22 Şubat 2014

Başarısız bir Gayriresmi Tarih Yazımı Denemesi

                                                                                                  Hayat kısa/kuşlar uçuyor
                                                                                                             Cemal Süreyya

Birinci derecede akrabalarım ve kuzenlerimin ikisi harici (ki dokuz taneler) iki de arkadaşımın hatırladığı bir pazar günü 30 yaşıma girdim bundan bir süre önce.  Yani ailem dışında doğumgünümü kutlayan sayısının bir elin parmağını bulması için bir başarısız denemeyi de saymam icap edecek. Beğenerek aldığım çilekli çikolatalı pastadan iki dilim götürmekten başka doğumgüme dair bir şey yapmadım, bir gün önce park halinde duran gariban aracıma çarpıp kaçılmasının verdiği moral bozukluğuya (evet arabamın başına hala badireler gelmeye devam ediyor, hayır hala alışamadım) evden çıkmadan o günü savuşturdum. Beni doğduğum gün 12 kişi arasa daha mutlu olurdum; ben unutmuyorum sonuçta. Daha önce yapılan bir sürprizden ne kadar mutlu olduğumu başka bir yazıda yazmıştım zaten. Fakat bunu sizde bir mahcubiyet yaratması için söylemiyorum, seneye böyle bir teyakkuz durumuna sevk etmek istemem sonuçta kimseyi. Aranmamak bir sonuç, evden dışarı çıkmadan ööyle yaşayıp gitmek gibi.

Biz üniversitedeyken bir kantinci abimiz vardı, benim gibi beşiktaşlı. Kaybettiğimiz bir maçın sonrasında aslında iyi oynadığımızdan, takımın seneye daha iyi olacağından dem vurarak moral verme çabamı şu sözlerle hemen baltalamıştı: Ben 32 yaşındayım mehmet, artık takım iyi oynuyor lafıı duymak istemiyorum. Bu ülkenin, müesses nizamının, yapboz tahtasına gelen futbol takımının, kula kulluk etmenin bir numaralı kural haline geldiği  bilumum kurumunun ve günlük hayatın yavanlığının ve rutinliğinin nasıl kalbi karartan bir bıkkınlık duygusu yarattığını ve bunun bünyede nasıl kesif bir ümitsizliğe ve tatminsizliğe evrildiğini bilfiil yaşıyorum, dostlarımın çoğunun da budan muzdarip olduğunu müşahade ediyorum. Bu hissiyatın kronikleştiği bünyelerde zamanla kişiliğe yapışan asosyalliği, bertaraf olmayan yalnızlık hissini ve yaşanan şehirden/hayattan kaçıp gitme duygusunu da hakeza... Yer yurt değiştirenlerdeyse, aidiyet eksikliğinin getirdiği özlem, günlük hayata sirayet eden bir arada kalmışlık duygusu ve İstanbula/memlekete dair kendi normallerinin ötesinde bir merak... Al sana memleketin benim etrafımdaki parlak çocuklarının gayriresmi gençlik tarihi...

Hayal kırıklığının bu derece olmasından dolayı okuduğum üniversiteyi açıkça suçluyorum. Tabi ki dışarısının okul gibi olduğunda dair bir ham hayalim hiç olmadı, o kadar saftirik miyim canım ben? Hem Boğaziçinin iyiliği veya kötülüğü değil mevzu: Okulun kültürel koduna sirayet etmiş rahatlığını, ülke ortalamasının çok ötesindeki şeffaflığını ve oradaki arkadaşlarımla ördüğüm kozamın zamanla dönüştüğü -nerdeyse komünal- lunapark neşesini arıyorum, arıyoruz (Ne var ki duyguda histeş olmak da bazen yalnızlığı engelleyemiyor). Dahası Bu kadar rakım farkı olmasaydı herhalde zemine bu kadar sert çarpmazdık...

İki hafta önce otuz oldum. Hala İzmirde geçirdiğim haftasonlarının çoğunda evden çıkmıyor, arkadaş aramamakla ve insanlara sert davranmakla itham ediliyorum. Bugün arabamın tekrar iki yerinden çizildiğini fark ettim. Zafer Abinin ölümünden bir ay önce beni titreyen elleriyle traş ettikten sonra bir daha açamadığı dükkan hala kapalı, kiraya verilmeyi veya satılmayı bekliyor. Dükkanın önünden her geçtiğimde eriyip gitmiş yüzünü örten maskesinin ardından çıkan boğuk kelimeleri anımsıyorum. Beşiktaş yenilecek kadar kötü oynamadığı bir derbide daha mağlup ve babaannemin yakında en sevimsizinden bir apartmanın yapılacağı ama hala yıkılmamış evinin bahçesinden gelen portakallar hala çok sulu, daha bugün yedim. Babam 20 gün sonra yetmiş olacak. Memlekette 40 gün sonra seçim var ve yine hiçbir şey değişmeyecek. Kadim okuyucular beni affetsin, bu yüzden yazmıyorum ve merak etmeyin, bir değişiklik olursa haberiniz olur, zaten ağzım gevşek. Ha sadece yeğenim var, bak o büyüyor...

