirlerine sarmaş dolaş, spora meraklılarını içindeki kortlarda tenis oynarken görebilirsiniz. Lüksemburg Bahçeleri’nin St. Michels kapısından çıkıncaysa İtalyan Pantheon Tapınağı’nın bir benzeri olarak inşa edilmiş –ve aynı ismi taşıyan- içinde Voltaire, Alexandre Dumas, Emile Zola, Victor Hugo, Jean Jacque Rouessau gibi yazarların mezarını da bulunduran devasa Pantheon Tapınağı’yla karşılaşırsınız. Binanın ortasında Faucault Sarkacı’nın olması hoş bir sürpriz, keza binanın alelade sütunlarından birinde Antoine de Saint-Exupery’nin anısına bir not görmek de- sadece bellatrixin kulağının çınlamasına vesile olduğu için değil, yazarlarına saygı duruşunda kusur etmeyen bir şehir görmek insanı teselli ettiği için (Ahmet Kaya da Paris’e sürgüne gitmişti değil mi…)         





Pantheon ile St.Michels arasında kalan mekanlar kahvaltı için iyidir. Yeri gelmişken tüm şehirde meşrubatın çok pahalı (metroda otomatta yarım litre su €1.8, markette bir buçuk litre su €0.75!) ama ana yemek fiyatlarınınsa çok fahiş olmadığını belirteyim. Biftek türevi yemeklerini ben çok lezzetli buldum ki genelde yurt dışına çıktığım zaman yemekte çok zorlanırım. Aynı övgüler tatlıları için de geçerli, bıldır yediğimiz fondüler midemin içinde döndüler sayın okuyucu. Onun dışında yemekleri yağlı tabi, klasik Orta Avrupa mutfağı.

Pantheon’un çaprazında ise “Universite de Paris” olarak da geçen Sorbonne Üniversitesi’nin arka kapısı bulunmakta, ana kapıdan güvenlik marifetiyle püskürtülünce, buradan giriş yaptım. Şehrin üniversitelerine sızmak, taa Barselona’dan beri yineleyegeldiğim bir gelenek olmaya başladı, ama böyle bir adetim olmasaydı da, Avrupa’nın Oxford’la beraber en iyi sosyal bilimler okulunun koridorlarında dolaşmak isterdim açıkçası.



Boğaziçi’nin en iyi (ve en Frankofon) sosyal bilimler hocası –biraz iddialı bir laf oldu akademik bir titr için ama- Edhem Eldem, kendi uzmanlık alanı olan Aydınlanma’yı anlatırken hiç unutmuyorum “Anlatacak bir şey yok aslında, aydınlanmayı herkes bilir” diye başlamıştı derse. Edhem Eldem tabi ne eylerse güzel eyler, ama aydınlanmanın ne demek olduğunu daha iyi anlamak için 1 numaralı metro hattıyla Louvre’a gidin- medeniyet dediğimiz şeyin bazı taşların daha üstte olduğunu ima eden piramidimsi hiyerarşik bir yapı değil, halka halka genişleyen bir okyanus dalgası olduğunu görmek için. Louvre o halkaların en dışta, en kapsayıcı olanı. İçinde Hammurabi Kanunu’nun olduğu anıt da var, Mona Lisa da. Bundan bin sekiz yüz yıl önce kozmpolit, yöneticilerini halkın seçtiği bir Roma tahayyülü kuran İmparator Marcus Aurelius da var, 2012’de büyütülmüş olarak açılacak İslami eserler müzesi de. Dört katlı dikdörtgen bir geometriye sahip bu devasa yapının bir katını yarım günde ancak gezersiniz, zaman kazanmak için müze kombine bileti alın, girişte kilometrelerce beklemekten kurtulur, şehirdeki altmış küsur müzeye de bedava girersiniz. Benzer bir kombineyi metro için almakta da fayda olduğunu hatırlatayım.…



Paris’in alametifarikası Eiffel’eyse akşam gidin, ışıklandırılmış hali, çok daha etkileyici.  Eiffel gibi birçok müze akşamın ilerleyen saatlerine kadar açık. En kestirme ulaşım, 6 numaralı metroyla Bir-Hakeim’de inmek veya C banliyösünü kullanmak. Eiffel’in, yani Paris’in tepesine çıkmadım. Söylemesi ayıptır yalnızdım, pek içimden gelmedi dolayısıyla. (İstanbulda olduğum sekiz senede de  Kız Kulesi’ne gitmedim mesela.) Paris’te hiçbir yerde yalnız olduğumu Eiffel’deki kadar hissetmedim, bunda Eiffel civarındaki çimlerde gecenin on birinde sere serpe yatmış beş bin civarında genç görmem de etkili oldu sanırım. Siz de bu duyguyu yaşamak istemiyorsanız ve eğer imkanınız varsa, sevgilinizle gidin bu şehre.



Yok eğer Paris’e hasbelkader yalnız gitmişseniz, ve illa da şehre kuşbakışı bakmak istiyorsanız, Notre Dame’ın kulesine çıkmanızdaysa bir mahsur yok: Eiffel yirminci yüzyılda geçen romantik bir aşk hikayesiyse, Notre Dame da  çirkin Quasimodo’nun mutsuz sonla biten imkansız aşkının peşinden heder olmasının konu edildiği romana hayat veren bir bir ortaçağ anlatısıdır. O anlatıda Qasimodo, kaderini (Anarkh) takip eder. Sonunu bile bile… Aşk da din gibi kadere razı olmaktır biraz. Şehrin bu simetrik kulelere sahip Gotik Katedrali, şehrin merkezindeki küçük bir adacıkta bulunuyor, St. Michels’den yürüme mesafesinde ve B, C banliyöleriyle 4 numaralı metro katedralin üç farklı noktasına çıkıyor. 






