- Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
"Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız." Oğuz Atay - Günlük
1 Nisan 2012
Paramparça Duygular Gömlekler
- Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
20 Mart 2012
Demokrasiye Giriş: İfade Özgürlüğü nedir, neden korunmalıdır?
Yerel mahkemeler, Başbakan’ın itibarını koruma yönündeki kişisel çıkarının, gazetecinin ifade özgürlüğü hakkından ağır bastığına kanaat getirmiştir. Ancak, bazı ifadelerin provokatif ve kaba, bazılarının meşru şekilde saldırgan diye sınıflandırılabileceği varsayılsa dahi, bazı gerçekler, olaylar ve gelişmelerle ilgili değer yargılarıdır.
18 Ocak 2012
Belki Bir Gün
26 Temmuz 2011
Dağınık
11 Temmuz 2011
Üç alıntı bir blog yazısı
22 Mart 2010
Messi ve Moda İskelesi
Hayat acımasızdır, ama bazen daha acımasızdır, o zaman aksiliklerin bini bir para olur: Yemek söylersiniz, kurye kaza yapar siparişiniz bir buçuk saatte gelmez; birine kırk yılda bir film hediye edersiniz, orijinal dvd bozuk çıkar, hırs yapıp filmi internetten indireyim dersiniz, internete bağlandığınız anda kotanızın dolduğunu belirten bir not düşer ekranınıza; ağzınız tatlansın diye bir tatlı söylersiniz restoranda, iki hafta üstü üste anlam veremediğiniz şeyler olur, sonunda zıkkım olasıca sufle midir ne karın ağrısıdır boğazınızdan geçmez, elinizde kaşık, öööle bakakalırsınız tatlıya mal mal; kafanız dağılsın diye yarım saat tavla oynarsınız bir kere dü şeş gelir, onda da altı kapıdasınızdır; ona kızıp hırs yapıp üç saat eşli ihale oynarsınız, bir kere altı parça koz gelmez, yetmezmiş gibi bunların hepsi üst üste olur. Velhasıl kelam, napsanız olmaz. Siz çırpındıkça batar, acz içinde kalırsınız, sizin aczinizse başınıza geleni kaderiniz kılmıştır. Abarttığınızın siz de farkındasınızdır, ama yine de herkes size karşıymış, kaderiniz size kast ediyormuş gibi hissedersiniz. Aslında bilirsiniz bu haller bazen herkese olur ve bilirsiniz, önünde sonunda geçer. Ama yine de isyan etmeden duramazsınız: Ne günahım var kardeşim benim, erkekseniz teker teker gelin uleyn!
İşte o zaman, yapmanız gereken durup soluklanmaktır. Yenilmeyi bile beceremediğiniz için, denemenin manası yoktur. O zaman susarsınız, meramınızı anlatmak için konuşmakla veya yazmakla boşu boşuna efor sarf etmezsiniz- sözünüz bittiği için değil, sözünüzün bir kıymeti olmadığı için.