1 Aralık 2013

Minyatür Meraklar Peşinde

Metropolitan müzesi, New York 83. sokakla 5. caddenin kesiştiği yerde bulunur.  Müzeyi gezmek için abimlerden ayrıldığım günlük güneşlik bir New York sonbaharında, müzenin yakınındaki metro durağının hemen karşısındaki Starbucksta içtiğim kahvenin verdiği hazzı, -aha da iki ay sonra otuz olacam-  bu yaşıma geldim hiçbir yerde tatmadım. Manhattan’ın bir tık dışına çıktığınız için şehrin o gürültüsünün, göğe giden binalarının yarattığı sersemliğin tesirinin azaldığı, yıllar yılı maruz kaldığımız Amerikan fimlerinden/dizilerinden (bana niyeyse hep Baba 2 filminde Robert De Niro’nun Don Vito Carleone’nin gençliğini oynadığı sahnelerini çağrıştırır) aşina olduğumuz apartmanlara, onların zikzaklı yangın merdivenlerine, kapı önlerindeki geniş ve yapıştırma falan durmayan, basbayağı ağaçlı kaldırımlara bakarken, birazdan dünyanın bu en meşhur müzesine gitmek için güç topluyordum. Kesif bir özgürlük hissi duyuyordum, belki de bu yüzden bu kadar mutluydum.


Üç buçuk saat süren turun sonunda, artık dizlerimin dermanı kesildikten sonra, Japonya haricindeki en büyük Japon silah sergisini gezmenin bahtiyarlığı ve eskiçağ kısmında bir Hatay mozağiyle karşılaşmanın şaşkınlığıyla klasik İslam sanatları kısmına yollandım. Tüm yorgunluğuma rağmen bir rahatlık da vardı üzerimde, çalıştığın yerden sorulunca duymaya alışık olduğunuz bir rahatlık. Yine de bir dalına merak salmış olduğum İslam sanatlarının yaban ellerde nasıl algılandığını görecek olmaktan ötürü heyecan duyuyordum. İslama mal olmuş masalların, kıssaların (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Hz. Yunus’un balıkça yutulması vb.) birçoğunun minyatürüne ilgiyle baktıktan sonra, müzenin benim için en müstesna eserini görmekten dolayı şok oldum: 15. yüzyılda Timur’un sarayında yaşamış İranlı nakkaş Ebu Hafız’ın Tarih Mecmuası olarak tercüme edebileceğimiz yazmasından bir minyatürde, Hz. Peygambere Cebrail (a.s) tarafından getirilen ilk vahiy resmedilmişti. Farklılıksa, Hz. Peygamberin yüz hatlarının belirginliğiydi. Hz. Peygamerin suretini çizmenin İslamda niye bu kadar büyük bir tabu olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştım. Sırf bu yüzden onun suretinin ve bazı kişilik özelliklerinin tasvir edildiği metinler (bunlara hilye deniyordu) İslam sanatında bir kilit rol oynuyordu. Bir müzehhebin (tezhip sanatçısının), icazet alma beratıydı hilye tezhiplemek… Ama işte o kutsal kuralın çiğnendiği beş asırlık bir minyatür kanlı canlı karşımda duruyordu. Doğrusu bu minyatürü daha önce yine Metropolitan müzesinin bir eğitim kataloğunda görmüştüm. Yani ufkum daha o müzeye gitmeden genişlemiş, ezberim (sadece benim değil, o resmi gösterdiğim tezhip konusunda doktora yapan hocamın da) tersyüz olmuştu bile. Yine de bu minyatürü gördüğüm andaki heyecanımı azaltmıyordu. Zaten büyük şehirler taşradan o yönüyle ayrılır: Bir şekilde öğrenip içselleştirmeye çalıştığınız bir bilginin tanığı oluverirsiniz, minyatüre bakarken bunu da düşündüm. (Bu haliyle bende yarattığı duygu, hep televizyondan izlediğim Beşiktaşın maçlarını İstanbulda staddan izlemeye başlayınca duyduğum hissiyat gibiydi.) Yine de müze dediğin biraz da mağazasından ucuz hediye almak için gezilen bir şeydir. Gördüğüm en devasa müze mağazasında da bir saatimi zebil ettikten sonra, üzerinde New York fotoğraflarının olduğu 2014 masa takvimimi ve bir balya magneti alıp çıktım (Aldığım magnetler dolabı, masa takvimiyse işteki masamı süslüyor, o güne dair hatıramı daim kılmak için) Müzeden çıktıktan sonra biraz müzenin merdivenlerinde oturup bir daha burayı ne zaman görebileceğimi düşündüm. Bununla ilgili üzülmek kendime haksızlık olurdu: Dünyanın bir ucunda, amatör merakımı okşayan bir sanatın - ki bu aynı zamanda inancıma, kimliğime dair bir parçayı da oluşturuyordu- sıradışı örneklerinin de yer aldığı bir sergiyi barındıran dünyanın en meşhur müzesini  tek başıma gezmiştim. Hem de, hedefimdeki gibi, otuzuma gelmeden…