Şehirde görmeniz gereken bir diğer kilise ise neoklasik bir mimariye sahip diyebileceğimiz Sacres de Cour. İçerideki fotoğraf çekme yasağına uyun, sonra benim gibi müze görevlisiyle papaz olup keyfinizi kaçırabilirsiniz, bu konuda hem benim başımdan geçen olay, hem de Louvre’da tanık olduklarım görevlilerin nezaketten zerre nasibini almadığı kanaatini uyandırdı.

Fransa’nın merkezi Paris, Paris’in merkezi Concorde meydanı. Bu meydandaki obeliski merkez kabul edip, kuzey-güney ve doğu-batı yönünde hayali çizgiler çizerseniz meydanın bu eksenler etrafında simetrik olduğunu görürsünüz: Obeliskin olduğu yerdeki iki çeşme; Rue Royal sokağını başında Hotel de Crillon’a karşılık Hotel de la Marine; Concorde’un ucundaki Ulusal Meclise karşışılık Rue Royal’in ucunda Madeleine Kilisesi tıpatıp aynı mimariye sahip. Bu matematik mükemmelliğiyle diyebilirim ki (Sen Pietro’yu görmedim ama) benim bu yaşıma kadar gördüğüm en etkileyici meydan kesinlikle burası. Arc de Triumph ve Concorde Meydanı arasındaki cadde meşhur Champs-Elyseess caddesi, dört katlı Louis Vitton’dan, Mercedes galerisine, cadde üzerindeki barlardan, envayi çeşit mağazalarına kadar, Bağdat Caddesi’ni andırıyor. L’entricotte isimli restoranı tavsiye ediyorum, fiyatları biraz tuzlu ama antrikotu ekabir. Champs-Elyseess, cumartesi akşamı kalabalık olmasıyla beni şaşırtmıştı, zaten Paris’i Viyana’dan, Münih’ten, Stockholm’den hatta Barcelona’dan ayrı kılan benim için, güneş battıktan sonra da, şehrin sakinlerinin dışarıda, şehirdeki dükkanların açık olması. 1 ve 8 numaralı metrolar Concorde’dan, 1 ve 13 numaralar Champs-Elyseess’den geçiyor. Arc de Triumph da tıpkı Eiffel gibi, Louvre gibi, birazdan bahsedeceğim Savaş Müzesi gibi devasa bir yapı. Şehrin düz olmasının da etkisiyle bu devasa büyük yapılar her yerden gözünüze çarpıp, gezerken pusulanız oluyor. 





Şehrin suyla rabıtası doğu batı yönünde şehrin göbeğinden geçen Seine nehri. Eğer gezmekten bitap düştüyseniz, nehir üzerindeki bir saat süren tekne turlarından birine katılabilirsiniz, bu Paris’e başka bir perspektiften bakmanıza olanak sağlayacaktır. Şehrin üzerindeki en müstesna köprü olan, Pont Alexandre III köprüsü, Concorde meydanının paralelinde kalıyor ve bir ucu Champs-Elyseess’ye, diğer ucu yine mimari bir harika olan Askeri Müze’ye açılıyor. Askeri müzeyi gezmek kısmet olmadı- Tıpkı Sinan’ın “en beğendiğim yer” dediği, C banliyösüyle şehre kırk beş dakika mesafedeki Versay Sarayı’na gitmenin kısmet olmadığı gibi.




Benim randıman alamadığım kısmı gece hayatıydı, şehrin Moulin Rouge ve diğer pavyonları Pigalle ve Blanche tarafında yoğunlaşmış durumda. Moulin Rouge’un bar tarafında bildiğiniz sinevizyon gösterimi vardı Allahın cumartesi günü. O hizada birkaç disko var fakat, genelde pub şeklinde yerler konuşlanmış cadde üstünde, ama dediğim gibi çok yardımcı olamıyorum. Anlıyorum ama konuşamıyorum.



Geçenlerde Cömert’le twitterda geyiğini yaparken anımsadım- Before Sunset, yıllar önce Viyana’da tesadüfen tanışmış ve beraber bir gece geçirmiş Fransız entel bir kızla Celine (Julie Delpy) Deniz’in deyimiyle Celine’e kesik Amerikalı bir Jesse’nin (Ethan Hawke) yıllar sonra Paris’te geçirdikleri bir günü anlatır. Yıllar geçmiş, karakterlerimiz kendilerine başka hayatlar çizmiştir. Paris’i çiftimizle birlikte adım adım arşınlarken, (Eiffel klişesi hiçbir sahnede gözükmez) mutlu sonla bitmemiş bir aşk hikayesinin sonrasına tanık olmanın hüznü içinize oturur, film tüm sıcaklığına, pozitifliğine rağmen, varlığıyla başlı başına bir kara filmdir aslında. Ama bu klişelerden uzak, yalın aşk filminin son sahnesiyle ima ettiği, başka bir sonun mümkün olabileceğidir. Paris, bu yanılsamayı sadece filmi izlerken değil, gezerken de hissettirmesi bakımından da, İstanbul’a benzer. Paris’e iki yüz küsur kilometre mesafede bir otel odasında bunu yazarken, planım dahilinde olmamasına rağmen, sanki haftasonu Paris’e bir kez daha gidecekmiş gibi hissediyorum. Gerçek olmayacağını bilsem de Fransa turum bittikten sonra, İzmir’e değil İstanbul’a dönüverecekmişim, çok özlediğim arkadaşlarımla istediğim zaman görüşebilecekmişim gibi.