22 Şubat 2014

Başarısız bir Gayriresmi Tarih Yazımı Denemesi

                                                                                                  Hayat kısa/kuşlar uçuyor
                                                                                                             Cemal Süreyya

Birinci derecede akrabalarım ve kuzenlerimin ikisi harici (ki dokuz taneler) iki de arkadaşımın hatırladığı bir pazar günü 30 yaşıma girdim bundan bir süre önce.  Yani ailem dışında doğumgünümü kutlayan sayısının bir elin parmağını bulması için bir başarısız denemeyi de saymam icap edecek. Beğenerek aldığım çilekli çikolatalı pastadan iki dilim götürmekten başka doğumgüme dair bir şey yapmadım, bir gün önce park halinde duran gariban aracıma çarpıp kaçılmasının verdiği moral bozukluğuya (evet arabamın başına hala badireler gelmeye devam ediyor, hayır hala alışamadım) evden çıkmadan o günü savuşturdum. Beni doğduğum gün 12 kişi arasa daha mutlu olurdum; ben unutmuyorum sonuçta. Daha önce yapılan bir sürprizden ne kadar mutlu olduğumu başka bir yazıda yazmıştım zaten. Fakat bunu sizde bir mahcubiyet yaratması için söylemiyorum, seneye böyle bir teyakkuz durumuna sevk etmek istemem sonuçta kimseyi. Aranmamak bir sonuç, evden dışarı çıkmadan ööyle yaşayıp gitmek gibi.

Biz üniversitedeyken bir kantinci abimiz vardı, benim gibi beşiktaşlı. Kaybettiğimiz bir maçın sonrasında aslında iyi oynadığımızdan, takımın seneye daha iyi olacağından dem vurarak moral verme çabamı şu sözlerle hemen baltalamıştı: Ben 32 yaşındayım mehmet, artık takım iyi oynuyor lafıı duymak istemiyorum. Bu ülkenin, müesses nizamının, yapboz tahtasına gelen futbol takımının, kula kulluk etmenin bir numaralı kural haline geldiği  bilumum kurumunun ve günlük hayatın yavanlığının ve rutinliğinin nasıl kalbi karartan bir bıkkınlık duygusu yarattığını ve bunun bünyede nasıl kesif bir ümitsizliğe ve tatminsizliğe evrildiğini bilfiil yaşıyorum, dostlarımın çoğunun da budan muzdarip olduğunu müşahade ediyorum. Bu hissiyatın kronikleştiği bünyelerde zamanla kişiliğe yapışan asosyalliği, bertaraf olmayan yalnızlık hissini ve yaşanan şehirden/hayattan kaçıp gitme duygusunu da hakeza... Yer yurt değiştirenlerdeyse, aidiyet eksikliğinin getirdiği özlem, günlük hayata sirayet eden bir arada kalmışlık duygusu ve İstanbula/memlekete dair kendi normallerinin ötesinde bir merak... Al sana memleketin benim etrafımdaki parlak çocuklarının gayriresmi gençlik tarihi...

Hayal kırıklığının bu derece olmasından dolayı okuduğum üniversiteyi açıkça suçluyorum. Tabi ki dışarısının okul gibi olduğunda dair bir ham hayalim hiç olmadı, o kadar saftirik miyim canım ben? Hem Boğaziçinin iyiliği veya kötülüğü değil mevzu: Okulun kültürel koduna sirayet etmiş rahatlığını, ülke ortalamasının çok ötesindeki şeffaflığını ve oradaki arkadaşlarımla ördüğüm kozamın zamanla dönüştüğü -nerdeyse komünal- lunapark neşesini arıyorum, arıyoruz (Ne var ki duyguda histeş olmak da bazen yalnızlığı engelleyemiyor). Dahası Bu kadar rakım farkı olmasaydı herhalde zemine bu kadar sert çarpmazdık...

İki hafta önce otuz oldum. Hala İzmirde geçirdiğim haftasonlarının çoğunda evden çıkmıyor, arkadaş aramamakla ve insanlara sert davranmakla itham ediliyorum. Bugün arabamın tekrar iki yerinden çizildiğini fark ettim. Zafer Abinin ölümünden bir ay önce beni titreyen elleriyle traş ettikten sonra bir daha açamadığı dükkan hala kapalı, kiraya verilmeyi veya satılmayı bekliyor. Dükkanın önünden her geçtiğimde eriyip gitmiş yüzünü örten maskesinin ardından çıkan boğuk kelimeleri anımsıyorum. Beşiktaş yenilecek kadar kötü oynamadığı bir derbide daha mağlup ve babaannemin yakında en sevimsizinden bir apartmanın yapılacağı ama hala yıkılmamış evinin bahçesinden gelen portakallar hala çok sulu, daha bugün yedim. Babam 20 gün sonra yetmiş olacak. Memlekette 40 gün sonra seçim var ve yine hiçbir şey değişmeyecek. Kadim okuyucular beni affetsin, bu yüzden yazmıyorum ve merak etmeyin, bir değişiklik olursa haberiniz olur, zaten ağzım gevşek. Ha sadece yeğenim var, bak o büyüyor...

Hiç yorum yok: