Gökhan Özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökhan Özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2012

Paramparça Duygular Gömlekler



“Gözlerini aç.” Açtı. 11 yıldır -beş aylık askerliği hariç- bir kol mesafesinde tuttuğu telefonuna hamle yapıp saati kontrol etti: 8:38. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken ilk fark ettiği, bugünün pazar olduğuydu. Niye erken kalktığını hatırlamaya çalıştı, neden sonra cumartesi akşamı yapacak bir şey bulamayıp erken yattığı hatırına geldi, bunun için erken kalkmıştı. Dün kayda değer bir şey olmuş muydu, yavaş yavaş yerine gelen hafızasını yokladı: Beşiktaş’ın mağlubiyet zincirinde bir başka halka, asude bir sahil kasabasında denize karşı sessizce yenmiş bir akşamüstü yemeği, Esir Şehir Üçlümesi’nin bugüne devreden son yüz sayfası. Yani kocaman bir hiç. “O berbat duygu” sabahın köründe midesine oturdu. Zaten o duygu olmasa her şeyle baş etmek ne kadar kolaydı aslında. Suratsız halini annesinin görüp üzülmeyecek olmasından teselli oldu. Tek başınayken, istediği kadar, kimseye hesap vermeyecek kadar üzülebilirdi. Camus “bir insanın aldığı en önemli karar intihar etmeme kararıdır, yaşamını devam ettirme iradesidir” minvalinde bir şeyler söylemiş, onun içinse en önemli karar, bugünün de diğerlerinden farklı olmaması için bir sebep olmadığını fark ettiği andaki ağır duyguyu taşımaktı.

“Kalk, kahvaltı yap” Çayın demlenmesini beklerken, bir anlığına da olsa, hudutu hatırladı. Devamlı açık televizyonda yayımlanan maçlara rağmen geçmek bilmeyen tatil günlerini. Neredeyse amacından sapmış bir bağnazlık ve hırsla peşisıra okuduğu kitapları, tabi ki Ermeni kilisesinden bozma mescitte yaşadığı görünmezlik hissini. O duyguyu özlemiyor, ama hatırlıyordu. Mahrum şartlarda askerlik yapanlar, tuhaf bir tribe girerler. O süre boyunca, kendilerini ortamdan tecrit edip, biricikleştirirler, kendilerine normalde atfetmedikleri bir önem atfederler. Dahası bir diyet ödediklerine, ve sonuçta bir mükafata ulaşacaklarına kendilerini ikna ederler. Başka türlü bir kafayla o günler geçmez. Ama o mükafat gelmez anam. Normal hayatınıza dönünce ne insanlar size askerden öncekinden farklı davranır, ne de statünüzde çok belirgin bir değişme olur. Onda hem çok şey değişmişti, hem de hiçbir şey. Aynı pazar sabahı, ama başka bir ev; aynı biteyivelik, ama başka bir rutin; aynı iş ama başka bir motor parçası, İstanbul değil ama... Bu, başka bir şehirle teselli edilemez maalesef. İstanbul’u özlüyor muydu? Muhakkak. Dönmek istiyor muydu? Ne pahasına?

“Spora git, yorulursan daha az düşünürsün” Haftasonunun o el ayak çekilmişliğinde spor yapmayı seviyordu. Salonun bulunduğu muhitin yap(ıştır)ma elitliğini, düzayaklığını, merkeziliğini, şehrin alametifarikası otelin etrafındaki restoranları, o restoranlardan bilhassa şehirde “bağladığı” ilk esnaf olan Girit balıkçısını ve onun hiçbir yerde bulamayacağı mezelerini seviyordu. Spordan çıktıktan sonra hissettiği yalnızlık duygusunu ve birini aramak için elinin telefona gitmesini bile seviyordu. Ama bu sefer kimse yoktu salonda. Kafasını masadaki bilgisayardan kaldırmayan ve mesaiye Allah’ın pazar günü yedide başladığı için gözünü açamayan spor hocasından başka hiçkimse. Birden dehşetle Truman Show’u hatırladı. Koşu bandının asap bozucu sterilliği, duvardaki yüz bilmem kaç ekran plazma, o plazmadan avazı çıktığı kadar yankılanan sabahın o saati için olabilecek en hoppa melodi, tüm gün gelecek müşterinin ihtiyacını ikiye katlayacak adette özenle rulo yapılıp hazırlanmış el havlusu, banyodaki şapsal “bu kutuya lütfen sadece terlik atınız, havlular için diğer sepeti kullanınız” levhası, boş yere elektrik sarfiyatı olan 95 derecedeki sauna, salonun labirenti andıran mimarisinde sanki gizli bir geçitle geçilebildiği hissini koyu renk kapısıyla basbayağı veren masaj odaları, sırf “havuzumuz da var” densin diye yapılmış kıç kadar kapalı havuz -hepsi bir an için, dışarıdan pahalı görünen, ama yaklaşınca dekor olduğu belli olan bir film setinin parçaları gibi geldi ona. Spordan da o gerçek olmadığını çok iyi bildiği hissiyat yüzünden, sırf bulunduğu durum o filmi çağrıştırdığı için, hiç olmadığı kadar çabuk çıktı.

“Bir kahve iç” Starbucks’a gitti. Ömrü hayatında gördüğü Starbucks’ların en sıradanına. Bir an köşede kitap okuyan kızla göz göze geldi. Yok, o değildi. Sonra kızın gayriihtiyari ayağa kalkmasından, gözlerinin parlamasından (Parladığından emindi. Abartırdı ama o kadar değil. Parlamıştı işte, belki sevinçten değil, hayretten ama olsun) ve adıyla kendisine seslenmesinden o olduğunu anladı. Pek değişmemişti kız, hemen masasına buyur etti. “Ben kahve alıcam, sen bir şey içer misin?” Teşekkür etti kız. Oğlan kasaya gitti. “Bir  ice chai tea latte lütfen”. Döndü, heyecanını bastırmak için iki eliyle kahvesini tutup yanına oturdu, kız elindeki kitabı bıraktı. Görüşmeyeli ne kadar olduğunu hatırlamaya çalıştılar, o hatırlıyordu, kız inanamadı zamanın ne kadar çabuk geçtiğine. Çok merak etmesine rağmen, niye hiç aramadıklarını birbirlerine sormadılar. Bir mahcubiyet vardı ikisinde de sanki, bir konuşamama hali. Erkek hiç tarzı olmamasına rağmen, bence sırf kızın yanında daha uzun oturmuş olmak için büyük bir dobralıkla gününün nasıl geçtiğini anlattı, yukarıda okuduklarınızı,  sizden önce o kız duydu ...ve onunla birlikte masaya kulak misafiri olan ben (Masayı dikizleyerek değil, rica edeceğim)…

Kız, adamın gömleğini gösterdi.
-  Bu beraber aldığımız gömlek değil mi?
-  Hala çok dikkatlisin, evet, ilk kez giyiyorum bugün.
- Nasıl ya kıştı onu aldığımızda!
-  Evet, Agora’da karşılaştığımız zaman indirimden almıştık.
Sessizlik oldu, adam söyleyemediği sözcüklerin ağırlığı altında ezilmekteydi sanki. Nefesini tuttu, tuttuğu nefesin titrekliği havada yankılanırken konuşmaya başladı.
- Amores Perros’u hatırlar mısın?
- Hayır.
- Ben de tek sahne hatırlıyorum aslında. Sanırım son hikayede, evsiz ve sefil bir hayat süren yaşlı bir adam vardı, uzun süredir görüşmediği kızının karşısına çıkmak için hazırlanırken aynanın karşısında sakallarını kesiyordu. O sahnede adam aslında sakallarını sadece kesmez, hırpani görünüşünden sıyrılıp hayata yeniden bağlanır. Senle Agora’da Starbucks’ın bir başka şubesinde karşılaştığımız o gün var ya, o günkü gezmemiz bizim ilk gezmemiz değildi, ama benim seni ilk kez hayal ettiğim gündü. (Artık nefesini vermişti. Sırrınızı verdiyseniz, nefesinizi daha çok tutmanıza gerek yoktur.) Orada karşıma çıktın birden, tıpkı burada karşıma çıktığın gibi. Dedim “bu bir mucize.” Mucizeye inanmak, Allah’a inanmaktır biraz.
- Ne mucizesi, ben Balçova’da oturuyorum bilmiyor musun, haftanın üç günü Agora’dayım.
- Olabilir, benim inanacak bir mucizeye ihtiyacım vardı belki de. O gün aldık bu gömleği, sırf sen sevdin diye almıştım hatta. O gün yaptığım alışveriş benim aylar boyunca aldığım tek üst baştı, birisini hayal edene kadar, üst baş almam için, para harcamam için sebep yoktu çünkü. Kendi hırpaniliğimden çıkışımın alametifarikası bu gömlekti yani, benim Amores Perros’um... Bekledim ki dışarı çıktığımız bir gün bu gömleği giyeyim. O gün bugün bir kere daha görüştük senle sanırım: İzmir'e kar yağdığı gün, gömleği giymek için pek iyi bir zaman değil! Bugün dolabımı eşelerken gözüme çarptı, dedim ziyan olmasın, giyeyim artık. Ama kısmetmiş meğersem senle buluştuğum gün giymek, şansa bak.
-  Hadi ya, ne tesadüf!
-  Bir şey söyleyeyim mi, birine göre tesadüf olan, bana göre pekala mucize olabilir.
Daha fazla konuşmadı, kızı yavaşça gözlemeye başladı. Aklından neler geçiyordu acaba? Etkilenmiş miydi? Bunu bilemeyecek olmanın azabı var gibiydi sanki çocuğun suratında. Kadınları ve özelinde o kızı hiçbir zaman anlayamayacak olmasına bir kere daha hayıflandı… Hala hiperaktifti kız. Sol bacağını sallıyordu, bir yandan da pipeti manasızca kıvırıp, geri çözüyor, arada telefonunu eline alıp geri bırakıyordu.

Derken benim telefonum çaldı, çoktandır görmediğim bir arkadaşım Alsancak’a gelmiş, beni çağırıyordu. Hikayenin sonunu öğrenemeden kalktım.

...o değil de bu kadar yazdık yine bir şey değişmeyecek. Sadece Beşiktaş, her gün maç yapmıyor o kadar.

20 Mart 2012

Demokrasiye Giriş: İfade Özgürlüğü nedir, neden korunmalıdır?


Varlığıyla ve vicdanıyla yüreğime su serpen bir yazar var, twitterdan takipçilerim hemen hemen her yazısını artık sapkınlık derecesinde paylaştığım için kimden bahsettiğimi tahmin edebiliyordur:  Umur Talu. Galatasaraylı (lise), Boğaziçili (üniversite), Beşiktaşlı (takım!) çok genç yaşta Milliyet yayın yönetmenliği yapmış, her zaman demokrat, muhalif ve antimilitarist olageldiğini eski yazılarından şak diye anlayabileceğiniz, televizyona pek çıkmayan, mütevazılığıyla da diğerlerinden ayrılan birisi. Bu kadar taşı gediğine koyan, bir de Gökhan Özgün’ü tanıdım matbuat aleminde, öyle diyeyim size, okuyun okutun üstadı.

Aslında çok politika yapmaktan imtina etmeye çalışıyorum, malum endoktrinasyonları sevmem, ama yazı yazmanın böyle bir tarafı da var maalesef: Ben tanık oldum, siz de tanık olun deme merakı baskın kalemle uğraşan bünyelerde. (Merak etmeyin islamla ilgili son bir iki yazımın da tarzım dışında olduğunun farkındayım, neden öyle oldu, girmeyeceğim toplara girer oldum, harbi bilmiyorum J) Yazarın 20.03.12 tarihli Habertürk'teki ibretlik yazısını önce okuyun, sonra her ne kadar bu yazının üstüne başka bir söz kalmamış olsa da, bir iki cümle de ben edeceğim:

Özgürlük, başbakan itibarından önce gelir!

İÇ SAHA: Başbakan, gazeteci Erbil Tuşalp ve Birgün’ü, iki ayrı yazıda “itibarına saldırı”dan toplam 12 bin 847 TL 46 kuruşa mahkum ettirdi. Yerel mahkemeler ve Yargıtay bu yönde karar verdi.
DIŞ SAHA: Tuşalp Türkiye’yi, ifade özgürlüğü ihlal edildiği için, Başbakan’a ödemeye mahkum edildiği tazminatı geri ödemeye mahkum ettirdi. AİHM Türkiye’yi Tuşalp’e 5 bin Avro manevi tazminata da mahkum etti.

Bu para mütevazı şartlardaki Tuşalp ve Birgün için elbet önemli; muhtemelen Türkiye ve Başbakan için önemsizdi!
Ama dava yürütmeye, yargıya, yasamaya, medyaya, halka başka önemli bir şeyler anlatıyor:
Basın, ifade, eleştiri özgürlükleri halk için öyle mühimdir ki; elbet korunması gereken itibarınız, bazen ondan epey sonra gelir!
Eleştiriyi, bazen provokatif, hatta kaba, hatta meşru şekilde saldırgan ifadeleri bile kabulleneceksiniz. Madem bu makamlardasınız, böyle kabul edeceksiniz; gücünüzü eleştiriyi susturmak için, itibarınızı iktidarınız için kullanamazsınız!

Başbakan’ın, hükümetin yerel yargıda kabul edilen; AİHM’de “Türkiye’nin savunması” olan açısı şuydu:

1. Basın, fikirleri tartışmak ve halkı aydınlatmak için, bağımsız ve tarafsız haber için belli imtiyazlara sahiptir ama bunlar da sınırsız değildir.
2. Siyasetçi ağır eleştiri hedefi olma yükünü üstlenmeli, yüksek makamlar kışkırtıcı eleştiriye hoşgörülü olmalı ama sınırları bulunmalı. Makaleler, kabul edilebilir eleştiri sınırını aşıyor, Başbakan’ın onuruna, itibarına, haysiyetine saldırı teşkil ediyor.
3. İfade özgürlüğü, yerel mahkemelerin takdir kullanıp siyasi tartışmanın hakarete dönüşmesine engellemek adına karar almasını engellemez.
4. Başbakan’ın başvurduğu hukuk yolu, itibarına saldırılmış herhangi bir bireyin başvurabileceği bir yol.

AİHM ise Türkiye’ye, Başbakan’a, hükümete, yerel yargıya şunları bildirdi:
Sayın Erdoğan’ın kişisel haklarının korunması için açtığı davalardaki hükümler, Sözleşme’nin garanti ettiği ifade özgürlüğü hakkına müdahaledir.
Makalelerdeki konular, demokratik toplumda siyasi tartışma kapsamına girer; bunlardan haberdar olmak halkın meşru çıkarınadır.

