12 Mayıs 2013

İsmail Abi Şiir Yazarsa

Arak yazılar serimizde sırayı Ah Muhsin Ünlünün şiiri alıyor, bloga şiir koymadık da demezsiniz. Bakalım siz de benim gibi dizeler arasında bir İsmail Abi tandansı hissedecek misiniz?

Resulullahla Benim Aramdaki Farklar

"resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
resulullah yolda ebu bekir'i görse es selamu aleyküm ya sıddık derdi,
ben yolda ebu bekir'i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

resulullah azrail'i yolda görse tanırdı;
ben azrail'i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah'ın resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki 'kızım ha gayret!'
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki 'anneciğim ölmesen'

ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki 'anneciğim seni ben'
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf...

resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü"

7 Mayıs 2013

Kumarbaz

Lise ikide dershanedeki matematik hocamız olasılık dersinin girişinde basit bir hikaye anlatmıştı. Bunlar daha çocukken, abisiyle beraber bayramda topladıkları harçlıklarla basmanede fuar alanında oyun oynamışlar, bul karayı al parayı kabilinden bir oyun sanırım. Bardağın biri kazanınca bire iki, diğeri bire iki buçuk, berikiyse bire üç veriyormuş. Bunlar bir güzel ütüldükten sonra kös kös evlerine dönerken abisini teselli etmek buna düşmüş: "Olsun" demiş, "bir dahaki bayramda biz oynatırız, kaybettiğimiz paraları geri kazanırız, nolcak!"

Bir sonraki bayramda eller öpülmüş, paralar toplanmış, dooğru basmaneye gidilmiş. Bizim cevval hocamız, abisinin aklını çeldiği gibi, oyunu daha cazip kılacak bir hinlik daha yapmış, oranları bire dört, bire beş ve bire altıya yükseltmiş! Ortaokul düzeyinde olasılık okuyanlar mesajı almıştır: Toplam oranın biri geçtiği, yani her bardağa eşit miktarda para koyduğu durumda kasanın daima kaybettiği bir oyun artık oynanan. Malum son tekrar edip, bizim kardeşlerin kös kös eve dönme vaki geldiğinde abisi yolda efkarla yakınmış: Ulan biz de ne bahtsızmışız, oynuyoruz kaybediyoruz, oynatıyoruz kaybediyoruz.

İşte benim haletiruhiyem sevgili blogger. Bayadır oynuyorum kaybediyorum, oynatıyorum kaybediyorum. Yalnız sadece kısmetsizlik mi, yoksa kuralları mı yanlış koyduk, işte onu hiç bilmiyorum.

11 Nisan 2013

Rantın Sinematografisi


Okuldaki ikinci senem, o zaman nasıl bir cahil cesaretiyse artık, sosyal seçmeli olarak film analizi seçmişim, film beğenisi ana akım filmlerden ileri gitmeyen, film sanatına en uzak insan benim o dersi alanlar içinde. Üçüncü veya dördüncü ders haftası olmalı, şehirde o zaman yeni yeni palazlanan bir festivalden bahsetti hocamız: Filmekimi. O festivalde oynayan bir belgesele gitmemizi istedi, Mimar Babam’dı ismi, o bile hatırımda kalmış, sene 2003 olduğuna göre 10 sene olmuş olmalı. Ramazandı, filmden hemen önce haldır huldur İstiklal’deki Saray Muhallebicisi’nde orucumu açtım (o da ucubenin sözlük karşılığı olan İstiklal’deki Demirören AVM’nin yerindeydi o zaman) ve yıllardır haber almadığım ama o zaman bir nebze muhabbetimin olduğu bir kız arkadaşımla Emek Sineması’na ilk o zaman gittim. Orta çapta bir şok geçirmiştim sinemanın ve perdenin büyüklüğü, tepedeki barok süslemelerin azameti karşısında, o zaman analog makinamla çektiğim birkaç soluk fotoğraf bugün daha da kıymetli. Ondan sonra iki kere daha Emek’e gittiğimi hatırlıyorum, birinde film festivalinde Harvey Keitel gelmişti, Deniz’le çok kör bir yerden de olsa bilet bulmuştuk o seansa. En son da yine Deniz’le bence son zamanların en underrated filmlerinden biri olan “Assasination of Jesse James…”e gitmiştik. O zamandan İstanbuldan ayrılana kadar ama az ama çok şehirdeki bilumum film festivallerine gitmeye gayret ettim, şehirle kurduğum duygusal bağda o festivallerin ve sadece Emek’in değil, aynı dramatik sona daha önce yakalanmış Alkazar ve Atlas gibi bağımsız filmleri destekleyen diğer sinemaların da payı olduğunu hep vurguladım.  Ama bu vurgular, vulgar bir rant ideolojisine kurban gitti iyi mi…

