Zeki Demirkubuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeki Demirkubuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2013

Eski saç modellerinden ne kaldı?

Eski kafalıyım, bilmeyeneniz yok değil mi? Güzel. Söylemek kolay, olmak daha kolay: Dediğinizi diyeceksiniz, burnunuzun dikine gideceksiniz - burnunuz benim gibi yamuk olsa bile- muteber olana rağbet etmeden önce iki kere düşüneceksiniz, eski zamanların insanlarını ve o zamanki hayatı merak ve ona gıpta edeceksiniz, bellediğiniz insanları onlar sizi bırakana kadar bırakmayacaksınız. Sadece sonuncusu biraz zor olabiliyor. Siz endişeli modernler nasıl diyordunuz, travmatik. Hele benim gibi, bellediğiniz insan sınıfı esnaflara kadar genişliyorsa. Değiştirmek zorunda kalınca, bocalıyorsunuz. 

Evin alt katındaki berbere girince o zorluğun ne menem bir şey olduğunu tekrar anımsadım. Öncelikle sıra vardı, Zafer abide pek alışık olmadığım bir durum. Sonra çok düzenliydi her şey: klima içeriyi buz gibi yapmıştı, duvara monte lcd açıktı (en bayağısından türkçe dizi vardı ama olsundu), iki tane çırak sadece kaşla gözle idare edilecek kadar iyi eğitilmişti, iki berber de güleryüzlü ve az konuşuyordu. Sıramı beklerken kasanın arkasındaki siyah duvar kağıtlarının figürünü çözümleyecek ve saçımı tarif etmeye başlarken sesimin çatlamasını nasıl yöneteceğimi düşünecek kadar vaktim olmuştu. Yine de ağzımı açına bocaladım: çok açık bir tarif verememiştim, zaten eski berberime o kadar uzun süredir gidiyordum ki, saç tarif etmeyi de bırakalı çok olmuştu. Kendi sakal traşından berberlikten anladığı konusunda bende şüphe uyandıran gençten berber bana aynadan bakıp, "Zafer abiye mi traş oluyordun?" diye sordu. Dumur vaziyette kafamı evet anlamında başımı salladım. Neden sonra, o çocuğu Zafer abinin cenazesinde gördüğümü anımsadım, sanırım selamlaşmıştık da.

Zafer abi, benim bunu yazmamdan yaklaşık dört ay önce vefat etti. Tesadüfen cenazesinden haberim oldu, böylece Hatayın dar yokuşlarından birine konuşlanmış ve mimari olarak insanda zerre ibadet etme hevesi uyandırmayan bir camide cenaze namazını kılabildim. Ölümünden bir ay önce son kez traş olmuştum, kansızlığı o kadar artmıştı ki İzmirde nisan ayında elektrikli soba yakıyor, metastas yapan kanserinin kemiklerinde yarattığı ağrıdan durduk yere bağırıyor, ve beni her gördüğünde daha çok konuşmak istiyordu. Hastalığı bu derece ilerlemiş bir kanser vakasının insan içine çıkıp para kazanmaya çalıştığına daha önce tanık olmamıştım. Pankreas kanseri olduğunu ilk öğrendiğinde kötü sonu hissetmek zor olmamıştı, yine de ara ara iki haftada bir dükkanını açmaya gelirdi, ben de hep onu kolladım traş olmak için. Hatta ilk açık gördüğümde inanamamıştım, o hiçbir şey yokmuş gibi, "evde oturup napıcam?" demişti bana. İşini hakikaten severdi... Son görüşmemizde çenesinin iyice düşmesinden sıkılmıştım ama buna ihtiyacı vardı çünkü hal hatır soranlar ziyaretine gelenler zaman geçtikçe azalmıştı. Hastalık ve yalnızlık kimyasını bozmuştu, normalden de asabi ve isyankardı. Hastalığının ilk evresinde şifa dağıtan kerameti kendinden menkul sahtekarlarla beraber dalga geçmemize rağmen, sonra insanları madden ve manen sömüren bu adamlardan medet umar hale gelmişti. (Böylece bu sahtekarlara teveccühün cahillikle değil çaresizlikle ilgili olduğunu fark edecektim.) Dükkanı taşımaktan bahsediyordu ama kendisinin yürümeye mecali yoktu. Ona masrafını kısması için dükkanı kapatması gerektiğini söyleyemedim, işi onu hayata bağlayan tek şeydi. Zaferin tuhaf bir müşteri profili vardı, hep borç harç içinde yaşamasına rağmen müşteri seçerdi, ve tek sadık müşterisi ben değildim: Bir müşterisi onun tedavisini ayarlamış, bir diğeri on milyarlar değerindeki ssk borcunu ona haber vermeden kapatmıştı, o bunu ağlayarak anlatırken kendini hayırsever bilen ben hayatımın en büyük utançlarımdan birini yaşıyordum. Zeki Demirkubuzun dediği gibi memleketteki yerleşik kurgu, kendi hikayesini kendi yaratıyordu. Dayanamadım, onu son kez göreceğimden bihaber, bir bahane uydurarak çıktım. Onu en son o çaresiz takatten düşmüş halde muhtaçlığına ağlarken gördüm, ama öyle hatırlamayacağım. Rahmetli bundan daha fazlasını hak edecek kadar nevişahsına münhasırdı. Benim gibi eski kafalı birini sevecek, dost edinecek kadar hem de.