PS: Minyatürü buraya kopyalayıp kopyalamamayı çok düşündüm ama otosansür galip geldi. (Sanırım özgürlüğe düşkün olduğum konusunda biraz ikiyüzlüyüm). Her neyse -konu minyatüre buradan, İslam sanatlarıyla ilgili giriş seviyesinde bilgilerin olduğu kitabın .pdf dosyalarına da buradan erişebilirsiniz.

21 Ekim 2013

Resimdeki Gözyaşları

Yakınlarım şaşıracak ama - sulugözümdür. Histerik olarak, sessizce ve evet basbayağı durup dururken ağlarım. Heyecanlanınca, bazen annemle telefonda konuşurken, (ki sanırım ağlama alışkanlığımla ona çekmişim), haksızlığa hakkınca cevap veremediğimi hissettiğimde, ve en çok ağlamamak için kendimi tuttuğumda ağlarım. Kısa, kesik kesik, konuşmamı daha da zorlaştıracak şekilde, ama nadiren hıçkıra hıçkıra... Çok yakın arkadaşlarım ağladığımı görmedi, ama yakalanmak istemediklerime yakalandım, bazılarından hala çok utanıyorum. Ne zaman yolda yanımdan ağlayarak geçen birini görsem aklıma kendi nöbetlerimin yersizliği gelir, hazır ağlamışken kendime hakim olamama da kızar, biraz da onlar için gözyaşı dökerim. Hep imrendiklerimse  ibadet ederken kendimden geçip ağlayanlardır: Hangi tarikattan olurlarsa olsunlar, onların bu hasletleri ne kadar gayrisamimi bulunup nasıl alaya alınırsa alınsın (şimdi aklıma There Will Be Blood'daki kutsanma sahneleri geldi ve ürperdim, o ayrı) kendim hiçbir zaman o şekilde vecde gelemedim, ve sanırım öyle bir hidayetten de mahrum bırakılacağım, bu tip durumlardaysa ağlamadığım için kendimi suçlu hissederim. 10 Kasımdaki anma törenlerinde ağlamayan ilkokul öğrencisinin duyduğuna benzer bir suçluluk duygusu...

Dünyalar tatlısı yeğenimse on beş aylıkken bile ağlama konusunda benden daha tutarlı - en azından açken, bir tarafını bir yere vurduğunda (yeni yeni yürümeye başladığı için çok oluyor!) veya uykusu geldiğinde ağlıyor. Matrak olan kısımsa onun da ağlamaya başlarken yüz ifadesinin bana benzemesi :) Bunu ilk farkettiğimde dehşete düştüğümü yadsıyamam - sonra bunun bir şema benzerliği olmasını, bir huy benzerliği olmamasını ümit ettiğimi hatırlıyorum.

Bir gün bu yazıyı okursa biliyorum ki çok kızacak, bir arkadaşımla onun da öğrencisi olduğu dünyanın en iyi okullarından birinin kampüsünün civarındaki kahvecide (otantik hava katmayacağım, Starbucksta) oturur ve yalnız ve güzel ülkemizin aldığı boktan halden bahsederken, birden ¨gidebileceğim hiçbir yer yok¨ deyip sessizce ağladığında, onu kendime çok yakın hissetmiş ve her ağladığımda bana yapılmasını isteneni yapmıştım: Ağladığını görmezden gelmiştim. Gurbetlik biraz da gözyaşı dökmektir zaten...