Klişe olacak ama Emek sineması, sadece Emek sineması değil- inşa edildiği günden itibarenki çevrimine bakarsanız, bu ülkenin son bir asırdaki tarihinin indirgenmiş bir özetini de görebilirsiniz, ki buna Umur Talu şahane bir yazıyla temas etti: http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/834464-tarih-sinif-gaz Önce şehrin gayrimüslimlerinin uğrak yeri olan bir avcılık kulübü, sonra paten pisti (Engin Ardıç, oranın paten pisti olmasını önerirken ve Costa Gavras’a “burası Fransız müstemlekesi değil” diye hamaset yaparken trajik bile değil!), sonra tiyatro ve sinema olmuş bir yapı. Şehirdeki ve ülkedeki rant ilk kez el değiştirmiyor, bu ülkenin harcı, sermayenin millileştirilmesi üzerine kurulu. Bütün bu Varlık Vergisi olaylarının, mübadalelerin ideolojik altyapısı bu. Harbiyedeki Ermeni mezarlığının cumhuriyetin ilk yıllarında bir güzel istimlak edildiğini, mezar taşlarının zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanıldığını, o araziye de Hilton Oteli’nin kondurulduğunu ben NTV Tarih sayesinde öğrendim. Artık bu devirde bu tip zorbalıkları yapmak çok kolay değil, şimdi devir malum eski binaların dönüşüm adı altında, paraya tahvil edilmesi, Emek’in içinde bulunduğu eski Cercle d’Orient binası kadar yağlı bir kemik, bundan ancak bu kadar uzak kalabildi. Zamanın ruhunu kendini muhafazakar olarak tanımlayan bu hükümet çok iyi yakaladı: Rant. Bu rant elbet ki en başta ve büyük oranda kendi yandaşlarına, ama az veya çok birer kaşık da hepinizin, hepimizin ağzına. Tevazudan hiçbir şekilde nasibini almamış bir tarihe geçme arzusuyla, ülke ve ülkenin mikro ölçeğinde İstanbul yeniden tanzim ediliyor ve ahlak anlayışı biçim değiştiriyor: Artık şehre tepeden bakmak için tarihi yarımadanın arkasına gökdelen dikip İstanbulun beş aşırlık siluetini piç etmek serbest, şehrin her nasılsa yeşil kalmış bir tepesine selatin cami imitasyonunu dikmekteki avamlık muteber, çok lazımmış gibi İstiklal caddesinin ortasına AVM kondururken kaçak kat çıkmak yapanın yanına kar, o AVM’yi yaparken tarihi Ağa Cami’nin önce duvarını çatlatıp sonra kamuoyundan tepki gelince pisliğini sıvarcasına “Ağa Cami’ni restore ediyoruz” diye branda asıp reklam yapmaktaki yüzsüzlükse olağan.

Festivallerin yıllar içinde ne kadar serpildiğini gözümle gördüğüm için iktidarın sanata özel bir alerjisi olduğu konusundaki görüşe katılmam maalesef mümkün değil. Diğer yandan esas problemin bu ideolojinin hayatın her alanında büyük bir tahammülsüzlük ve muhaliflerine karşı hoyrat davranmayı olağanlaştırması olduğunu düşünüyorum. Sayıları bini zor geçen ve içerisinde sanat meraklılarının çoğunlukta olduğu muhakkak bir gruba, İstiklal’in göbeğinde biber gazı sıkılmasını, başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Artık İstanbul’da değilim. Belki hiç dönmeyeceğim. Yine de Emek’le ilgili görüntüleri ve haberleri görünce içimin acımasına mani değil bu. Şehrin her bir köşesine AVM dikmek, her bir köşesine zincir restoran/kitapçı/kafe açmak semtlerin özgünlüğünü kaybettirir, başka bir hayat tarzı isteyenlerin ve belli bir gelir grubunun altındaki nüfusun teneffüs etme imkanını ortadan kaldırır. Muhafazakar bir iktidarın sonraki nesle bırakacağı miras, şehri sıfırdan imar edip mevcut sembolleri yok etmek olmamalı. Birlikte yaşamanın en basiti kuralı olarak karşıt görüşlerin şeytanlaştırılmasından ve terörize edilmesinden de bir an önce vazgeçilmeli, toplumsal barışı sağlama misyonuyla hareket ettiğini söyleyen bir ideolojinin böyle davranması sadece komik oluyor çünkü.