31 Temmuz 2012

Affedilmeyen Biz Miyiz, Günahlarımız mı?

-Aşağıdaki yazı Unforgiven filmi hakkında spoiler’ın dibini içerir-

19. yy’da Vahşi Batı’sında küçük bir kasabada yaşayan fahişeler, arkadaşlarının yaralanmasına kasaba şerifinin gereken cezayı vermemesinin öfkesiyle üç kişilik bir çete tutarlar: Azılı katillik günlerine “tövbe edip” kendi halinde sığırlarını otlatmaya çalıştığı bir hayatta debelenen kovboy William Munny (Clint Eastwood), The Schofield Kid (Jaimz Woolvett) namıyla maruf bir çaylak ve Munny’nin en yakın arkadaşı Ned Logan’ın (Morgan Freeman) oluşturduğu zoraki bir çetedir bu. Clint Eastwood, ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu, western filmlerinin tüm yerleşik kalıplarını ters yüz ettiği bu filmi çekerek ve başrolünü oynayarak gösterir: Filmde silahlar doğru dürüst ateş almaz, karakterlerin hepsi ölümden korkar, tüm Western filmlerinde dekor malzemesi olan kadın karakterler filmin merkezinde yer alır, hem de fahişeler olarak- Eastwood’un vizörü, bize onların o sefil hayatlarını da alttan alta gösterip adeta westernle özdeşleşmiş cinsiyetçi bakış açısı için özür diler.

Ben, bu filmi bambaşka bir sahne yüzünden severim. Filmin sonunda Ned’in öldürüldüğünü öğrendiğinde, Kid’in elinden içkiyi aldığı ve ağır ağır diktiği sahnede o zamana kadar biz izleyicileri de şüpheye düşürecek kadar sarsak bir portre çizen Munny’nin ne menem bir şey olduğunu, Ned ölürkenki (yani Munny’nin gıyabındaki) konuşmanın ona fahişelerin biri tarafından nakledilmesiyle yavaş yavaş öğreniriz. İçer ve günaha girer Munny. İçer, ve masumiyette başarısız olduğu hayatını terk eder. Azılı katil olduğu hayatına kesin olarak rücü eder o içkiden sonra. Onun Zeki Demirkubuz’un Muharrem’inin o yürek parçalayan deyimiyle, “iyi olmaya çalışan ama iyi olmasına müsade edilmeyen” biri olduğunu anlarız. Günah işlemenin, eskilerin “iğva”, elin Amerikalısının “temptation” dediği halin ne kadar kaygan bir zemin olduğunu o sahne o kadar net gösterir ki o suça, izleyici olarak siz de ortak olursunuz. Kendi hayatınızda da öyle bir kırılma anınız olmasını beklediğinizi fark edersiniz. Masumiyetinizi kaybettiğinizden emin olduğunuzda, birisinin içkisini elinden almak ve yavaş yavaş içmek isterseniz. İçip sonra işleyeceğiniz günahı adım adım tasarlamak. İçmek başlı başına günah olsa da katlanılabilir- katlanılamayan alkollüyken yaptıklarınızdır, ve yapamadıklarınız. Hristiyanlıkta içmek zaten “haram” veya men edilmiş değildir. Hristiyanlıktaki günah mefhumu da farklıdır- Şeytan iyi bir Hristiyan’ın mutlak düşmanı, onu yoldan çıkaran bir figürdür. Hristiyan bu yolda kendi başınadır, doğru yolu kendisinin bulmasının gerektiği bir patikayı şeytanla çarpışa çarpışa çıkacaktır. Müslümanlıktaysa, emirler ve yasaklar aşikardır. Şeytan, ancak ona izin verileni yapabilir- mücadeleyse içeridedir, insanın ruhuyla, nefsi arasında. Müslüman neyin haram/günah olduğunu bile bile yapar seçimini.