Tamamen eğlendirici ve rehabilite ediciydi benim için buraya yazmak, insanların yorumlarını dinlemek; biri bir şey yazmış mı diye fellik fellik yazı yorumlarına bakmak (daha güzeli, bakınca orada yorum görmek); alakasız bir yerde yazınızın bahsinin geçtiğini tesadüfen öğrenmek; kesin yazarım dediğiniz şeylere eliniz değmezken (mesela Messi az önce akıllara seza bir performans daha sergiledi, son sekiz günde attığı sekiz gol ve iki asisti var, bu sempatik pırpır oyuncunun üzerinden bir Barça ahkamı kesemedim, içimde kalmıştır ey blogger. Yalnız kaç gündür kendimizi duygusal bir veda yazısına kurduk, o da futbola kurban gitti iyi mi, olsun, varsın Messi’ye kurban olsun) hiç hayatınızda yazacağınızı tahmin etmediğiniz konularda (müzik!) ukala ukala yazılar yazmak…
Daha önce verdiğim bir kararı şimdi uygulamamın sebebi, blogu bırakmamla oluşacak boşluğu ikame edecek bir eğlence aramam (hala bulamadım, o ayrı!) yoksa aklınıza başka bir şey gelmesin. Beni bu yönde cesaretlendirdikleri için Mr. Niceguy ve eyesman’in de hakkı var bu yazılar üstünde, helal etsinler… Ama madalyonun öbür yüzü de var, üç kişinin haftada en az bir kere yazacağı bir blog olduğunu öngörmüştüm başlarken, bu zanla bir süre daha bu siteye gireceğimi ilan etmiş olayım, biraz onlar yazsın biz okuyalım değil mi sayın seyirciler… Eşten dosttan “bir şey yazılmış mı” diye merak edip siteye girenlerin ne hissettiğini çok iyi biliyorum, Gökhan Özgün ve Feridun Düzağaç yazı yazmayı bırakınca benzer şeyler hissetmiştim, tavsiyem, o kadar yazıda bu kadar isim geçiyor, onların -Türk olanlarından bilhassa- başlasınlar okumaya/izlemeye, sadece bu açıdan ilham vermiş olmanın mutluluğu bana yeter. Aşağıdaki fotoğrafı bugün Moda İskele’de çektim, bir gün devam edecek olursam bu fotoğrafın üzerine yazacağım, ama şimdilik en hayırlısı bu gibi geliyor, hadi bana eyvallah.
8 Şubat 2010
Önemli gün ve haftalar için arşivden yazı temin edilir
Eski zaman. O zamanlar, 'aşka âşık olmak' henüz bir kadın dini haline gelmemişti. Aşk, bütün duygusal pozisyonlarıyla kadın dergilerinde pornografik bir teşhire henüz uğramamıştı. Aşkın simyasından kimyasına henüz geçilmemişti. Aşk toplumsal bir yük değil, çok şahsi bir yüktü. O zamanları özlüyor muyum? Hayır. Ama hatırlıyorum. İşte böyle eski bir zamanda. Oslo Üniversitesi'nde, felsefe bölümündeyiz. Küçücük bir sınıf. Dersin başlığı Schopenhauer. Dersin hocası Norveç'in en yaşlı hocası. Kendisi Schopenhauer uzmanı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi felsefe bölümü öğrencileri. Ta ki kapı çalınıp içeri O girene kadar. O, felsefe bölümü öğrencisi değil. Bu her halinden belli. Tam da bu yüzden, felsefe öğrencisi olmadığını içeri girer girmez söylüyor. Hocadan izin istiyor ve oturuyor. Meraktan gelmiş, öyle söylüyor. Bir denemek istemiş. Bir görmek istemiş. Evet, bi görmek istemiş. Görmenin bedeli eninde sonunda nal gibi her yerden görünmektir. Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Ama o kadar, o kadar güzel ki, bunu umursamıyor. Görünmeye çok alışmış. Hatta görünmemek diye bir şeyin varlığını belki de bilmiyor. Görünmeyi umursamıyor. Halbuki o sınıfta görünmeyi umursamayan hiç kimse yok. Hepsi de görünmekten korkan bir avuç adam, bir felsefe masasının etrafında görünmez oluşun tadını çıkarıyor. Bir avuç röntgenci, hiç görünmeden her şeyi görebilmenin sırrının peşinde koşuyor. Bir avuç korkak ve sessiz siyasetçi. Ama onun görünmeme şansı yok. O bu kısmeti ve bu laneti doğuştan üzerinde taşıyor. O, önce konuşmayı öğrenip sonra görünme şansına hiç sahip olmamış. O, önce felsefe öğrenip sonra ahkâm kesme ihtimalini hiç tanımamış. O, güzelliğin ta kendisi. Çok güzel, çünkü baştan sona tek başına.