Basının demokratik toplumda vazgeçilmez işlevi; başkalarının itibarı ve hakkı başta, belli sınırları aşmaması gerektiği halde, halkı ilgilendiren tüm konularla ilgili bilgi ve görüşleri açıklamaktır.

Basın özgürlüğü bazı durumda aşırıya kaçma hatta provokasyona rücu edebilir.

Davacı, Başbakan’dır. Kabul edilebilir eleştiri sınırları sıradan şahsa göre daha geniştir; daha büyük hoşgörü göstermesi gerekir. [Bu cümlede Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e olan nasihatını hatırlamamak mümkün değil: "- Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana” MD]
Yerel mahkemeler, Başbakan’ın itibarını koruma yönündeki kişisel çıkarının, gazetecinin ifade özgürlüğü hakkından ağır bastığına kanaat getirmiştir. Ancak, bazı ifadelerin provokatif ve kaba, bazılarının meşru şekilde saldırgan diye sınıflandırılabileceği varsayılsa dahi, bazı gerçekler, olaylar ve gelişmelerle ilgili değer yargılarıdır.

Sadece olumlu, zararsız, tarafsız bilgi ve fikirler değil; demokratik toplumun gereklilikleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin parçası olan ve rencide eden, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve fikirler de koruma altındadır. Bazı kaba ifadeler üsluptur; ifadenin içeriğiyle birlikte koruma altındadır.

Böyle ceza ve tazminat miktarları, başkalarını kamu görevlilerini eleştirmekten caydırabilir; bilgi ve fikirlerin serbest dolaşımını kısıtlayabilir.

İfade özgürlüğü hakkını kullanmaya müdahale; demokratik toplumda, başkalarının itibar ve haklarını korumak için gerekli görülmez.

Not: Bu aynı zamanda Türkiye’nin “iç hukuku” üstünde bir hukuk. Dolayısıyla, başbakanların bakanların, başka türlü bakanların; ileride bu mevkilere heves duyanların bunu böyle kabul etmesi, sindirmesi, benimsemesi gerekiyor.
Ayrıca, dün başka iktidarlar ve güçler yanından borazan olanlar gibi, bugün de iktidar yanından gazetecilik (veya hukukçuluk) yaptığını sananlar da bu kararları saklasın.
Çünkü, kudret onu da vurur, seni vurur…
Ancak, özgürlük ve hak, onu da korur, seni de korur!

Ne kadar basit değil mi? Üzerine yazmak bile zul aslında. Dert Tayyip değil, en azından benimki o değil. Başka biri de olabilirdi, bizde ifade özgürlüğüne olan baskı, ülkemdeki diğer baskılar gibi sistematiktir. Bu gerekçeyi mesela, bu davayı açan savcı, bu cezayı veren yerel mahkemedeki hakim, AİHM’de ülkeyi savunan avukat okuyunca acaba hissediyor? Hiç mi utanmıyor? Hukuk okumuşunun böyle olduğu ülkede Tayyip olmasa mesela, başkası başbakan olsa çok mu farklı olur? Velev ki çok farklı oldu, bunu hak etmiş olur muyuz sizce?

18 Ocak 2012

Belki Bir Gün

O günü hatırlıyorum. Notlarımın açıklandığı gündü. 2007 senesi olduğuna göre sondan bir önceki dönemim okuldaki. Cuma öğlen üç gibi abimin kira evine geldim uyumaya, akşam dışarı çıkacaktım kafa dağıtmaya, senede iki kere yaptığım şeyi yapıp Deniz’le Taksim’de bara gidecektik. Eve girince bir alışkanlıkla ve bütün bitkinliğimle televizyonu açtım. CNN Türk’te eşşek kadar puntolarla Hrant’ın vurulduğu yazılıyordu. Pardon vurulduğu değil, öldürüldüğü.

Belki ölmemiştir diyordum içimden, hani o meşhur inkar aşaması vardır ya gerçekle karşılaştığınızda, o refleksle. Ama ölmüştü. Hrant’ı bir kere Boğaziçi’nde görmüştüm, Edhem Eldem’in yönettiği ifade özgürlüğüyle ilgili bir panelde konuşmuştu. Tanımıyordum yani aslında. Ama çok etkilenmiştim ölümünden. Bir kere yabancıydı. Bu toprakların en kadim geleneği gayrimüslime dokunmamaktı Osmanlı zamanında, demek bunu bile kaybetmiştik. Ben ne kadar saf bir insanım, AB yasaları, yeni dönem falan, artık bir daha hiç faili meçhuller olmayacak zannediyordum. 90lar geride kaldı sanıyordum. Meğer bu ülkede hiçbir şey hakikaten değişmezmiş, Hrant’ın delik ayakkabısıyla yüzükoyun uzandığı kaldırımın bir sokak paralelinde, bir başka gazeteci Abdi İpekçi otuz sene önce bir başka 17 yaşındaki milliyetçi çocuk tarafından öldürülmüştü. Gazeteci olduğu için. Solcu olduğu için. Yok, aslında bunların hiçbiri için değil. Bazılarınız bilmeyebilir, ama öldürenler biliyordu: Yahudi dönmesi, çok satan kitabın günlük hayatınıza soktuğu terimle Sabetayist olduğu için. Eksik olmasın devlet o zaman da hiçbir şey değişmediğini göstermişti, kararın ilk açıklandığı bugün de bu kararını onadı. 


Ölümün üstüne ilk resmi açıklamayı dışişleri bakanlığı yaptı, nefretle kınıyordu. Yapılabilecek en sert diplomatik açıklama, yurtdışından gelecek tepkiler gözönüne alınarak, kabinenin en ılımlı, dışadönük bakanı Abdullah Gül’den… Ne kadar kof bir açıklama… Sonra cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de benzer bir açıklama yaptı. Bense ilk babamı aradım. "Hrant’ı vurmuşlar" dedim. "Hadi ya" dedi, benim ne kadar üzüldüğümü anladığını hissettim ama fazla reaksiyon vermedi. Kapattım. Deniz’i aradım. Onunla geçen diyaloğu hatırlamıyorum… Televizyonlar döne dolaşa Hrant’ın “Ruh halimin güvercin tedirginliği” adlı yazısını, son yazısını yayımlıyordu. Hrant’ın son yazısının, son paragrafını okudukça ben de kahroluyordum. “Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Akşam Deniz’le buluştum, Taksim’e gitmeyi istemediğimi söyledim, ama eve de girmek istemiyordum. Zağar gibi dolaştık. Okan’a gittik, onun da evine ilk gidişimdi. Kürşat Bumin NTV’de çok akıcı ve etkileyici bir konuşmayla çok ağır hakaretler ediyordu önüne gelene. (Kürşat Bumin’i o gün bugün severim.) Çıktık. Bayram’a gittik. Deniz’in çok yakın arkadaşından, benim çok kadim, çok yakın arkadaşıma. Hani eskiden çok sık gördüğünüz, ama şartların değişmesiyle o kadar görüşemediğiniz ama hukukunuzdan hiçbir şey kaybetmediğiniz adamlar vardır, sizin için her şeyi yapacağınızdan eminsinizdir. Sizin yoksa bilmiyorum, neyse ki benim için Bayram var. Gittik biraz, orada lafladık, sakinleştim biraz. Oradan da çıktık Deniz’le Nispetiye’de yürüyoruz. Bolulu Hasan Usta’ya oturduk, tatlı bir şeyler yedik kalktık, polis çevirdi. GBT sordu. Bize. Napıyorduk Hrant’ın vurulduğu günün gecesi? Türkiye teyakkuzda katilleri arıyordu. (Mesela İzmir’deki berberim, eski ülkücü tüm arkadaşlarının sorgulandığını, dükkanının karşısında iki hafta boyunca bir simitçinin dolandığını söyleyecekti) Veya biz ona inanmak istiyorduk. Abime döndüm akşam yatmaya. Sabah Ogün Samast teşhis edilmişti. Polis büyük bir risk almış ve resimleri basına dağıtmıştı. Ben çocuğun vurulacağını düşünüyordum ama, babası oğlunu ihbar etti. Polisin kumarı tutmuştu. Abim bana yakalanmadan önce, “ya katili bulurlar, katili bulmak ne ki” demişti. “Mehmet Ali Ağca mesela, kim ki?” Onun bile ilk etapta gördüğü bu gerçeği görmem için beş sene geçmesi gerekmiş.