Eğer kronik ve stabil bir isyankar henüz olamadıysam o sınırı geçince yapacaklarımdan korktuğum kadar, ayılınca/dönüp arkama bakınca kendime duyacağım tiksintiyle boğuşmak istemediğim içindir biraz da. Affedilmeyecek bir hayatı zımnen kabullenmediğimdendir. Henüz.

4 Aralık 2010

Oyunculuk Nedir, Nasıl Yapılır (Golf Sopasız Versiyon)

Hep çok beğendiğim filmleri yazdım, bu sefer o kadar da beğenmediğim bir filmi yazayım, Yavuz Turgul'un hepimizi heyecanlandıran Av Mevsimi'ni. O kadar tafsilatlı bir analize girişmeden söyleyeyim, gidin, bir Eşkıya veya Muhsin Bey beklemeden. Yavuz Turgul'un nostaljisi, zamanını (daha moda tabirle zamanın ruhunu) ıskalamış kahramanları, oyuncu yönetimi, yerel ama hakkı yeterince teslim edilmemiş sanatçılara saygı duruşu içeren müzik seçimi (Eşkıya'da Kazancı Bedih, Gönül Yarası'nda Aynur Doğan ve bu sefer Kazım Koyuncu) ve hikayelerinin naifliği bana hep iyi gelmiştir. Bu filmde de Turgul, aynı dili başka bir platform üzerinden (polisiye hikaye) anlatıyor. Film sonlara doğru temposunu kaybetse de bilhassa ilk bir buçuk iki saati bayağı kolay izleniyor, kendimi filme kaptırmamdaysa Cem Yılmaz'ın oyunculuğunun etkisi yadsınamaz, niyeyse kendisini Zeki Demirkubuz'un filminde izleyemezsem gözüm açık gidecekmişim gibi gelirdi şu hayattan, bu filmle o inancım artık dogmatik bir hal aldı diyebilirim. Kendisinin merkezinde olduğu, meyhanede geçen ve Hayde şarkısında tüm masanın coştuğu sahne, hayatımda izlediğim en iyi sahnelerden biriydi, defalarca sıkılmadan izleyebilirim o sahneyi. (Filmdeki sahne henüz nete düşmemiş, Kazım Koyuncu'nun söylediği versiyonunu alta koyuyorum) Hep ne diyorum, marifet iltifata tabi, biz vazifemizi yapalım da...

8 Kasım 2009

Demirkubuz’un Feneri

blogun üç sahibinin de sinemayla sahici bir ilişkisi var, beraber izleyip dostluğumuzda bir referans noktası oluşturmuş sürüyle film var, blogu açarken sinemanın da bizim esaslı konu başlıklarımızdan biri olmasına niyet etmiştik. Bununla birlikte, takipçilerimiz anlamıştır, her beğendiğimiz filmi/yönetmeni yazmıyoruz aslında ama Zeki Demirkubuz, bir istisna. Çünkü Zeki Demirkubuz, bu ülkede yaptıklarına kayıtsız kalınmaması gereken kişilerden biri. Son filmi, Kıskanmak Nahit Sırrı Örik’in aynı adlı eserinden uyarlandı, bu yazıda ziyadesiyle filme (kitaba değil) eğileceğim. (Uyarmadı demeyin yazının geri kalanı ağır spoiler içerir.)