Ha bu arada new york da güzel memleket. Onun hakkında yazdığım gezi yazısı da bu kadar oldu, idare ediverin bu seferlik...

18 Eylül 2013

Tutunamayanların Adaleti

"Ben hep kendimi onlarla yakın ilişkiler kurmuş biri olarak düşünürüm. Sonra arkamdan olmadık düşmanca, hissiz soğuk ve kötüleyici sözler edildiğini duyarım. Bu birliği -bana karşı davranış birliğini- nasıl kurarlar acaba? Hangi noktada birleşirler? Aralarında iyi bir izlenim edinmiş olanlar yok mudur? Nasıl başlarlar insanın arkasından çekiştirmeye sonra? Nasıl cesaret ederler?"

Oğuz Atay, Günlük

Dalgalı bir denizde takatimin tükendiğini hissedince çırpına çırpına kendimi karaya atmaya çalışır, bu esnada suyun genzime kaçmaması ve bacağıma kramp girmemesi için dua ederim. Su boy hizasına gelir gelmez karaya basmaya çalışır, bir süre nefeslenirim: Gittiğim yola, etrafımda sanki yüzme bilmiyorlarmış gibi birirlerinden ellerinden tutarak yüzmeye çalışan çiftlere bakar, yalnız olduğum için, küçüklükten beri yüzmeme rağmen bu kadar kötü yüzdüğüm için, sigara ve alkol kulllanmamama rağmen kondüsyonum en hovarda yaşayan akranımdan bile kötü olduğum için kendimden utanırım.  Oğuz Atay okumanın bünyemde yarattığı etkiyi buna benzetiyorum: Okuduğum metnin ufuneti arttıkça sayfaları hızla çevirmeye çalışıyor, çarpıcı bir pasaja denk geldikten sonra sonra kitabı elimden bir süre bırakıp evde tavana boş boş bakıyor, hikaye bittiğinde bu kadar yazı üzerine kafa yorup bu metinlerin zekatı kadar rağbet görmemiş yazıları kaleme almış olmaktan, kendi yalnızlığımı bu kadar içselleştirip durumu kabullenmekten, kıymeti öldükten seneler sonra anlaşılmış bazı yazarlarımızın da benzer duygular hissettiklerini fark edince yaşadığım bencil teselli duygusundan nefret ediyorum. 

Dışarıdan bakınca çok belli olmuyor ama deniyorum: Yeni insanlarla tanışmayı, onların ilgisini hiçbir şekilde çekmediği halde, kendi iyi bildiğimi sandığım şeylerden bahsederek onları etkilemeye çalışmayı, onların düşüncesizliklerine ve ilgisizliklerine gerekçe bulup göz yummayı, sinirimi belli etmemeyi, ilk mesaj atan olmayı, (ne ilki, bazen ikinci ve üçüncü bile olmayı!), kadirşinas davranmayı, uluorta küfretmemeyi, özensiz davranışları önemsememeyi, kozamdan çıkmayı, mail atmadan önce iyice düşünmeyi, dua ederken konsantre olmayı deniyorum. Yine de biliyorum, benim de arkamdan konuşuyorlar, görülmemiş bir ittifakla. Birçokları bana sadece nezaketen gülümsüyor, benle konuşurken başka şeyler düşünüyorlar. Sinanın söylediği gibi "beni sadece arkadaş olarak seviyorlar, o kadar", o da zaten konjonktürel bir hukuk: ya bir tanıdıklarının tanıdığıyım, ya da belirli bir süre sonra bir hükmü kalmayacak totaliter bir çarkın (mesela askerlik, mesela iş arkadaşlığı) birörnek dişlileriyiz. Fakat kırılma noktasını bir türlü bulamıyorum, eksik olan ne? Çok mu alttan alıyorum, çok mu suratsızım, çok mu soğuğum? Nerde nasıl davranılacağını herkes biliyor, bir tek ben mi bilmiyorum? Niye 29 yaşıma geldiğim halde samimiyetim olmayan insanlarla konuşurken ses tonumu ayarlayamıyorum, bunun espri konusu yapılmasını engelleyemiyorum?