Ertesi gün babam aradı, yalvar yakar benim cenazeye gitmememi istedi. Bir provokasyon olabileceğinden endişe ediyordu. 77 1 Mayıs’ını kast ediyor olmalıydı. Ağzımdan bir söz aldı. Gitmedim. Deniz gitti. Hayatımda utandığım şeylerden birisi de, o törene katılamamış olmaktır. (Bir sene sonra, Agos’un önünde o kalabalıkla Hrant’ın anmasına gittim, ama geçen senenin vicdan azabı ve törenin anmadan çok bir eyleme konu olması yüzünden çok durmadan ayrıldım. Ölümüzü anmayı bile beceremiyorduk, hala beceremiyoruz) Sonra çok ilginç bir şey oldu. Anamuhalefet partisi, Atatürk’ün partisinin başkanı olacak Deniz Baykal, kalkıp törende atılan “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganını eleştiren bir konuşma yaptı. Yaşlılık ne zor diye düşünmüştüm. Etrafımdakilerin ekseriyetinin de böyle düşündüğünü görünce, hayrete düştüm. Mesela abim bile, "şehitler için de inşallah büyük kalabalıklar yürür" dedi. Sanki yürüyeni tutan varmış gibi… Abime dair büyük hayalkırıklıklarımdandır… Neyse. Bazı gerizekalılar “hepimiz Mehmet’iz” diye karşı slogan bile geliştirmişti. Onlar değil, bendim Mehmet olan. Babam dedemin adını vermiş. Ben seçmedim. Tıpkı Ermeni olanların Ermeniliği seçmediği gibi. Ama hepimiz Mehmet’im demekle Mehmet olunmadığı gibi, tabi ki Ermeni’yim demekle de Ermeni olunmuyordu. Orada söylenmek istenen, “senin acını anlıyorum, seni kendimin yerine koyuyorum, senin başına geleni kendi başıma gelmiş addediyorum” demekti. Peki bu slogan bu açıklamaya muhtaç mıydı? Bu ülkenin o zaman için kayıtlı beş seçmeninden birini almış partinin kırk senedir siyasetin içinde olan genel başkanının kafası buna basmıyor olabilir miydi? Hadi onu geçtim, etrafımda okumuş etmiş onca adam? Bu soruları kendime hala soruyorum. (Deniz Baykal, taziye ziyaretine neyse ki, haftalar sonra gitti. Beklemiyordum. Mesela Ahmet Necdet Sezer, buna gerek duymamıştı. Bu kadarcık bir ziyarete bile tenezzül etmemişti. Tıpkı Orhan Pamuk Nobel aldığında, bir cümlelik bir tebriki ondan esirgemesi gibi. Aynı tebriki Deniz Baykal da esirgedi, bunlar kayda bir de burada geçsin)

O zamanki AKP, kilisedeki törene Başbakan seviyesinde katılmıştı. Taziye evine de o gün gittiler, hatta eve girerken o zamanki İçişleri Bakanı M.Ali Şahin’in alkışlandığını hatırlıyorum. Şu an, öyle bir teveccüh görmeleri imkansız… Zaten ailenin şimdiki şaşkınlığı en çok buna diye düşünüyorum. Hrant’ın kardeşi Asrof Dink’in bundan birkaç sene önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talebiyle cumhurbaşkanlığında bir görüşme yaptığını da hatırlıyorum. Fehriye Çetin “Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler.” derken belki bu hayal kırıklığını ifade ediyordu.

O zamanki gazeteler içinde görebildiğim kadarıyla haberi en adamakıllı veren, İsmet Berkan’ın Radikal’iydi. “Eserinle gurur duy Türkiye” diyordu başlıkta. Türkiye’nin bir kısmının bu eserle gurur duyduğunu, ekseriyetininse bu cinayetin abartıldığı kanaati taşıdığını hissedecek kadar bu ülkede yaşadım ben. İsmet Berkan “Hrant’ı hep beraber öldürdük" diyordu. "Ermeni olduğu için.” (İki cümleye de kesinkes katılıyorum, yakında bu minvalde bir yazı daha yazacaktır zaten, orada kendisi daha iyi ifade eder muhtemelen.)

Tabi sonra olayın perde arkasını öğrenmeye başladık. Soruşturma benzer konudaki tüm soruşturmalardan farklı başlamıştı. Devlet, tetikçiyle birlikte, onu azmettireni ve de onunla irtibata geçen Jandarma muhbirini de buldu. (Abdi İpekçi’de mesela, M. Ali Ağca’nın yukarısına çıkamamıştı, Dink davasındaysa, iki basamak yukarı çıktı) Derken tuhaf şeyler olmaya başladı. Bıyıklarıyla ünlü dönemin İstanbul Emniyet Müdürü, olay için “milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayet, örgüt işi değil” dedi. (Keza mahkeme de aynı hükmü verdi. Yalnız Celalettin Cerrah, hükmünü mahkemeden beş sene önce, olayın ikinci gününde vermişti. Böyle devlet adamı kolay kolay bulunmaz. Hal böyleyken ben mi olacam Osmaniye Valisi, tabi o olacak) Hrant’ın vurulacağından bir biz garibanların, bir de Hrant’ın haberi yoktu. Bir polisin, başka bir polise, “bunu sizin adamlarınız mı yaptı” diye sorduğu, öbürünün “yok bizimkiler değil, aslında planlandığı gibi olmuş, tek fark bizimki kaçmayacaktı, bu kaçmış” diye mukabele ettiği telefon dinlemelerine takıldı, bunlar basına yansıdı. Tiksindiniz di mi. Okuyun okuyun daha bitmedi. Kendi pisliğiniz, kendi pisliğimiz bunlar. Bütün bunlar olup biterken sesimizi yükselteceğimize FB küme düşsün mü düşmesin mi, hassiktir 19 Mayıs stad dışında kutlanacak, gitti güzelim rejim, Kıvanç’ın baklavası, Hürrem’in götü bunlarla uğraşıyorduk biz. Bize az bile bunlar. Askeri personelinin çokluğundan şikayet edilen ülkenin halihazırdaki asker kaçağı sayısı silah altındaki asker sayısından fazla. Allahtan asker milletiz yani yoksa beşle falan katlanacaktı herhalde. Her Türk Mehmet doğar. Her asker Türk Mehmet. Bizim ikiyüzlülüğümüz burdan değil köye Fizan’a yol olur. Balya balya adam tutuklanıyor aylardır KCK diye aslı astarı nedir bu işin diye soruyorsunuz ben mi görmüyorum? Ama onlar kara kafalı di mi, bizden değil onlar. Hem onlar da bizim askerlerimizi öldürdü. Onlar olmasın canım, destekçileri. İkiyüzlülük milli hasletimizdir, linçle birlikte.