20 Mart 2013

Portakal


Mutfaktaki meyve tabağından portakalı alıp soyduktan sonra yüzümü ekşittim:
- Anne geberik bu be!
-  Niye oğlum?
- Ya anne baksana buruşukluğuna, neeerde babaannemin bahçesindeki portakallar?

Annem dalgın gözlerle cevapladı: Bu seneki meyvalar güzel olmadı oğlum, doğru düzgün sulanmadı bahçe. Biraz durdu: “Babaannen tüm torunlarını unuttu, ama seni son gün bile unutmadı” deyiverdi. Babaannem hakkında –di’li geçmiş zaman kipini kullanmaya başlayalı 10 gün olmuştu. Hemen izaha yeltendim: En küçük torunundan dokuz yaş küçüktüm ben, bu tip hafıza problemlerinden muzdarip hastalar, bilgisayar bellekleri gibi en son anıyı diğerlerinin üzerine yazdığı için benimle ilgili anıları daha yeni olabilirdi, hem dedemin adını (ve soyadını) taşıyordum, biraz zor doğmuştum…  Ama elhak annem haklıydı: Babaanemi ölümünden önce en son gördüğümde, kurban bayramında, önce ne kadar para kazandığımı, sonra o paraları naptığımı, ve tabi ki ne zaman evleneceğimi sormuştu, o iki gün boyunca daha mantıklı ve gündelik hayata dair başka bir cümle duyamamıştık ağzından… Vefat günü bana mahalleden tanımadığım birkaç kişinin bana kendilerini hatırlayıp hatırlamadığını sorduğundan bahsettim anneme, acaba bana söylendiği gibi, ben babaannemde diğer torunlarından daha mı çok kalmıştım? “Doğru” diye yanıtladı annem. Biraz evden ve anılarımızdan söz ettik sonra. Artık şehrin de içinde kalmış küçük bir bahçeli evden, oradaki bayramlaşma merasiminden, dedemin hayatının son senelerinde sanki o bayram son bayramıymışçasına iki dirhem bir çekirdek giyinmesinden, babaannemle dedemin didişmelerinden, babaannem kadar hayata bağlı birinin eşi ve kardeşlerini peşisıra kaybetmesi sonucu duyduğu kuvvetli ölüm korkusundan, evin soğukluğundan, döşeklerde, yer yataklarında o soğukta sıkı sıkı örtünüp erkenden uyanmanın keyfinin yarattığı mutluluk duygusundan, Çağan Irmak filmi dekoru gibi mahalleden ve buna benzer bir sürü anıdan, tekrar barışmayı hayal ettiğim eski bir sevgiliden bahseder gibi, sanki çok iyi anlatırsam o zamanları tekrar yaşayabilirmişim gibi sadakatle bahsettim. O evin (ve tabi ki evin sakinlerinin) hepimizde benzer duyguları yaratmasıysa hayranlık uyandırıcıydı. Ölüevinin selamlığı belli olsun diye kapının önüne rastgele sıralanmış kırmızı plastik sandalyeleri görünce, sünnetim sadece benim aklıma gelmemiş, annem de aynı şeyi anımsamıştı: Ben hatırlamayacak kadar küçük olsam da, o evdeki sünnetimde yine aynı yerde, aynı tip plastik sandalyelerde aynı insanların oturduğunu aklım baliğ olunca, videodan izlemiştim. Abim “en mutlu anılarım orada” demişti o evde kaldığı günleri kast ederek.