Oğuz Atay günlüğünün sonlarında, hastalığının son evresinde Londraya tedaviye gittiği zaman kendisine şefkatle yazılan dost mektuplarından (biri Engin Ardıçındır!) kendisinden beklenmeyecek bir iyimserlik ve mutlulukla bahseder. Kendisiyle özdeşlik hisseden okumuş neslin ne kadar kitleselliğini görmeyeyse ömrü vefa etmez. Ben, düzenin adalet üzerine kurulduğuna, tek mücadelenin o adaleti tesis etmek üzerine olması gerektiğine inanırım. Kısa çöp, uzun çöpten mutlaka hakkını alacak. Her başarısız denemenin ardından cesaretimi toplayacak takati bulmamda bu itikadın da etkisi var. Oğuz Atay büyük yazar, büyük entellektüeldi, mutlaka keşfedilecekti. Öyle oldu. Ben eğer bir gün yalnızlık hissimi sonlandıramaz, insanların arkamdan konuşmadığından emin olamazsam, bilin ki ey blogger, onu hak etmediğimdendir, kondüsyonumdan değil. 

28 Ağustos 2013

Eski saç modellerinden ne kaldı?

Eski kafalıyım, bilmeyeneniz yok değil mi? Güzel. Söylemek kolay, olmak daha kolay: Dediğinizi diyeceksiniz, burnunuzun dikine gideceksiniz - burnunuz benim gibi yamuk olsa bile- muteber olana rağbet etmeden önce iki kere düşüneceksiniz, eski zamanların insanlarını ve o zamanki hayatı merak ve ona gıpta edeceksiniz, bellediğiniz insanları onlar sizi bırakana kadar bırakmayacaksınız. Sadece sonuncusu biraz zor olabiliyor. Siz endişeli modernler nasıl diyordunuz, travmatik. Hele benim gibi, bellediğiniz insan sınıfı esnaflara kadar genişliyorsa. Değiştirmek zorunda kalınca, bocalıyorsunuz. 

Evin alt katındaki berbere girince o zorluğun ne menem bir şey olduğunu tekrar anımsadım. Öncelikle sıra vardı, Zafer abide pek alışık olmadığım bir durum. Sonra çok düzenliydi her şey: klima içeriyi buz gibi yapmıştı, duvara monte lcd açıktı (en bayağısından türkçe dizi vardı ama olsundu), iki tane çırak sadece kaşla gözle idare edilecek kadar iyi eğitilmişti, iki berber de güleryüzlü ve az konuşuyordu. Sıramı beklerken kasanın arkasındaki siyah duvar kağıtlarının figürünü çözümleyecek ve saçımı tarif etmeye başlarken sesimin çatlamasını nasıl yöneteceğimi düşünecek kadar vaktim olmuştu. Yine de ağzımı açına bocaladım: çok açık bir tarif verememiştim, zaten eski berberime o kadar uzun süredir gidiyordum ki, saç tarif etmeyi de bırakalı çok olmuştu. Kendi sakal traşından berberlikten anladığı konusunda bende şüphe uyandıran gençten berber bana aynadan bakıp, "Zafer abiye mi traş oluyordun?" diye sordu. Dumur vaziyette kafamı evet anlamında başımı salladım. Neden sonra, o çocuğu Zafer abinin cenazesinde gördüğümü anımsadım, sanırım selamlaşmıştık da.

Zafer abi, benim bunu yazmamdan yaklaşık dört ay önce vefat etti. Tesadüfen cenazesinden haberim oldu, böylece Hatayın dar yokuşlarından birine konuşlanmış ve mimari olarak insanda zerre ibadet etme hevesi uyandırmayan bir camide cenaze namazını kılabildim. Ölümünden bir ay önce son kez traş olmuştum, kansızlığı o kadar artmıştı ki İzmirde nisan ayında elektrikli soba yakıyor, metastas yapan kanserinin kemiklerinde yarattığı ağrıdan durduk yere bağırıyor, ve beni her gördüğünde daha çok konuşmak istiyordu. Hastalığı bu derece ilerlemiş bir kanser vakasının insan içine çıkıp para kazanmaya çalıştığına daha önce tanık olmamıştım. Pankreas kanseri olduğunu ilk öğrendiğinde kötü sonu hissetmek zor olmamıştı, yine de ara ara iki haftada bir dükkanını açmaya gelirdi, ben de hep onu kolladım traş olmak için. Hatta ilk açık gördüğümde inanamamıştım, o hiçbir şey yokmuş gibi, "evde oturup napıcam?" demişti bana. İşini hakikaten severdi... Son görüşmemizde çenesinin iyice düşmesinden sıkılmıştım ama buna ihtiyacı vardı çünkü hal hatır soranlar ziyaretine gelenler zaman geçtikçe azalmıştı. Hastalık ve yalnızlık kimyasını bozmuştu, normalden de asabi ve isyankardı. Hastalığının ilk evresinde şifa dağıtan kerameti kendinden menkul sahtekarlarla beraber dalga geçmemize rağmen, sonra insanları madden ve manen sömüren bu adamlardan medet umar hale gelmişti. (Böylece bu sahtekarlara teveccühün cahillikle değil çaresizlikle ilgili olduğunu fark edecektim.) Dükkanı taşımaktan bahsediyordu ama kendisinin yürümeye mecali yoktu. Ona masrafını kısması için dükkanı kapatması gerektiğini söyleyemedim, işi onu hayata bağlayan tek şeydi. Zaferin tuhaf bir müşteri profili vardı, hep borç harç içinde yaşamasına rağmen müşteri seçerdi, ve tek sadık müşterisi ben değildim: Bir müşterisi onun tedavisini ayarlamış, bir diğeri on milyarlar değerindeki ssk borcunu ona haber vermeden kapatmıştı, o bunu ağlayarak anlatırken kendini hayırsever bilen ben hayatımın en büyük utançlarımdan birini yaşıyordum. Zeki Demirkubuzun dediği gibi memleketteki yerleşik kurgu, kendi hikayesini kendi yaratıyordu. Dayanamadım, onu son kez göreceğimden bihaber, bir bahane uydurarak çıktım. Onu en son o çaresiz takatten düşmüş halde muhtaçlığına ağlarken gördüm, ama öyle hatırlamayacağım. Rahmetli bundan daha fazlasını hak edecek kadar nevişahsına münhasırdı. Benim gibi eski kafalı birini sevecek, dost edinecek kadar hem de.