Erkan Goloğlu, Hrant İçin isimli yazısında “Bir ülke, 53 yıl boyunca bir evladını yok etmeye çalışır mı? Önce yetimevine bırakır, baktı olmadı gözaltına alır, cezaevine atar, dava açar, adliyenin önünde tükrükletir, yumurta attırır, yumruklatır.” demişti. Ona reva görülen muamele buydu. Hala bu. Öldürdüğü Hrant’tan hıncını hala alamıyor devlet. Ama devletimiz yıpratmayalım, devletimiz payidar kalsın yeter ki. Devlete bir şey olmasın, geri kalanın ak ben.

Bugün bunu yazıyorum, belki yarın Cemil Çiçek’in açıklamaları okuyacaksınız. Cemil Çiçek var ya Cemil Çiçek O 301’in meşhur savunucusu, hani Boğaziçi’nde birkaç kendi halinde akademisyen topluluğu bir konferans düzenleyecek diye en pespaye 60lardan kalma "Boğaziçi’nde viski içenler" edebiyatı yapan her devrin büyük devlet adamı, kendisi malumunuz ustalık döneminde Meclis başkanlığına seçildi, hem de ittifakla. (Bu dönemde CHP’yle AKP’nin ittifak yaptığı iki şeyden biri kendisi, diğeri şike yasası.) Sükunet diyecek, yargıtay diyecek, adalete güvenin diyecek. Dalga geçer gibi.  Belki de açıklama yapmaz bilmiyorum. Çünkü yeni anayasa onun koordinasyonunda yürüyor, yasamanın başı kendisi olduğu için. İşi çok.

Mesela Emin Çölaşan ne yazacak bilmiyorum. Kendisinin daha önce Hrant için yazdıklarına bakabilirsiniz. Yine de zannetmiyorum, oh oldu demez herhalde. Oha falan oldum diyebilir. Yeni bir tarz deneyebilir.

Mesela Ertuğrul Özkök var ya, Hrant’ı hedef gösteren türkiyetürklerindirgaztesinin o zamanki patronu, o şimdi empati falan diyecek. Bir Kenan Evren yıkama yağlaması yapacak. Belki tornistan da yapabilir, belli olmaz. Ertuğrul Özkök bu. Fener yazısı da yazabilir mesela. Görüyorsunuz Türkiye’nin önemli ve her daim kaim figürlerinin çizeceği yollar belirsiz. Ama bizimki belli. En fazla, bir Gökhan Özgün yazısı daha okumak. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=216410) Bir de, hiçkimsenin okumadığı bloglara, eş dosttan başka kimsenin takip etmediği hesaplara sinirimizi boşaltıp, tuttuğumuz tarafın belli olmasıyla avunmak. Belki günlerden bir gün, bu ülke de başkası olarak gördüğüne tahammül eder, özeleştiriye açık, şeffaf ve adil olur. O günlerde Ogünler, bebekken katil olmaz belki diye.

26 Temmuz 2011

Dağınık

Gökhan Özgün, Taraf'ta yazmayı bırakma kararını Ahmet Altan'a açıkladıktan sonra, Ahmet Altan'ın babasının bir sözüyle mukabele ettiğinden bahseder, matbuat alemindeki -benim bildiğim- son yazısında: İnsanlar açlık grevine tokken karar verir. Geçmişimdeki son dokuz seneyi, tırnaklarımla kazıya kazıya oluşturduğum arkadaşlıklarımı, uğruna nice çileler çektiğim yüksek lisans programını, kozmopolit bir kent tasavvurunu ve o kentte süreceğim mutlu, basit hayat tahayyülünü şak diye terk etmemi daha iyi açıklayacak bir söz olamaz herhalde. Bellatrix'in hakkı varmış, gitme fikri bir kere geldi mi, hakikaten gitmezmiş.

Tartışmalı bir ifade olacak, kimseyi rencide etmek için söylemiyorum ama Türkiye'de benim için iki şehir var: İstanbul ve taşrası. Haliyle dakka bir gol bir İzmir güzellemesine falan giremeyeceğim, ileride belki bir gün ben de bu şehri severim, (o zaman onu da yazarım, söz) sevginin, insanın içine zamanla nüfuz eden bir hissiyat olduğuna inanageldim hep. Halbüse sevda öle mi? Sevda ne bahsetmedim di mi hiç? Ben de Sevan Nişanyan'dan öğrendim, melankoli, siyah gibi anlamları var Arapça'da (Hacer-ül Esved'i İslam tarihine meraklı olanlar hatırlayacaktır, siyah taş demek mesela. Esved~Sevda kökteş...) Melankoli de, İzmir'e değil, İstanbul'a ait bir duygu olabilir ancak, benim diyen İzmirli buna itiraz edemez sanırım. Neyse bir şehri sevmek de az şey değildir be, sevdalanmak kadar olmasa da. Bir nokta daha var sevda bahsine dair, sevda, dişil bir sıfat. Yani ancak bir kadına sevdalanabilirsiniz demek oluyor bu, şehir bağlamından ait olduğu bağlama getirirsek konuyu. Anladın sen anladın.

Aşağıdaki fotoğrafın Çeşme'de çekilmiş olması bir tesadüf olamaz sanırım, bir Ege kasabasının vaat ettikleri var o karede: Temiz bir kumsal, asude bir sahil, pırıl pırıl gökyüzünde gurup manzarası, balıkları taze, hizmeti ve şekli vasat bir mekan-Fethi'nin Yeri. Uğur'larla son yemeği orada yemiş olmamız da ironik olmuş di mi güntekin.

Benim için İzmir şehrinin insan olarak vücut bulduğu şahsiyet Çeşmeli Büyük Mustafa, Mustafa Denizli'dir: Sakinliğiyle, pozitifliğiyle, devrimciliğiyle, davranışlarındaki asaletle tuttuğum takıma başkan olarak görsem mutlu olacağım bir centilmen. Ama ne kadar konduramasam da bilirim ki Mustafa Denizli aslen tembeldir, çalışmayı sevmez, parlak başarılarının yanında ciddi başarısızlıkları vardır, oynattığı futbol modern, gösterdiği performans istikrarlı değildir. Yine de bunlar Denizli'nin “büyük”lüğüne halel getirmez, en azından benim için.

İzmir'e olan hissiyatım biraz çetrefilli anlayacağınız, bu bloga bu kadar dağınık bir yazıyı da hiç yazmamıştım, ruh halimin aksi olarak mazur görün lütfen, pek alışık değilim İzmir'e dair yazmaya. Belki Uzun İhsan Efendi gibi, onun kalibrede olamaz tabi ama, uzaktan uzaktan size İstanbul'u anlatmaya devam ederim, fena da olmaz hani şehrin suretinde sevdiklerimi yad etmek, temerküz eden özlemimi bilvesile deşarj etmek. Fena olmaz.