Derken Schopenhauer uzmanı dinozor dersine başlıyor. Anlatıyor. Anlatıyor. Anlatırken beş dakikada en az 50 kere 'ABSOLÜT' diyor. Absolüt, yani 'mutlak'. Felsefenin bir türlü unutamadığı eski aşkı, Mutlak. Dinin tek sahibi Mutlak. İnsanın insana en büyük ihaneti Mutlak.
O, 10 dakika bekleyemiyor. Beş dakikanın sonunda elini bile kaldırmadan hemen soruyor. "Nedir bu absolüt absolüt dediğiniz allah aşkına? Rica ediyim de bir anlatın bana." O anda bütün sınıf adeta donuyor. Hoca hiç kıpırdamadan ona bakıyor. Sanki onu görmezden gelmeye çalışıyor. Ama onu görmemek ne mümkün. O, yine umursamadan devam ediyor. Herkese bir şans daha veriyor. "Canım yani o kadar büyütmeyin, diyor, Mutlak nedir diye sordum, bi cevap verin, yani en azından YAKLAŞIK OLARAK bir şeyler söyleyin. Yaklaşık olarak Mutlak ha?.. Bu iki kelimeyi yan yana getirdi densiz. Hoca bakışlarının içini daha da boşaltıyor ve bakmaya devam ediyor. Bu arada bütün röntgenciler kıpırdamadan ona bakıyor. Hiç görünmeden büyük bir felaketi seyrediyorlar. Bir taş kadar mutlular. Çok mutlular. Ve aniden beklenen siyasi tepki geliyor. Taşlar büyük gürültüyle patlıyor. Bütün felsefe öğrencileri müstehcen çapta kahkahalarla gülüyorlar. Hatta nasılsa gülmeye aynı anda başlayıp aynı anda kesmeyi bile başarıyorlar. Dinozor, küçük dinozorlarının 'anlayışından' memnun, mesut, sırıtıyor. Ve küçücük bir cevaba bile tenezzül etmeden derse devam ediyor. O da, hiç ikiletmeden, ama masadan defterlerin kaptığı gibi topuklarını vura vura arkasına bakmadan sınıfı terk ediyor. Evet, kapıyı da çarpıyor arkasından. Bir daha da o kapının çevresinde de hiç görünmüyor. Ve o çıktıktan sonra sınıf yine eskisi gibi görünmez oluyor. Onu beş dakikadan fazla görmedim. Yüzünü, sesini unuttum. Ama varlığından, yani yokluğundan hiç kurtulamadım. Uzaklaşan topukları uzaklaşmaktan hiç vazgeçmedi. Burada artık aşk giriyor araya. Ve izin verin de, bana yıllardır yük olan bu aşkı yavşamış kelimelerle ortalık yerde bitireyim.
Ömrüm boyunca onun bu sorusuna bir cevap bulmak istedim. Yıllar sonra sorusunun cevabını buldum. Mutlak olan, felsefeye ihtiyaç duymayandır. 'Yaklaşık olarak Mutlak' olana gelince. O sendin, o gün o sınıfta. Çünkü senin felsefeye ihtiyacın yoktu. Yani neredeyse yoktu. Çünkü senin siyasete ihtiyacın yoktu. Çünkü sen hiç siyaset yapmayacaktın hayatta. Siyaset senin için yapılacaktı. Bazen seni elde etmek için. Bazen de, seni devirmek, yok etmek için. Çünkü sen, niyetin olmadan kısmetliydin. Günahın olmadan lanetliydin. Adımını attığın her yerde, hiç siyaset yapmadan iktidar sendin. O gün ben de güldüm sana. Affet beni. Bak senden kurtulmak için ben de artık görünür oldum. Kendi lanetimi kendi ellerimle kurdum.
"Aşk, ortalık yerde teşhir edilmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar." İşte kadın filozof Hannah Arendt'ten kabul eden herkese eşsiz bir sevgililer günü hediyesi. İki gün rötarla. Hem de bedava.