6 Haziran 2013

Gezi Parkı Direnişi Hakkında Çok Az Şey

"velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim"
Ece Ayhan

Birileri bu ülkede 31 Mayıs 2013te tarih yazmaya başladı, hala yazıyor. Birileri de onları yazsın o zaman…

Önce biraz tarih: Evet bir zamanlar orada hakikaten Topçu Kışlası vardı. Onun yıkılıp Gezi Parkının yapılması cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. (Genelde bu bilgileri kesin ve teyit edilmiş tarihlerle yazarım blogda bahsederken ama, şimdi odağımız bu değil.) Fakat Gezi Parkı yıllar içerisinde parsel parsel iğdiş edilmiş, Divan Otel’e, Hilton’a parktan arazi verilmiş ve o park kuşa çevrilmiş. Tekin olmadığını da bildiğimden olsa gerek Emek’in tam aksine, hiçbir anım yok orayla ilgili, yazarken utanıyorum, hiç gitmedim hatta. Ama ne dedi başbakanımız, “mesele park meselesi değil…” O Hilton Oteli var ya Taksimdeki, daha önceden Ermeni mezarlığıymış, NTV Tarih söylüyor bunu, ben değil, hatta 1915 olayları için bir anıt bile varmış, şaka gibi! Bir güzel istimlak edilmiş Hiltona vermek için, sonra mezar taşları zımparalanıp Eminönü’nde kaldırım taşı olarak kullanılmış. Bu kadar alınan aha devletin bu kadar sorunu, bence az bile.

Şimdi hükümet Zeki Demirkubuz’un enfes tanımıyla, tarihi “ihya” etmek için, Gezi Parkına, o kışlayı tekrar konduracak. Güzel de, herhalde orada asker nöbet tutmayacak, benim kafa burada karışmaya başlıyor. Öncelikle bina yaparak tarih nasıl yaşatılır, onu anlamıyorum mesela. Yani o binanın bir örneğini yapınca tarihi korumuş olmuyorsunuz ki? Emek sineması örneğinde olduğu gibi, onu üst kata taşıyınca da korumuş olmuyorsunuz. Tarihi korumak için koca İstanbulda yer kalmamış gibi Sultanahmetin göbeğine rezidans dikmenin önüne geçmek daha mı akılcı olurdu acaba?