11 Temmuz 2011

Üç alıntı bir blog yazısı

Not: Aşağıda okuyacağınız yazı, Gökhan Özgün'ün 14.06.2008'de Taraf'ta neşrettiği bir metin. Önce bunu beraber hazmedelim, kafayı toplayabilirsem şike mevzu hakkında ukalalık etmekten geri durmama niyetim var. Velev ki bu niyet amele dönüşmezse, bununla idare ediverin, zaten bu kadar iyisini zinhar yazamam.

Bir futbol yazısı da benden

Futbola hiçbir ilgi duymayanlar bende hüzün duygusu uyandırır. Hiç su içmeden yaşayan bir dostum vardı bir zamanlar, su yerine çay, kahve, bira içerdi. O da bende aynı hüznü uyandırırdı.

Bir de futbolu vahşi ve ilkel bulanlar vardır. Onlara göre futbol neredeyse bütün kötülüklerin anasıdır. Gözü dönmüş milliyetçilik, vahşet, kötü olan her şey sanki stadyumdan memlekete yayılır. Bu kişilerden ise kendimi uzak tutarım. Bunlar hakikatin kör noktasında ikamet ediyorlardır. Bunlar eski Roma arenalarına benzetirler bir futbol stadyumunu. İnsanların ağızlarından kan damlayarak vahşete ortak olmaya geldikleri bir yere. Bu insanlar bilmek istemezler ki, eski Roma’da insanlar arenaya vahşet değil, adalet görmeye gelirlerdi. Arena bir kölenin özgürlüğü için savaşma imkânı olan tek yerdi. O zamanın o pis kokusu ve havasında arena, maalesef adalete en yakın yerdi. Futbol da öyledir. Adalete en yakın duran şeylerden biridir.

Futbolda milliyetçiliğin aymazlığı, densizliği, adaletsizliği öyle çok tutunamaz.

Milli takıma bir yabancı, bir siyahî insan alırsınız, ‘bir futbol yazar bozarı’, Türk takımında Türk olmayan bir yabancıyı hazmedemiyorum diye yaygara koparmaya girişir. Daha cümlesi bitmeden zavallının, sesi boşlukta kaybolur gider. Futbol yoluna devam eder. En ‘milliyetçisi’ bile, futboldan gözlerini ayıramaz, bu zavallıya yüz çeviremez. Aradığı teveccühten mahrum kalan bu Türk İnsanı, başını öne eğer, sesini keser. Onun bu böğürmesi, Türkiye Türklerindir gazetesinde bile yankı bulmaz. Futbol yürür gider.

Futbol yürüdü gitti. Biri Brezilyalı, iki tane siyahî futbolcu var Türk milli takımında. Karşısında Portekiz milli takımı. Orada da Brezilyalılar var. Almanya Polonya maçını, Almanya, Polonyalı oyuncusunun attığı gollerle kazanıyor. İsviçre’nin Türkiye’ye tek golünü bir Türk atıyor. Gol pasını da bir Türk veriyor. Milletler artık bir formadan ibaret. Milliyet ise hemşerilik gibi, belki hâlâ kuvvetli bir duygu, ama birçok kişi için sadece bir süs. Futbolumuz konuşmadan, tartışmadan, uzlaşmadan, dahası hiç vakit kaybetmeden bu durumu iyi kötü kavrayıverdi.

Yan mesleği imparatorluk olan antrenörümüz Fatih Terim bile, bu milliyetçiliğe gönül indirmedi. Hiç ikiletmeden, bir yabancıyı, Aurelio’yu takımın kalbine yerleştirdi. Yoksa ‘ölçüsüz milliyetçi’ Fatih Terim vatanı satan bir liberal mi? İşte Türkiye’nin liberalizmden anladığı.

Fatih Terim liberal mi, milliyetçi mi, kemalist mi bilmem ama, Fatih Terim Avrupa’da para ediyor. Avrupa’da saygı görüyor. Çünkü onlarla aynı basit oyunu, aynı basit kurallarla oynayabiliyor ve kazanabiliyor.

Demokrasi denen basit kurallı, basit oyunu, onlarla aynı sahada bir türlü oynayamayan Deniz Baykal kaç para eder Avrupa’da? Beş para etmez. Sosyalist Enternasyonal onun konvertibilitesini çoktan tahtadan kaldırdı. Alevileri tanımamakta ısrar eden bir AKP kaç para eder? Cemil Çiçek Avrupa’da kaç para ederse, tam o kadar eder.

Şimdi dünyada beş para etmezleri burada başımıza taç etmek milliyetçilik oluyor. Onlara müstahakkını vermek istemek ise liberalizm.

Avrupa’da da liberal var, milliyetçi var, sosyalist var. Ama bunların hiçbiri oynadıkları oyunu 50 yıl öncesinin sahasında oynamıyor. Bugünün Avrupası’nda oynuyor. Bugünün Avrupası ise 50 yıl öncesinin Avrupası’na göre 50 misli daha liberal bir zemin.

Ulus devlet ve onun engebeli, çamurlu zemini oyunu çirkinleştirince, oynanmaz ve seyredilmez hale getirince, Avrupa zemini yeniledi, baştan sona liberalleşti. Yalnızca sınırları açmak bile 50 yıl öncesinin Avrupası için neredeyse hayal edilemez büyüklükte bir liberal hamledir.

Dikkat. Dikkat. Zemini liberalleştirmekle oyunu liberalleştirmek arasında dağlar kadar fark vardır. Zemini liberalleştirmek toprak sahadan çim sahaya geçebilmektir. Safkan ‘askerler’den oluşan takımı insanlardan oluşan bir takıma çevirebilmektir. Oyuncularının, antrenörlerinin ve hakemlerin değerini dünyanın en iyilerine denk kılmaya çalışmaktır. Oyunu liberalleştirmek ise bambaşka bir şeydir. Mesela ofsaydı kaldırmaktır. Bir de oyunu değiştirmek var tabii. O da, 9 kuralı 18 kurala çıkarmaktır. Hakeme istediği takımın formasıyla sahaya çıkma hakkı tanımaktır.

Zemini liberalleştirmek isteyenlere bütün oyunu liberalleştirmek istiyor muamelesi yapılmasıysa yalnızca memleketimde yenip yutulacak bir pespayeliktir. Futbolu asla hor görmeyin. Futbola yediremedikleri pespayelikleri hepimize her gün yediriyorlar.

22 Mart 2010

Messi ve Moda İskelesi

Hayat acımasızdır, ama bazen daha acımasızdır, o zaman aksiliklerin bini bir para olur: Yemek söylersiniz, kurye kaza yapar siparişiniz bir buçuk saatte gelmez; birine kırk yılda bir film hediye edersiniz, orijinal dvd bozuk çıkar, hırs yapıp filmi internetten indireyim dersiniz, internete bağlandığınız anda kotanızın dolduğunu belirten bir not düşer ekranınıza; ağzınız tatlansın diye bir tatlı söylersiniz restoranda, iki hafta üstü üste anlam veremediğiniz şeyler olur, sonunda zıkkım olasıca sufle midir ne karın ağrısıdır boğazınızdan geçmez, elinizde kaşık, öööle bakakalırsınız tatlıya mal mal; kafanız dağılsın diye yarım saat tavla oynarsınız bir kere dü şeş gelir, onda da altı kapıdasınızdır; ona kızıp hırs yapıp üç saat eşli ihale oynarsınız, bir kere altı parça koz gelmez, yetmezmiş gibi bunların hepsi üst üste olur. Velhasıl kelam, napsanız olmaz. Siz çırpındıkça batar, acz içinde kalırsınız, sizin aczinizse başınıza geleni kaderiniz kılmıştır. Abarttığınızın siz de farkındasınızdır, ama yine de herkes size karşıymış, kaderiniz size kast ediyormuş gibi hissedersiniz. Aslında bilirsiniz bu haller bazen herkese olur ve bilirsiniz, önünde sonunda geçer. Ama yine de isyan etmeden duramazsınız: Ne günahım var kardeşim benim, erkekseniz teker teker gelin uleyn!