Taşrada insanlar tuhaf bir tevekkül geliştiriyor başlarına gelenlere ve tabi ki ölüme karşı. Hayatında bir kitap alıp okumuşluğu şüpheli akrabamın biri, kanser olduğunu öğrenince, “Bunda bir şey yok, herkesin geçtiği yoldan ben de geçerim” demiş. Babaannem defnedilirken doyasıya ağladıktan sonra babamın yanında saf tuttuğumda insanların diline sirayet etmişti o mütevekkil hal: Emir Allah’ın. (Bizim orada zaten taziyeye gidilmez, “emrallahın”a gidilir)

Babaannem, güneşli bir mart sabahında, kocasından on iki sene sonra Allah’ına yürüdü. Meltem Gürle hocamızdan öğrendim, vefat, vefa kelimesinden türetilmiş. Yaşarken ne kadar kaypak olsak da ölürken (ölerek) sözümüzü tutuyoruz yani. Artık babaannemlerin bahçeli evinde yaşayacak kimse kalmadı, birkaç gün sonra kapısını kilitlemişler, kıyafetleri, içindeki işe yarar eşyaları dağıtmış babamlar. Geçen haftasonu, babama hatıra kabilinden o evden bir eşya istediğimden bahsettim, hala çalışan transistörlü radyo olabilirdi ama o benim küçük odama sığmazdı, ahşap duvar saati zaten yıllar önce başka birine verilmişti. “Tamam” dedi babam, “ben ayarlayacağım sana bir şeyler.” Pembe yemenisini alabilirdim mesela, eğer mezarında baş ucuna koymasaydık… Barış Manço’nun “Gülpembe”yi babaannesi için yazdığını biliyorsunuz değil mi…

Ben bir aydan daha uzun bir süre önce, bir elin parmağını geçmeyecek kadar arkadaşımın hatırlayıp kutladığı bir 9 Şubat günü 29 yaşına girdim. Babam bu yazının yazılmasından bir hafta sonra 69’a girecek kısmetse. İsmet Paşa, kendisini devirmek üzere toplanan Ecevit ile onu destekleyen Mülkiye cuntasına, "sizin için istikbal olan şeyler benim için mazidir" demiş. Herkesin doğumgünü de kendine, hüznü de.


PS: 1) Diğer yazılarım gibi –hatta belki onlardan fazla- iç karartıcı olduğu için kusura kalmayın, yazmamak için çok direndim, ama beceremedim.
2) Hüznün şahane tanımı http://other-wordly.tumblr.com/post/45234902424/pronunciation-hu-zun dan araktır, ki sitenin kendisi de şayanı tavsiyedir...

18 Şubat 2013

4.20 ve sonrası

Salondaki saat ansızın durmuş, gece 4.20de. Çok kötü. Saatin durması iyi bir şey olsaydı çünkü, depremler, ayrılık mesajları, trafik kazaları, savaş ilanları, nafile yazılmış blog yazıları gibi gecenin bir yarısında olmazdı. Evde sanırım pil yok, ben de çıkıp almaya üşendim, dolayısıyla garibim duvar saati çizgisel ve açısal olarak bir arpa boyu yol gidemedi gün boyu. Acaba saat ilerlemezse zamanın geçmiş sayılmayacağına ve böylece hiçbir şey yapmadığım bir pazar günü için hayıflanmayacağıma dair akılsızca bir düşünce bilinçaltıma yerleşip bu ataletime bir dayanak oluşturdu mu, bilmiyorum. Sahiden o kadar boş, bomboş geçiyor ki günlerim, artık sıkıntıdan suçluluk aşamasına evrilmiş durumdayım.

Yine de bütün günümün durmuş bir saatle pazarlık ederek geçtiğinden burada bahsetmemeliyim, durumun vahameti bir yana, artık dar vakitleri hesap edecek kadar kötümser yazarları kimse okumaz çünkü. Saatin durduğu zaman dilimi yüzünden hızlı karar almayı öğrendim: Gün boyunca hep on dakikam oldu karar vermek için: Tezhip yapmaya on dakika sonra 4.30 gibi başlayacaktım; masamda duran 165 dakikalık dvdyi 3 saatte izler 7.30da da teze geçerdim; haftalardır elime almadığım için başını kıçını unuttuğum kitaba 4.30da başlasam, iki saatte yüz sayfa okurdum... Her şeyim planlıydı yani benim.