Hikayemiz 1930 Zonguldak’ında geçmektedir, hayatı boyunca gün yüzü görmemiş, abisinin yanında sığıntı bir hayat yaşamış Seniha (Nergis Öztürk), orta yaşlı son derece çirkin bir kadındır. Abisi Halit'se (Serhat Tutumluer) kendi halinde güzeller güzeli genç eşi Mükerrem (Berrak Tüzünataç) ve kardeşiyle ilişkisi mesafeli bir mühendistir. Mükerrem, Seniha’ya her zaman yakın davranmakta, onu kendi ablası gibi bilmektedir, fakat Seniha’nın hem Mükerrem hem de Halit için bazı planları vardır. Bu planı uygulamaya koyması için İstanbul’dan yeni gelmiş şımarık, yakışıklı Nüzhet’in (Bora Cengiz) Mükerrem’i baştan çıkarmasına olanak sağlaması gerekmektedir…

Kitabın bu hikayesine senaryo birebir sadık kalıyor, aynı zamanda tıpkı kitaptaki gibi cumhuriyetin ilk yıllarındaki toplumsal çatırdamalar, alışkanlıkların değişmesinin orta sınıf üzerindeki etkileri ve taşradaki hayat da arka planda işleniyor. Sadece bir iki kanımca önemli detay filme yansıtılmamış. Örneğin Nahit Sırrı Örik, Seniha’nın kötücüllüğünü, daha önce Seniha’nın çirkinliğinden dolayı hor görülmesinin sebep olduğu hınca bağlarken (kitapta bununla ilgili örnekler de verilir), filmde burası daha yumuşak geçilmiş, yönetmenin niye böyle yaptığını anlamak aslında çok da zor değil. Zeki Demirkubuz sinemasında karakterler, her zaman hem iyi hem kötüdür. Kötülüğü, insan doğasının yaratılışının bir tezahürü olarak kendiliğinden ve çoğunlukla nedensizce yaparlar. Demirkubuz insanın bu karanlık tarafını deşmeyi kendine mesele edinir. Zeki Demirkubuz’un kitapta olmadığı halde filmde, en etkisinde kaldığı roman olan Suç ve Ceza’yı Seniha’nın eline tutuşturması boşuna değildir: Dostoyevski, otobiyografik özelliklerin ağır bastığı bu şaheserinde (Raskolnikov, Rusça asi demektir) yine nedensiz yere benzer bir kötülüğü yapmış, az bir para için ev sahibesini öldürmüş fakir bir delikanlının buhranlarını Rus modernleşmesi arka planında inceler. Kıskanmak kitabını okurken (ki film vizyona girmeden bir iki ay önce okudum) Suç ve Ceza’yla böyle bir bağlantı kurmak aklıma gelmemişti açıkçası, ama o sahne niye Zeki Demirkubuz’un böyle bir film yaptığını anlamamı sağladı.