İşte o zaman, yapmanız gereken durup soluklanmaktır. Yenilmeyi bile beceremediğiniz için, denemenin manası yoktur. O zaman susarsınız, meramınızı anlatmak için konuşmakla veya yazmakla boşu boşuna efor sarf etmezsiniz- sözünüz bittiği için değil, sözünüzün bir kıymeti olmadığı için.

Tamamen eğlendirici ve rehabilite ediciydi benim için buraya yazmak, insanların yorumlarını dinlemek; biri bir şey yazmış mı diye fellik fellik yazı yorumlarına bakmak (daha güzeli, bakınca orada yorum görmek); alakasız bir yerde yazınızın bahsinin geçtiğini tesadüfen öğrenmek; kesin yazarım dediğiniz şeylere eliniz değmezken (mesela Messi az önce akıllara seza bir performans daha sergiledi, son sekiz günde attığı sekiz gol ve iki asisti var, bu sempatik pırpır oyuncunun üzerinden bir Barça ahkamı kesemedim, içimde kalmıştır ey blogger. Yalnız kaç gündür kendimizi duygusal bir veda yazısına kurduk, o da futbola kurban gitti iyi mi, olsun, varsın Messi’ye kurban olsun) hiç hayatınızda yazacağınızı tahmin etmediğiniz konularda (müzik!) ukala ukala yazılar yazmak…

Daha önce verdiğim bir kararı şimdi uygulamamın sebebi, blogu bırakmamla oluşacak boşluğu ikame edecek bir eğlence aramam (hala bulamadım, o ayrı!) yoksa aklınıza başka bir şey gelmesin. Beni bu yönde cesaretlendirdikleri için Mr. Niceguy ve eyesman’in de hakkı var bu yazılar üstünde, helal etsinler… Ama madalyonun öbür yüzü de var, üç kişinin haftada en az bir kere yazacağı bir blog olduğunu öngörmüştüm başlarken, bu zanla bir süre daha bu siteye gireceğimi ilan etmiş olayım, biraz onlar yazsın biz okuyalım değil mi sayın seyirciler… Eşten dosttan “bir şey yazılmış mı” diye merak edip siteye girenlerin ne hissettiğini çok iyi biliyorum, Gökhan Özgün ve Feridun Düzağaç yazı yazmayı bırakınca benzer şeyler hissetmiştim, tavsiyem, o kadar yazıda bu kadar isim geçiyor, onların -Türk olanlarından bilhassa- başlasınlar okumaya/izlemeye, sadece bu açıdan ilham vermiş olmanın mutluluğu bana yeter. Aşağıdaki fotoğrafı bugün Moda İskele’de çektim, bir gün devam edecek olursam bu fotoğrafın üzerine yazacağım, ama şimdilik en hayırlısı bu gibi geliyor, hadi bana eyvallah.



8 Şubat 2010

Önemli gün ve haftalar için arşivden yazı temin edilir

İstisnasız bütün sevgililer için siyasete giriş

Eski zaman. O zamanlar, 'aşka âşık olmak' henüz bir kadın dini haline gelmemişti. Aşk, bütün duygusal pozisyonlarıyla kadın dergilerinde pornografik bir teşhire henüz uğramamıştı. Aşkın simyasından kimyasına henüz geçilmemişti. Aşk toplumsal bir yük değil, çok şahsi bir yüktü. O zamanları özlüyor muyum? Hayır. Ama hatırlıyorum. İşte böyle eski bir zamanda. Oslo Üniversitesi'nde, felsefe bölümündeyiz. Küçücük bir sınıf. Dersin başlığı Schopenhauer. Dersin hocası Norveç'in en yaşlı hocası. Kendisi Schopenhauer uzmanı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi felsefe bölümü öğrencileri. Ta ki kapı çalınıp içeri O girene kadar. O, felsefe bölümü öğrencisi değil. Bu her halinden belli. Tam da bu yüzden, felsefe öğrencisi olmadığını içeri girer girmez söylüyor. Hocadan izin istiyor ve oturuyor. Meraktan gelmiş, öyle söylüyor. Bir denemek istemiş. Bir görmek istemiş. Evet, bi görmek istemiş. Görmenin bedeli eninde sonunda nal gibi her yerden görünmektir. Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Ama o kadar, o kadar güzel ki, bunu umursamıyor. Görünmeye çok alışmış. Hatta görünmemek diye bir şeyin varlığını belki de bilmiyor. Görünmeyi umursamıyor. Halbuki o sınıfta görünmeyi umursamayan hiç kimse yok. Hepsi de görünmekten korkan bir avuç adam, bir felsefe masasının etrafında görünmez oluşun tadını çıkarıyor. Bir avuç röntgenci, hiç görünmeden her şeyi görebilmenin sırrının peşinde koşuyor. Bir avuç korkak ve sessiz siyasetçi. Ama onun görünmeme şansı yok. O bu kısmeti ve bu laneti doğuştan üzerinde taşıyor. O, önce konuşmayı öğrenip sonra görünme şansına hiç sahip olmamış. O, önce felsefe öğrenip sonra ahkâm kesme ihtimalini hiç tanımamış. O, güzelliğin ta kendisi. Çok güzel, çünkü baştan sona tek başına.
Derken Schopenhauer uzmanı dinozor dersine başlıyor. Anlatıyor. Anlatıyor. Anlatırken beş dakikada en az 50 kere 'ABSOLÜT' diyor. Absolüt, yani 'mutlak'. Felsefenin bir türlü unutamadığı eski aşkı, Mutlak. Dinin tek sahibi Mutlak. İnsanın insana en büyük ihaneti Mutlak.
O, 10 dakika bekleyemiyor. Beş dakikanın sonunda elini bile kaldırmadan hemen soruyor. "Nedir bu absolüt absolüt dediğiniz allah aşkına? Rica ediyim de bir anlatın bana." O anda bütün sınıf adeta donuyor. Hoca hiç kıpırdamadan ona bakıyor. Sanki onu görmezden gelmeye çalışıyor. Ama onu görmemek ne mümkün. O, yine umursamadan devam ediyor. Herkese bir şans daha veriyor. "Canım yani o kadar büyütmeyin, diyor, Mutlak nedir diye sordum, bi cevap verin, yani en azından YAKLAŞIK OLARAK bir şeyler söyleyin. Yaklaşık olarak Mutlak ha?.. Bu iki kelimeyi yan yana getirdi densiz. Hoca bakışlarının içini daha da boşaltıyor ve bakmaya devam ediyor. Bu arada bütün röntgenciler kıpırdamadan ona bakıyor. Hiç görünmeden büyük bir felaketi seyrediyorlar. Bir taş kadar mutlular. Çok mutlular. Ve aniden beklenen siyasi tepki geliyor. Taşlar büyük gürültüyle patlıyor. Bütün felsefe öğrencileri müstehcen çapta kahkahalarla gülüyorlar. Hatta nasılsa gülmeye aynı anda başlayıp aynı anda kesmeyi bile başarıyorlar. Dinozor, küçük dinozorlarının 'anlayışından' memnun, mesut, sırıtıyor. Ve küçücük bir cevaba bile tenezzül etmeden derse devam ediyor. O da, hiç ikiletmeden, ama masadan defterlerin kaptığı gibi topuklarını vura vura arkasına bakmadan sınıfı terk ediyor. Evet, kapıyı da çarpıyor arkasından. Bir daha da o kapının çevresinde de hiç görünmüyor. Ve o çıktıktan sonra sınıf yine eskisi gibi görünmez oluyor. Onu beş dakikadan fazla görmedim. Yüzünü, sesini unuttum. Ama varlığından, yani yokluğundan hiç kurtulamadım. Uzaklaşan topukları uzaklaşmaktan hiç vazgeçmedi. Burada artık aşk giriyor araya. Ve izin verin de, bana yıllardır yük olan bu aşkı yavşamış kelimelerle ortalık yerde bitireyim.
Ömrüm boyunca onun bu sorusuna bir cevap bulmak istedim. Yıllar sonra sorusunun cevabını buldum. Mutlak olan, felsefeye ihtiyaç duymayandır. 'Yaklaşık olarak Mutlak' olana gelince. O sendin, o gün o sınıfta. Çünkü senin felsefeye ihtiyacın yoktu. Yani neredeyse yoktu. Çünkü senin siyasete ihtiyacın yoktu. Çünkü sen hiç siyaset yapmayacaktın hayatta. Siyaset senin için yapılacaktı. Bazen seni elde etmek için. Bazen de, seni devirmek, yok etmek için. Çünkü sen, niyetin olmadan kısmetliydin. Günahın olmadan lanetliydin. Adımını attığın her yerde, hiç siyaset yapmadan iktidar sendin. O gün ben de güldüm sana. Affet beni. Bak senden kurtulmak için ben de artık görünür oldum. Kendi lanetimi kendi ellerimle kurdum.
"Aşk, ortalık yerde teşhir edilmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar." İşte kadın filozof Hannah Arendt'ten kabul eden herkese eşsiz bir sevgililer günü hediyesi. İki gün rötarla. Hem de bedava.
NB: Okuduğum en iyi siyaset yazarı Gökhan Özgün'ün yazdığı onlarca yazı içinde siyasetle ilgili olmayan (bence değil) yegane yazısı, iki sene önce bu zamanlar yayımlanmıştı. (Geçmiş yazılarına http://gokhanozgun.blogspot.com/ dan ulaşabilirsiniz.) Kendisi geçen sene yazı yazmayı bıraktığından beri, hayatı ve memlekette olan biteni anlama çabam daha ümitsiz. Geri döneceği günü tevekkülle, kitap yazacağı günüyse dört gözle bekliyorum.
Yazıya gelince. Bugün erken yatmam lazım, kısa tutacağım. Daha önce bu yazı için 14 Şubat'a tarih vermiştim, bugüne kısmetmiş. Sittin sene yazamayacağım bir yazı olduğunu belirtmeme hacet yok herhalde. Bir zamanlar sevdiğimi açık ettiğim/söylediğim herkese, muhabbetle. Zira Seneca'nın dediği üzere, "sevip de kaybetmiş olmak, hiç sevmemiş olmaktan iyidir."