Birazdan yatıcam, zaten saat geç oldu malum. Uyuyup uyandığımda groundhog day filmindeki Billy Crystal gibi aynı güne uyandığımı fark edersem, mükemmel planımın ikinci aşamasını devreye sokucam: Saati geri alıcam - zamanın durduğuna inanıyorsun da metus, geri gittiğine niye inanmayasın? Eğer planım işe yararsa var ya... Herhalde işe istanbulda başka bir işe girmekle başlarım, iki sene içinde bana yapılmış üç iş teklifinden birine evet demem yeterli bunun için. İşe girince, haliyle askere de gitmem. Hudutta Kars çayını bekleyip 20 kiloluk kömür çuvallarını katır sürüleri gibi oradan oraya taşımayınca vatan hizmetinden eksik kalmış olucaz ama, neyse onun vebali benim boynuma. Sonra herhalde seviyorum ya - gider konuşurum, en azından içimde kalmaz. Daha önce başkasıyla konuşmuştum, o zaman daha küçüktüm, bu sefer daha tecrübeliyim, daha ne. Hem iyi konuşuyormuşum, öyle derler. Öbürünün ne eksiği var, gururum bir kere daha kırılıversin yani, üzerinden kaynar su dökülmüş başımla başbaşa kaldıktan, dizlerimin bağının çözüldüğü üç dakikayı atlattıktan ve başıma gelenin ilk duyulduğu zamanki utancı göğüsledikten sonra, çok da yıkıcı olmuyor. Sonra da gider, başka bir blog açar, bir tane de pil alırım. Sonrası kolay...

13 Şubat 2013

Koruda - veya Kordonda

Gün boyunca insanların birbirleriyle gireceği ilişkiler düzene sokulmuştur. Okullarda gençler, sırf aynı yaşta oldukları için yıllar yılı aynı kişilerle aynı sınıflarda oturmak zorundadırlar. Ancak okul günü bitip akşam olduğunda, insan dilediği kişiyle birlikte olma şansına sahip olur. Askerseniz, 1.65 boyunda bir kişinin 1.95 boyundaki arkadaşlarıyla bir araya gelmesi ancak akşamları ve geceleri mümkün olabilir.
 (Geceye Övgü, Gündüz Vassaf)

Ben ve Otosandan iş arkadaşlarım, çoğunluğu taşralı, sınıf atlayabilmek için okumuş, kendince meşgaleleri, hayalleri, asabiyetleri olan, kafaları zehir gibi çalışan erkeklerden müteşekkil bir mühendis grubu – takriben on –on iki kişi falan olmalıyız- günün uzadığı, gecenin kısaldığı bir İstanbul akşamüstünde, Pendik sahildeki Kolcuoğlu’nda kebabın dibine vurduktan sonra kendimizi sahile attık. Boğaz sadece Bebek’te, Kanlıca’da, Yeniköy’de değil, orada da boğazdır, böyle de demokratik ve kadirşinastır İstanbul dediğiniz yer, umuma açıktır. (Keza tarihini Surdibindeki fakirden de esirgemez, yüksekkaldırımdaki hipsterinden de.) O gece o sahilde yürürken, anılarımızı yad eder, hatıra fotoğrafları çektirir ve öylece ağır aksak salınırken içten içe biliyorduk ki artık bizim devrimiz geçti, öyle de oldu nitekim, dört bir yana savrulduk hepimiz. Benim kısmetime, İzmir düştü…

Cemal Kafadar’dan öğreniyoruz ki, “şehir” kelimesi, etimolojik olarak Farsça’dan, ama Arapça’da aynı kökten gelen şehere’den türetilmiş bilinen bir kelime var: Şöhret. Meşhur olmak, tanınmak, bilinmek… Teşhir edileni seyretmek. Şehre bir teşhir gibi bakmak, o şekilde gezmek… İstanbul, sizi biraz da şöhretine ortak eder aslında, daha önce de yazmıştım, tarihe tanıklık ettiğiniz hissine sizi iyiden iyiye inandırır. Orayı gezerken sevdiğinizle birlikte o şehri seyreder, o şehirde var olur, orada meşhur olursunuz. İstanbulun, etimolojik olarak “stin-poli”den geldiğini, onun şehre doğru demek olduğunu da hatırda tutalım… Yani, şehir kelimesinin hakkını en iyi İstanbul verir bu memlekette, etimolojik olarak da, mecazi olarak da… Oradan döndüyseniz, dışarıdasınız, şöhretten uzaksınız, emsal olsun diye söylüyorum, bir zamanlar üç büyüklerde şansını denemiş ama tutunamamış bir topçu hissiyatındasınız. Ancak İstanbul üzerinden bir kıyasla var olabilirsiniz… Daha az görünmeyi, daha az şöhreti, daha az seyredilmeyi kabullenseniz iyi olur. (Ben, zaten çok dikkat çeken birisi değilimdir yabancı bir ortamda, artık daha da az görünür kılmış olmasından beni İzmir’in, memnunum şahsen.)