Zeki Demirkubuz çok katı karakteristik özellikleri olan bir "auteur" sinemacı (ki siz buna "atar" da diyebilirsiniz), bu eserde bunlardan bazılarına ciddi oranda sadık kalırken, bazılarını da cesurca hiçe saymış. En önemli özelliği bu film önceki hikayeleri gibi minimalist ve düşük bütçeli olmaması, Kıskanmak bir dönem filmi, Kader’i bile günümüzde çekmeyi tercih etmiş biri için son derece radikal ve cesur bir karar. Filmin açılışındaki balo sahnesi bence, sinema tarihimizin en iyi açılış sahnelerinden biri, ve dönem filmi yaparken ne kadar titiz çalışıldığını gösteriyor. Ayrıca filmde müziğe yer veriyor ki bu da pek Demirkubuz’un bu zamana kadar tercih ettiği bir durum değildi. Bununla birlikte, kendisinin fanatiklerinin çok hoşuna gidecek birkaç detayla da filme imzasını atmış: Dostoyevski’ye olan açık göndermesini yukarıda anlatmıştım, her zaman için genç, ünlü ve oyunculuğu tartışmalı kadın oyuncuları tercih etmiş (Daha önce de Zeynep Tokuş, Başak Köklükaya, Vildan Atasaver gibi ünlü isimleri başrolde oynatmıştı) ve onları başarıyla yönetmiş biri olarak bu filmde de Berrak Tüzünataç’ı parlatmış. (Güzel kadın karakterini Berrak Tüzünataç’ın oynaması, kendisini her zaman tek geçen biri olarak beni fazlasıyla memnun etti açıkçası, bu dipnotu da düşeyim) Ayrıca, kapılar bu filmde de kapanmıyor ve fanatik Beşiktaşlı yönetmenimiz, birden çok sahnede de kulübüne selam çakıyor.

Kendisini yakından ve hayranlıkla takip eden herkes gibi dönem filmi çektiğini duyunca şaşırmıştım. Zeki Demirkubuz, hakkı yenmiş bir romanı, hakkıyla beyazperdeye taşımış, bunu yaparken de kendi sinemasını oluşturan özellikleri aynen korumuş. Halit’in kömür madeninde kullandığı fenerin mağarayı aydınlatması gibi, Zeki Demirkubuz, insanın karanlık tarafına ışık tutmaya devam ediyor.


Dikkat bu bir futbol yazısıdır!

Dolu bir stada bir kere girmeyegörsün ademoğlunun feleği illa ki şaşar: “Kaynaşmış, sınıfsız, imtiyazsız bir kitle” tek renge bürünmüş kıyafetlerle hep bir ağızdan aynı marşı söyledikçe en antimilitarist geçinen adam mest olur, en burnundan kıl aldırmaz bildiğiniz adamlar golde hiç tanımadığı yanındaki adama sarılır, en mülayimler konu kendi takımları olunca aslan kesiliverir… Velhasıl, tribün psikolojisi başkadır, Beşiktaş tribününün psikolojisiyse bambaşka…



Bu videoyu geçen sene şampiyon olduktan hemen sonra kaydettim. Taraftar, bir coşku patlaması yaşıyordu adeta, kitlenin en baskın duygusu rahatlamaydı: Şükür .mınakoym’dı, nihayet şampiyon olunmuştu. Şampiyon olduğumuz Denizli maçının getirdiği sihirse, ertesi sene oynanan Denizli maçıyla bozuldu.

İstanbul’da yaşamanın en önemli cazibesi, sizi bir izleyici olmaktan çıkarıp, size tanıklık yapma, müdahale etme fırsatı vermesi. Beşiktaş’ı İstanbul’a gelmeden önce de aynı tutkuyla seviyordum ama tanık olmak başka: Geçen seneki şampiyonluk koşusunda Fener maçı hariç, tüm maçlarda staddaydım, efsane Liverpool maçını da stadda izlemek kısmet oldu, tüm bu ve benzeri maçlar için her fanatik taraftarın söylediği söz şudur: Evet, ben de oradaydım. Ben bu lafı daha çok edebilmek için bu sene hayatımda ilk kez kombine aldım, Eski Açık olarak tabir edilen deniz tarafındaki kaleden mümkün olduğunca maçları takip etmeye çalışıyorum. Artık sokaktan geçen vatandaş da biliyor ki (hep bu klişe lafı kullanacağım günü hayal etmiştim), Beşiktaş tribünü demek ziyadesiyle “Çarşı” demek. İnönü Stadı’ndaki izlediğim ilk maç hariç hiçbirini tribünün kalbi Kapalı'da izlemedim. Ama bu tribünün duygusuna ortak olmak için, kendinizi camiaya ait hissetmek için illa tribünün o kısmında oturmanız gerekmediğini biliyorum.

Kişisel algılamama göre “Çarşı” olarak adlandırılan tribün, Kapalı’nın üstündeki “kutu” olarak tabir edilen yere, ama daha çok da Kapalı üste konuşlanmış birkaç yüz kişiden oluşuyor. Bunların hemen hepsi Beşiktaş’ın yerlisi, orada esnaflık yapıyor veya oturuyorlar- bu kulübün geleneğine de uygun, eskiden futbolcular mahallenin topçuları gibi Köyiçi’nde Akaretler’de oturup, Kazan’a, kahveye takılıp maça çıkarlarmış. Birkaç yüzkişi dedik ama, tüm bir tribünü, Kapalı üst, kapalı üstü de, Alen Markaryan yönetiyor. Bu grup, yani Çarşı, sembollerindeki “A”’yı anarşinin A’sına benzetecek kadar politik, Mr. Niceguy’ın rivayet ettiğine göre aklına gelen tezahüratları Kazan’ın alt katında bulunan eprimiş bir deftere yazıp sonra bu marşları Abbasağa Parkı’nda çalışacak kadar organize, takım kötü gittiği “hepimiz kanseriz” pankartı açacak kadar nüktedan, takımıyla patolojik seviyede bir ilişki kuracak kadar saplantılı (Bunun son derece çarpıcı bir örneği için: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5807), ekşisözlükte “yaratıcı Beşiktaş taraftarı” adlı başlığa sayfalarca tanım girilmesine vesile olacak kadar yaratıcı ve burada örnek vermemizi sakıncalı kılacak kadar küfürbaz bir grup. Yazıyı uzatmak pahasına şu küfür meselesine sona doğru tekrar döneceğiz çünkü burada manipülasyonun ve demagojinin alası yapılıyor…

Bununla birlikte, Çarşı’nın popülaritesinden nemalanmak isteyen binlerce taraftar var, bunlar genelde lise üniversite yaşlarındalar, Kazan’da içiyor, çarşıda dolaşıyor, ve takımını da sadıkça destekliyorlar. Yani tek bir Çarşı yok, yapılan yorumlarda bu nedense atlanıyor. O stadda, aşağıda gördüğünüz fotoğrafın olduğu yerde ben her devre arasında karton üstünde namaz kıldığına şahidim, ki eminim sorsanız, o namazı kılan adam için de varsa yoksa Çarşı’dır. Bununla birlikte Çarşı maalesef ki, emniyet “emredince” hemen “misafir olan”, yönetimle son zamanlarda fazlasıyla iç içe geçmiş, tribünün tamamına söz geçiremeyen, Sinan Engin’le hemencecik barışan yani tutarsızlıkları da az olmayan, neşesi derhal öfkeye ve şiddete evrilebilen bir grup… (satılmış Çarşı diye tezahüratı vallahi de billahi de duydum. Denizli maçında stadın yaptığı protestoya kapalı iştirak etmeyince staddan oraya büyük bir tepki yükselmişti. İşin iç yüzünü yani Demirören’in oraya adam sokup Kapalı tribünü terörize etmek suretiyle susturduğunu sonradan öğrenecektim) Emniyetle olan ilişki demişken, evet emniyetle olan gereksiz yakınlaşmaları rahatsız etse de, aşağıdaki videoda geçen tezahüratı bu şiddette de hiçbir taraftar gurubunun yapamayacağını teslim etmek lazım… (Çarşı’yla ilgili yazılmış en başarılı yazılardan biri için http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=881488&Date=04.06.2008&CategoryID=103)


Küfür meselesine dönecek olutsak, İnönü ve Çarşı bu konuda sabıkalı: Süleyman Seba gibi heykeli dikilmiş bir efsane, küfür kıyamet gösterilen tepkiye dayanamayıp istifa ederken, Süleyman Seba’nın yerine “Avrupa’nın beş büyüğünden biri” yapma vaadiyle gelip, sonra kendisine küfredildiği için istifa eden Serdar Bilgili, göreve gelirken Seba’ya gösterilen davranışı ayıplayan bir tek laf etmeye tenezzül etmedi. Hatta o küfürleri etmek için tribüne para yedirdiği rivayet edildi, ediliyor. Aynı Serdar Bilgili şeref tribününde kendisine bireysel olarak (organize değil) küfredilince gururuna yediremeyip arkasına bakmadan istifa edecek, onun yerine gelen Yıldırım Demirören de, ne tesadüftür ki Süleyman Seba’ya ayıbın büyüğü yapılırken ve Serdar Bilgili de küfür yüzünden istifa ederken üç maymunu oynayacak, aklı tepki okları kendine yönelince başına gelecektir, e ne de olsa etme bulma dünyası...

Bilgili ve Seba dönemleri benim yakından takip ettiğim ama en nihayetinde okuduğum, duyduğum, izlediğim kadarıyla bildiğim dönemler, hakikatle ilgili kuvvetli hislerim var fakat kesin konuşamam, ama bu döneme tanığım, bu sefer yutmam. Wolfsburg maçında 88 dakika staddaydım, “şerefsiz”den başka hakaret duymadım. Olaylı Denizli maçında da tribündeydim, ama o maçta da bir iki dakika dışında hiç küfür duymadım. Bir de taraftarın gözünden bakalım: Teknik heyetin telafisi yok dediği maç, 0-3'lük hezimetle bitti, bu ŞL’de alınmış en ağır iç saha mağlubiyeti, bu stadda daha önce Barcelona’lar, Milan’lar, Bayern Münih’ler, Manchester United’lar, Liverpool’lar böyle bir skor görmedi. "Telafisi yok kesin kazanmamız lazım" denen maçın ilk yirmi dakikasında verilmiş beş net pozisyon var. Bunlar konuşulmuyor, en ucuz biletin 75 TL olduğu maçta, içeri şemsiye sokmasına müsaade edilmediği için o sağanak yağmurun altında iki saatten fazla beklemek zorunda kalmış 30000e yakın kişiden ne yapması bekleniyor? Hayal kırıklığının düzeyini anlatmak için bir anekdot anlatayım: Maç çıkışında hiç tanımadığım bir kadın durup dururken bana “Ben fenerli kocama ne diyeceğim şimdi?” diye sordu. Yönetim "demokratik tepkiye saygılı”ymış “ama küfre karşı”ymış, ben 25 yaşıma gelmeden bu “ama”nın ne manaya geldiğini anlayacak kadar yaşadım bu ülkede. Ertesi gün on dört tribün liderini sigaya çekmesini bilen Emniyet, bundan dört hafta önce Denizli maçında stadın beş altı yerinde beşer dakika arayla kavga çıkaran kişiler için naptı acaba? Onların gözden kaçmasında Demirören'in adamı olmasının etkisi olmasın sakın? Yoksa küfredenleri tek tek tespit ettiği iddia edilen stadın içindeki yüz küsur kamera o zaman yok muydu? Hem taraftar da niye küfreder di mi sayın blogger yani terbiyesizliğin ne alemi var, hayatında okulda, askerde, evde fiziksel veya psikolojik şiddete hiç mi hiç maruz kalmamış, çevresinde hiç küfürlü konuşan biri olmamış biri nereden bilir di mi o küfürleri, günlük hayatında küfretmeyen adamlar nasıl gelip stadda küfrederler, çok ayıp .mınakoym.

Neyse, daha bu pilav çok su kaldıracak belli ki yazıya sıkıştıkça bu konunun etrafında dolaşabiliriz, ama son söz olarak şunu diyelim: Küfre karşı olanlar -ki dediğim üzere çok sert ve yoğun bir tepki tabi ki var, bu takıma destek veren herkesin hakkı, ama organize küfür henüz olmadı- bundan iki sene önce Demirören’in Ankaragücü maçında taraftara yaptığı hareketi hatırlamıyorsa ziyanı yok, en azından bu zamana kadar bu stadda başkalarına veya Seba’ya dakikalarca küfredilirken nerede olduklarını açıklamadan veya Demirören’in Wolfsburg maçında kameraların gözü önünde tribüne ettiği küfrün hesabını sormadan inandırıcı olmalarına imkan yok. Biraz taraflı oldu yazı affedin, Goethe’nin dediği gibi “samimi olmayı vaat edebilirim, tarafsız olmayı asla…”