30 Eylül 2009

Yazıyooor yazıyoooor… Çarpacaz’ın tuhaf kuruluş hikayesini yazıyor!

Mal bulmuş mağribi gibi atladığım ilk yazı vazifesi elime yapıştı iyi mi? Ne zormuş kardeşim bu işler, yaza sile aşındı emektar makinamın ekranı neredeyse…

Bildiğimiz sorulardan başlayalım: Daha önce, kah birlikte kah ayrı ayrı yıllarca çeşitli dergilerin ucundan kıyısından tutmuş ve vakti gelince bırakmış (ama birbirini hiç bırakmamış) üç tane adam Aziz Nesin’in o şahane hikayesine selamla, bu boku niye yedi? Bu en kolay soru çünkü yazmak kendinizi alamayacağınız bir ego tatmini. O kadar ki ansızın buluverdiğiniz, hoşunuza giden bir ifade sizin ayaklarınızı yerden keser, tıpkı Nesimi’nin o muhteşem dörtlüğünden girişte alıntıladığım üzere iki lafın belini doğrultmaya çalışırken yardım almak için etrafı gözlediğinizde, büyülü bir biçimde birden tüm parmakların size doğrultulduğunun, zekanızın taltif edildiğinin ve tüm alemin sizi seyrettiğinin farkına varırsınız. Herkes tarafından görünür olmuş, yüksek bir mertebeye konmuş, dolayısıyla fark edilmişsinizdir. Siz ne için yaşıyoruz zannediyordunuz? Bununla birlikte mükafatın parlaklığı gözünüzü yanıltmasın, herkesi görmeye çalışmanın herkes tarafından gözetlenebilmek manasına geldiğini unutmamanız gerekir. Moliere herhalde bu yüzden “yazı yazmak orospuluk gibidir” der. “Önce dostlarınız için yaparsınız, sonra insan ayırt etmeden herkesle, en son yaptığınız iş için para alırsınız.” Biz sanırım birinci ve ikinci yol arasındaki kavşaktayız…

İkinci soru daha zor: Bu isim ne demek? Eh, ruh halimiz buna elverdi, Neredesin Firuze’deki çulsuz şirket gibi üçümüz de çırpındıkça yolun başında olduğumuzu fark ediyoruz, “dipteyiz, yattık, bekliyoruz... çarpacaz” Üç Boğaziçi mezunu, farklı kültürlerden bölgelerden üç benzemez… Burası okuyanların hayatın keşmekeşinde teneffüs edebileceği, rahatlayacakları matrak bir yer olsun diye niyet ettik, mümkün mertebe siyasete bulaşmayacağız, eş dostun yazmasını teşvik edeceğiz, yaşamaya dair ne yapıyorsak burada bir aksi olacak: Gittiğimiz maçlar (futbol yazacağız, ama merak etmeyin maç yazmayacağız), izlediğimiz filmler (Antonioni veya Sex and the City, ne çıkarsa bahtınıza!), gezdiğimiz müzeler (Siz hiç Trailles’e gittiniz mi?), dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar/yazarlar (Gökhan Özgün duy sesimizi!), müptelası olduğumuz diziler, (siz Mad Men’i sadece elinde viskiyle dolaşan reklamcıları anlatan dizi olarak mı görüyorsunuz?), sote kebapçılar, hepsi veya hiçbiri kimbilir, yazı bir kere akmayagörsün… Attila İlhan’ın sözünü unutmuyoruz: Birileri için yazarız, bizi hiç tanımadığımız başka birileri okur. Büyük lokma yiyip büyük söz söylememeye özen göstereceğiz, mütevazı damarı korumaya çalışacağız, kendi halinde adamların kendi halinde özgürce at oynattığı bir alan nihayetinde burası ama ilk yazı itibarıyla biraz ağır oldu galiba, idare et ey blogger. Mevlana gibi mütevazılığıyla nam salmış bir şeyhin, Mesnevi’nin girişini yazdıktan sonra, bunu “göstermek” için beyitleri sarığına yazıp Konya’da dolaştığının rivayet olunduğu bir dünyada bizde ne gezer o kadar tevazu, sürçü lisan edersek affola…