Benim için siyasetin en önemli fonksiyonu insanlarda yurttaşlık bilincini, o devlete ait olduğu bilincini kazandırması. Bunun için siyaset toplumun azınlıklarının da katılımıyla yani çoğulculukla yapılmalı. Bu kelime önemli: Çoğulculukla – çoğunlukla değil. AKP’nin siyasi tarihimizde bir karşılığı, bir hacmi var: Toplumun bir kanadının (ki o kanat yıllar içerisinde partinin artan oyuyla gövdeyi de kapladı) sisteme entegre olmasına vesile olacak bir kaldıraç. Aslında bu bağlamda vatandaşın kendini toplumun bir parçası hissetmesini sağlayan bir parti. İdris Küçükömerin merkez çevre tezi üzerinden yorumlayacak olursak, AKP, ülkeyi kuran bürokrat kadronun (asker olarak okuyunuz) hükmettiği çevrenin, yıllar sonra yeniden gelip merkeze yerleşmesini sağladı. Türkiyede olan, bu bağlamda bir din eksenli mücadele değil, bir iktidar mücadelesi – çevrede olan bir güruhun merkezi işgal etmesinin ve merkezde bunun yarattığı rahatsızlığın gerilimi, bu kaftan zamanında Menderes’in Demokrat Partisi’ne de biçilmişti. (Bunun en veciz örneklerinden biri, sanırım vaktinde Cumhuriyet gazetesinde cumhuriyetin ilk yıllarında çıkmış olan, “Halk plajlara akın etti, vatandaş plaja giremiyor” haberi.) Tayyip Erdoğan da zaten en çok kendi liderliğinin bu yönünü vurgulamaya çalışıyor. (Bunun kadar kritik bir görev de BDP’nin üzerinde var, onlar da Kürtlerin topluma entegrasyonunu sağlamak, ve bunu siyaset üreterek yapmak zorunda) Yıllar içerisindeki başarılı ekonomik politikalar, iktidarın aldığı avansı da artırdı. Zaten bu yüzden iktidardalar, benim etrafımda ekonomiyi kötü yönettiklerini söyleyen yok. Fakat nasıl hiçbirimiz en çok para kazanabileceğimiz işte değil, en çok mutlu olduğumuz işte çalışmak istiyorsak, en huzurlu ve kendimizi ait hissettiğimiz ülkede de yaşamak istiyoruz.  İktidarsa koltuğunu sağlamlaştırdıkça, kendi ideolojisini daha mütehakkim olarak kullanmaya başladı –  kendi ahlakının en üstün ahlak olduğunu düşünen (bu ahlak da Sünni Türk İslam ahlakı) ve topluma da bunu empoze etmeyi görev bilen bir ideoloji… Bu görüşe olan tepki yıllar içerisinde birikti, Emekte patlamadı, İstiklalin ortasına s.k gibi alışveriş merkezi dikerken patlamadı, huzurumuz için var olan polisimiz sağolsun, Gezi Parkı eyleminde patladı. Polis kendi vatandaşına böcek muamelesi uygulayıp sabahın beşinde onlara gaz sıkmazdan önce avmyi yapacak şirketin çalışanların zabıta kılığına girip direnişçilere dalmış, Sırrı Süreyya Önder’in yoğun çabası ve yıkım kararı olmaması sayesinde parkı kurtarmayı başarmıştı. Olaylar devam ederken en vahim olay benim için başbakanın tehditleri dışında, İzmirde dolaşan eli sopalı sivil polislerdi: Bu durum eşi menendi görülmemiş bir pişkinlikle İzmir emniyet müdürünce açıklanırken, Diyarbakırdan yeni atanan İzmir valisi okuduğumuz kadarıyla “yeleksiz sivil polis olmaz” diye küplere biniyordu. Bülent Arınç, başbakanın yapamadığını yapıp özür dilediği konuşmasının bir yerinde “eğer siz devlete karşı gelirseniz, devlet çok güçlüdür, sizi ezer. Bunu biz vaktinde yaşadık” derken herhalde bunu kast ediyordu.

Şanar Yurdatapan ifade özgürlüğüyle ilgili bir konferansta – rahmetli Hrant da vardı katılımcılar arasında- 68’de yaşadığı olaylardan bahsetmişti. Köylüyü “bilinçlendirmek” için kendisinin de bağlı olduğu illegal örgüt köy köy dolaşıp, onları direnişlerine katılmak üzere dağa davet ettiklerinde gittikleri köylerden nasıl kovalandıklarını, dayak yemenin ucundan nasıl döndüklerini anlatıyordu. “Birini” demişti, “bir eyleme ikna etmek, dağa çıkarmak çok zordur.” Sizden ricam şu kadarcık empati: 2013 yılında, herkesin elinde cep telefonu olduğu, takır takır kayıt yaptığı ve bunu anında internete yüklediği bir devirde, bu kadar gaddarca müdahale eden polisin olduğu, ve kitle medyanın üç gün boyunca üç maymunu oynadığı bir ülkede; bundan yirmi sene önce, otuz sene önce, güneydoğunun bir köyünde, asker tarafından kimbilir neler yapılmış, neler örtbas edilmiştir?