30 Eylül 2009
Yazıyooor yazıyoooor… Çarpacaz’ın tuhaf kuruluş hikayesini yazıyor!
Bildiğimiz sorulardan başlayalım: Daha önce, kah birlikte kah ayrı ayrı yıllarca çeşitli dergilerin ucundan kıyısından tutmuş ve vakti gelince bırakmış (ama birbirini hiç bırakmamış) üç tane adam Aziz Nesin’in o şahane hikayesine selamla, bu boku niye yedi? Bu en kolay soru çünkü yazmak kendinizi alamayacağınız bir ego tatmini. O kadar ki ansızın buluverdiğiniz, hoşunuza giden bir ifade sizin ayaklarınızı yerden keser, tıpkı Nesimi’nin o muhteşem dörtlüğünden girişte alıntıladığım üzere iki lafın belini doğrultmaya çalışırken yardım almak için etrafı gözlediğinizde, büyülü bir biçimde birden tüm parmakların size doğrultulduğunun, zekanızın taltif edildiğinin ve tüm alemin sizi seyrettiğinin farkına varırsınız. Herkes tarafından görünür olmuş, yüksek bir mertebeye konmuş, dolayısıyla fark edilmişsinizdir. Siz ne için yaşıyoruz zannediyordunuz? Bununla birlikte mükafatın parlaklığı gözünüzü yanıltmasın, herkesi görmeye çalışmanın herkes tarafından gözetlenebilmek manasına geldiğini unutmamanız gerekir. Moliere herhalde bu yüzden “yazı yazmak orospuluk gibidir” der. “Önce dostlarınız için yaparsınız, sonra insan ayırt etmeden herkesle, en son yaptığınız iş için para alırsınız.” Biz sanırım birinci ve ikinci yol arasındaki kavşaktayız…
İkinci soru daha zor: Bu isim ne demek? Eh, ruh halimiz buna elverdi, Neredesin Firuze’deki çulsuz şirket gibi üçümüz de çırpındıkça yolun başında olduğumuzu fark ediyoruz, “dipteyiz, yattık, bekliyoruz... çarpacaz” Üç Boğaziçi mezunu, farklı kültürlerden bölgelerden üç benzemez… Burası okuyanların hayatın keşmekeşinde teneffüs edebileceği, rahatlayacakları matrak bir yer olsun diye niyet ettik, mümkün mertebe siyasete bulaşmayacağız, eş dostun yazmasını teşvik edeceğiz, yaşamaya dair ne yapıyorsak burada bir aksi olacak: Gittiğimiz maçlar (futbol yazacağız, ama merak etmeyin maç yazmayacağız), izlediğimiz filmler (Antonioni veya Sex and the City, ne çıkarsa bahtınıza!), gezdiğimiz müzeler (Siz hiç Trailles’e gittiniz mi?), dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar/yazarlar (Gökhan Özgün duy sesimizi!), müptelası olduğumuz diziler, (siz Mad Men’i sadece elinde viskiyle dolaşan reklamcıları anlatan dizi olarak mı görüyorsunuz?), sote kebapçılar, hepsi veya hiçbiri kimbilir, yazı bir kere akmayagörsün… Attila İlhan’ın sözünü unutmuyoruz: Birileri için yazarız, bizi hiç tanımadığımız başka birileri okur. Büyük lokma yiyip büyük söz söylememeye özen göstereceğiz, mütevazı damarı korumaya çalışacağız, kendi halinde adamların kendi halinde özgürce at oynattığı bir alan nihayetinde burası ama ilk yazı itibarıyla biraz ağır oldu galiba, idare et ey blogger. Mevlana gibi mütevazılığıyla nam salmış bir şeyhin, Mesnevi’nin girişini yazdıktan sonra, bunu “göstermek” için beyitleri sarığına yazıp Konya’da dolaştığının rivayet olunduğu bir dünyada bizde ne gezer o kadar tevazu, sürçü lisan edersek affola…