Dün Kordon’da alelade bir birahanede işten hepsi tabi ki erkek çocuklarla demlendiğimiz bir gecenin sonunda, sahilde yürürken Fatih’e o günü hatırlatıp yaşadığım dejavu hissinden bahsettiğimde, hatırlamamdan duyduğu hayretini gizleyemediğini mutlulukla gördüm. Halbüse ben, sadece mutsuz olduğum anları değil, mutlu olduğum anları da detayıyla ve net olarak hatırlarım. Çok parlaktır çünkü onlar belleğimde... ve çok derin. Ufak maraz şuradan doğar ki, benim hatırladığımı, başkası aynı şekilde hatırlamaz genelde. Mevzu, işte burada çetrefillenir: Doğru hikayeyi kimin anlattığı nasıl anlaşılır acaba?

Ryunosuke Akutagawa’nın Rashomon isimli hikayesinde (Türkçeye Bilge Karasu tarafından çevrilmiş ve Akira Kurosawa tarafından 1950’de beyaz perdeye uyarlanmıştır.) koruda işlenen bir cinayetin tanığı bir kız, sanığı bir hırsız, ve maktülü kızın kocası aynı hikayeyi ana hatlarına sadık kalarak, ama önemli detaylarını kendilerine yontarak verirler ifadelerini polise. Bu basit ve kısa hikaye, gerçeğin algılanmasının ve çarpıtılmasının ne kadar çeşitli olabileceğini gösteren mükemmel bir örnektir aslında, bir haftadır bu film kafamda dönüp dönüp duruyor. Benim hikayem bir koruda değil, sahilde geçiyor, ama fark etmez. Ya diyorum, o anlattığım bu ve benzeri hikayeler, hiç o kadar keskin olmamışsa, ben sırf biraz daha görünebilir olmak için onları allamış, pullamış, uydurmuşsam, beni bağışlayabilir misin ey okuyucu?

(Bilge Karasu’nun Rashomon çevirisi için: http://www.tdkdergi.gov.tr/TDD/1959s89/1959s089__24_B_KARASU.pdf)

16 Ocak 2013

Genç Metusun Acıları

- Olm bu ne lan?
- Dosya abi.
- Ne dosyası olm suluboya var burda.
- Tezhibe gidiyom da ben abi.
- Neye gidiyon, neye gidiyon?

Artık baklayı ağzımdan çıkarma, mercimeği fırına verme, - yok bu olmadı - durumu Asile anlatma vakti gelmişti. Dua etmek suretiyle açılışına kimselerin takdir etmediği bir katkıda bulunduğum The House Cafe'nin İzmir şubesinde son masaya oturmuş, hasret gideriyorduk. Yolunu hacı bekler gibi beklediğim insanlar listesinin asil üyesiydi, benim lise arkadaşımdı Asil. Daha önceden egzersizini yaptığım üzre, tezhip nedir sorusuna verilebilecek tüm cevapları konuya hakimmiş intıbaı yaratmak için peşisıra vermeye başladım: Etimolojiden (altınla süslemek demek olan zeheb kökünden geliyordu), nerede kullanıldığına (Kur'an sayfalarından yazmalara, tuğralardan ebru eserlerine kadar envayiçeşit eski eserin süslenmesinde kullanılıyordu) minyatürle olan rabıtasından, Osmanlıdaki nakkaşlık geleneğine; halen 16. yy adetlerinin takip edilmeye çalışılmasındaki sakillikten, bu tekniğin kullanım alanlarına kadar yalan yanlış öğrendiğim her şeyi heyecanlı heyecanlı anlattım. Evet, küçükken tüm resimleri annem yapmış olabilirdi, ama tezhiple uğraşırkenki konsantrasyonu, odamda tek başıma çalışmayı seviyor, harcadığım saatlere, bana sonlanmayacakmış gibi gelen kırtasiye giderlerine karşılık, bana sadece biraz daha kontrol ve sabır katmasını istiyordum.

Aşağıdaki çerçeveye şemse deniyor, bir A4 ün yarısına aynı motifi altıncı kez yaptığımda dört saat boyunca ara vermemiş ve nihayetinde başımızda ceberrut biçimde "olmamış" diyerek ızdırap veren tezhip hocama sarmıştım. Hala tahsil ve terbiyede gıdım ilerleyemedim, ama motifi boyayıp çizimimin içine etmeden önce buraya koyayım, ileride döner bakar dururum.