Peki kim bu çapulcular? Yaygın olarak hükümete kategorik olarak karşı oldukları muhakkak, ama daha barışçıl, daha zeki ve daha nüktedanlar, her gün attığım üç tivite karşık 7 ritivit yapıyorum herhalde, bu kadar yaratıcı insan normalde napıyor çok merak ediyorum… Yine de daha apolitikler, pozisyonlarını bir tarafgirlik değil, başbakanın dediğim dedikçi politikasına bir karşıtlık belirliyor. Bu bağlamda Çarşı, çok tipik bir nüvesini oluşturuyor diyebiliriz, zaten şiddete de en çok onlar maruz bırakıldı. Durum zaten böyleydi, o taraftar her zaman bu bağlamda hor görüldü. Hal böyleyken, her şey sosyal medyada tüm kamuoyunun gözüönünde dalga dalga büyümüşken, provokatör edebiyatı kadar konuya uzak bir açıklamanın tek manası olabilir, safları sıklaştırmak… Başbakan soğuk savaş döneminden kalma en bayat beyanatları öfkeler saçarak savuradursun, toplum modern toplumlar gibi ciddi manada çeşitleniyor, çevre ve kimlik bilinci artıyor. Toplumu bu bağlamda yönetmek artık çok daha zor: Artık bir sendikalı kadın eylemci hem cinsiyet haklarının peşinde, hem çevreye duyarlı, hem hayatına karışılmasın istiyor, hem 1 Mayısta Taksimde olmak istiyor, hem –belki- Kürt, hem Alevi. Ülkeyi yönetenler tüm bu kimlikleri yönetmek, onu küstürmemek zorunda. Bu konuda Hannah Arendt’in çok şahane bir tesbiti var: Bir Yahudi aynı zamanda hem Yahudidir, hem mesela annedir, daha bir çok şeydir. Ama siz onun Yahudiliğini aşağılarsanız, o diğer tüm kimliklerini bir tarafa bırakıyor ve Yahudi kimliğini öne çıkarıyor, dolayısıyla siz o milliyetçiliği kendi elinizle yaratmış oluyorsunuz, ama bu hassasiyet o kişinin tüm kimlikleri için geçerli. Burada da insanların kendi özgürlükleri ve doğa bilinçleri öne çıktı. Ben şahsen daha önce bu kadar ses getiren bir doğa eylemi bu memlekette yapıldıysa da bilmiyorum, ama bundan sonra daha çok olmasını bekliyorum… 68 kuşağı, yani babamın kuşağı daha idealist ama daha provokasyona açıktı, bu nesil daha nüktedan ve daha barışçıl, inşallah bundan sonraki nesil daha örgütlü olacak… Ülke, demokratik davranışını yıllar içerisinde daha da içselleştirecek.

Herkes şu iki sorunun cevabını bekliyor. Eylem ne zaman ve nasıl bitecek? Ülkece histerik bir biçimde başbakanın geri dönmesini bekliyoruz. Başbakansa sağolsun bizi merakta komadı, tee Afrikadan açıklama yapıp tansiyonu düşürmek için dört gündür –bence samimi bir biçimde- uğraşan cumhurbaşkanını ıskartaya çıkardı. “Kışla yapıla, AKM yıkıla” buyurduğuna göre, güvendiği bir şey olmalı, çünkü mahkeme 31 Mayıs cuma günü yıkımı durdurduğu için aksi bir karar çıkana kadar yıkım hukuksuz. Aynı histerinin bir uzantısı olarak, tüm ülkece başbakana derdimizi anlatmaya, onu yumuşatmaya çalışmamız da zaten düzenin sakilliği konusunda bize bir fikir veriyor. Ama direniş hareketi bu kadar moral ve mevzi kazanmışken, hareket sağduyusunu ve direncini korursa hükümetin işi bence artık çok zor, çünkü Gülçin’in dediği gibi: Biz Taksimi çok sevdik.

12 Mayıs 2013

İsmail Abi Şiir Yazarsa

Arak yazılar serimizde sırayı Ah Muhsin Ünlünün şiiri alıyor, bloga şiir koymadık da demezsiniz. Bakalım siz de benim gibi dizeler arasında bir İsmail Abi tandansı hissedecek misiniz?

Resulullahla Benim Aramdaki Farklar

"resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
resulullah yolda ebu bekir'i görse es selamu aleyküm ya sıddık derdi,
ben yolda ebu bekir'i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

resulullah azrail'i yolda görse tanırdı;
ben azrail'i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah'ın resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki 'kızım ha gayret!'
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki 'anneciğim ölmesen'

ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki 'anneciğim seni ben'
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf...

resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü"