13 Aralık 2011

Sersem

Rüya, Nişanyan’a göre arapça “rey”den geliyor. http://nisanyansozluk.com/?k=r%C3%BCya) Rey, görüş, kanı demek. Rüyayı da bu bağlamda “görme, hayal” olarak çevirebiliriz, bundan zaten, Nolan’ın Inception’ı vesilesiyle daha önce bahsetmiştim. Bahsetmediğim, Sünni İslam teolojisinin, (tersten okunuşla dogmasının) zannımca bir numaralı mimarı Gazali’nin yorumu. “Nasıl ki”, der, “insan rüyadayken başka bir alemde olmasına rağmen, uyanana kadar ‘gördüğü’  alemi gerçek zanneder, işte günlük hayatımız da bu çeşit bir rüya olabilir. Belki biz bir rüyada yaşıyoruz, ve hiç uyandırılmıyoruz. Ta ki ölene kadar.” (Bana Freud demeyin, sevmem, seveni de sevmem.)

Bazı rüyalardan uyandırılmazsınız, bazılarındansa uyanmak istemezsiniz. Bulunduğunuz ortam o kadar gerçek, başınıza gelenlerse bir o kadar olanaksızdır. Benim bu sabahki rüyam gibi. Sabahın kör karanlığında rüyamı çok net hatırlıyordum, uzun kış gecesinin karanlığında hatırladıklarımsa daha flu: Yine her zamanki kalabalık toplaşmalarımızdan dağılıyoruz, en son benle Yaprak kalmışız, bir arabadayız, o kullanıyor arabayı. (Gerçekte o da araba kullanmaz.) Yaprak “ya aslında sinemaya gitsek olur ama geç olmuş napsak ki”, falan diyor bana. O diyor! Eski zamanlardaki gibi. O son bir bir buçuk senedeki buğz yaşanmamış gibi. Gidiyoruz bir tatlı yiyoruz benim teklifimle. Alelade bir gün işte. Sonrasını hatırlamıyorum, uyandım sanırım. Erken uyanıyorum da biraz, üzerinize afiyet. Romantik şeyi bozduk sanırım, kusura kalmayın. Mevcut blog akımlarından gerçekçiliği temsil ediyorum.

O rüyanın gerçeğin hepsi değil ama bir parçası olduğu zamanlar da vardı. Hani Al Pacino “there were times I could see you know” der ya Scent of a Woman’daki tiradında, öyle. O günlerin birinde, İstanbul’un en sevdiğim muhitinde, Beylerbeyi’nde, bir balıkçıya gittik. Mekanı ben seçmiştim ve daha önce gitmemiştim. Boğazın bir sokak paralelinde, yaşlı bir incir ağacının altında, saatlerce oturduk. Ben, o, bir de yakın bir arkadaşım, adı Attila olsun. Oturduk ve üşüdük. Üşüdük ve konuştuk. Durmadan. Muhabbet ilerledi, ilişkilere geldi. Benim olduğum masada muhabbet aslında o kadar ilerlemez ama, İstanbul’un, mekanın ve rakının etkisi diyelim. Biraz Attila’yla paslaştık konuşurken, yaparız arada, eski arkadaşınızla hızlıca geçtiğiniz ve çevrenizin dahil olamadığı, zorlukla takip ettiği bir frekans vardır ya, Xavi’yle İniesta’nın pas bağlantısı gibi bir şey, hemen yakaladık onu. Sistematiğimiz ve teorimiz çok başarılıydı aslında, birçok konuda da hemfikirdik. Yaprak da şaşırdı garibim, bir bana bakıyor, bir Attila’ya. “İyi de” dedi, “bu kadar düşünürseniz olmaz ki, kafayı yersiniz.” “Ne sandın Yapraam?” diyemedim. Sadece onaylar bir bakış attım.

Bu kız hakkında artık pornografik yaftasını kolayca yapıştırabileceğimiz teşhir seviyesine gelmiş ve hepsinde ona farklı müstear isimler taktığım onca yazı, çok yakın bir iki arkadaşıma bahsettiğim onca anı, üzerine kafa yorduğum bunca vakit olmasına rağmen, bütün o bir –iki senenin, gerçekliği tartışmalı flu bir rüya haline gelmiş olmasını, hala hazmedemiyorum. Ondan gelecek bir haberi, mesajı veya telefonu bekliyorum. Veya bu rüyadan uyandırılmayı. Bu uyku, bende sersemlik yaptı çünkü.

6 Aralık 2011

Bedelliyi Kaçıranlara Bir Darbe de Benden: Askere Gitmeden Önce İzlenmesi Gereken Beş Film

Nefes - Vatan Sağolsun: Gören Karakolu, 8. Hudut Taburu’na bağlı beş karakoldan biri ve Ermenistan sınırına 600m mesafededir, çıplak gözle karşıdaki Ermeni köyünü ve iki köşede, Rus askerlerin konuşlandığı Ermeni karakollarını gözleyebilirsiniz. Hudut taşı nedir bilir misiniz, sınırı ayıran taşa verilen addır hudut taşı. Bildiğin taş, boyanır kırmızı beyaza. Numaralandırılır. 138 ila 141 arası hudut taşı o karakolun mıntıkasıydı yanlış hatırlamıyorsam. Orası, vatanın en uç toprağıdır. Tamamı şantiye halinde olan, sadece siperlerin bulunduğu, er gazinosunun iki masa, 41 ekran bir televizyon ve odun sobasından müteşekkil olduğu, içecek suyun, yenecek karavananın aşağıdaki karakoldan geldiği, kanalizasyonun bulunmadığı bu karakolun personeli dört ay boyunca günde dört saat -20’nin altında nöbet tutan yirmi küsur asker ve başlarında 24 yaşında bir teğmenle ayağında iki mermi olan yarıdeli bir uzman. 650000 silah altındaki asker arasından iyi piyango. Bana vurmadı, ben bir yirmi kilometre kadar şanslıydım, ama ne kadar iyi olduğunu, ben kestirebiliyorum. Siz, o piyangonun ne menem bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız bu filmi izleyin. Otuz senedir, Türkiye’nin bir bölgesinde ne Gören’ler olduğu, askerliğini oralarda yapan ülke evlatlarının neler gördüğünü anlamak için. Birileri nutuk çekerken, fakir başkalarının nasıl öldüğünü görmek için. Türkiye’de bedelli, daha önce yok mu zannediyordunuz yoksa?



Letters from Iwo Jima: Japon kültüründe kurban olma ve onuru için intihar etmenin vakayı adiye olmasından mütevellit, İkinci Dünya Savaşı sonlanınca kitlesel intiharlar furya haline gelmiş. (Bir diğer örneği de Almanya’da, Hitler’in peşinden intihar eden Alman sayısını bir yerlerde okuyunca kulaklarıma inanamamıştım) Japonya’da savaş bittikten yıllar sonra bile, savaşın devam ettiğini zannedip, düşmanla çarpışmayı bekleyen askerler olduğu da tarihi bir gerçek. Clint Eastwood’un bu iki realite üzerine inşa ettiği ve empatinin dibine vuran filmi, bence üstadın hak ettiği ilgiyi görememiş filmlerden biri. Holywood’un Japon büyükelçisi olmuş Ken Watanabe’nin Japon general rolünde döktürdüğü bu film bizi İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna götürüyor ve kaybeden psikolojisini, yaşamanın anlamsızlaşmasını Japon askerlerin yazdığı mektuplar üzerinden gözler önüne seriyor. Bu film, Flags of Our Fathers’la birlikte çekilmiş, o filmde de, Amerikan zaferinin alametifarikası olmuş fotoğrafın nasıl bir mizansen ve dümenle çekildiğini kafamıza çakmıştı. (O da bundan kötü film değildir, ben Japonlara hissettiğim yakınlıktan ve Ken Watanabe sempatisinden mütevellit listeye aldım Iwo Jima’yı…)



Full Metal Jacket: Kubrick pek tarzım değil, ama bu filmin ilk yarısı bir nakış gibi işlenmişti beynime. Antimiliterliğinin yanında insan psikolojisini en iyi anlatan filmlerden biri olduğu için de beni çok etkilemiş bir filmdir. Mizacı askerliğe yatkın olmayan bazıları için, hikaye çok tanıdık gelecektir. Bizim gazinoda denk gelince, güç bela bir on dakika erlere izletmiş, çocuklarda belli belirsiz bir sırıtışa rast gelmiştim. Başınızdan geçen kötü şeylerin, başkalarının da başından geçtiğini/geçebileceğini gördüğünüzde, yalnızlıktan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlama hissi vardır ya, o ifadeyi suratlarında görmüştüm. Askerlik her yerde askerlik kafası.



Platoon: Vietnam Savaşı’yla ilgili sarsıcı filmler listesinde zirveye oynayan bu film, bir çoğu o zaman sabi diyebileceğimiz yıldız adaylarından oluşan kadrosuyla, Willem Dafoe’nun tertemiz oyunculuğuyla, askerlerin içindeki husumetin nasıl dışavurulabileceğini göstermesiyle alanında artık bir klasik, diyip keseyim, fazlası spoilere girer zaar. Ha bir de Barber's Adogio for Strings de iyi şarkıdır.


The Deer Hunter: Filmin mottosunu "askerler tek bir atış için yaşarlar. Hayatlarında da savaşta da" diye özetleyebiliriz sanırım. Vietnam Savaşı'ndan dönen bir asker arkadaş grubunun Amerika'nın taşrasında hayata tutunmadaki başarısızlıklarını anlattığı film, Christopher Walken’ın unutulmaz Rus ruleti sahnesi için bile izlenir.  Hükümet gibi Meryl Streep, sniper Robert de Niro da cabası. Filmde geyiğin bile oyunculuğundan etkilenmiştim öyle diim ben size.

29 Kasım 2011

Bir İhanetin Üç Parçalı Kronolojik Hikayesi

"1984 senesinin Eylül ayında, üzerimde yeni alındığı için iyice sert olup bedenime oturmayan kot pantalonum, Converse taklidi bez pabuçlarım ve annemin ördüğü kırmızı kazak olmak üzere kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nin göbeğinde bulmuştum. 

Kayıt günüydü. Ortalık cıvıl cıvıldı. Herkes birbirini tanıyor gibi görünüyordu. İnsanların yürüyüşlerinde bile bir hafiflik vardı sanki. Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kıyafetleri de bu rahatlığın ifadesi gibi görünmüştü bana. Rengarenk etekler, gümüş takılar, aldırışsız bir şekilde omuzlara atılmış eşarplar gırla gidiyordu. Halka küpeler takmış ve dalgalı saçlarını köpek başı modeli kestirmiş bir kıza Kırmızı Salon’un nerede olduğunu sordum. Yan yana sıralanmış binalar arasında belirsiz bir yeri işaret etti. Meydanı boydan boya geçerken, sağlı sollu dizilmiş sohbet eden öğrencilerin bana bakıp gülüştükleri hissine kapıldım. Herkes pek güzel pek alımlıydı. Hepsi, o zaman “Orta Saha” dediğimiz o meydanda doğmuş gibi görünüyordu. Oysa benim hafifçe yamuk kesilmiş kahküllerim bile kale arkasından bir yerlerden geldiğimi söylüyordu. 

Sonra kayıt bitti, okul başladı. Bütün bir hafta boyunca, hiç tanımadığım insanlarla aynı odada uyudum, sağını solunu bilmediğim bir binada derslere girdim, başka kızlarla beraber tedirgin bir şekilde banyo sırasında bekledim, hangar gibi bir yerde birbirine çarpılan metal tepsilerin gürültüsü içinde tadı bir şeye benzemeyen yemekler yedim. 

Ama okulun ilk haftasında bana en çok koyan şey, annemin ördüğü o kırmızı kazakla ortalıkta dolaşıyor olmaktı. Kimse el örgüsü kazak giymiyordu. Ayrıca benimki o kadar parlak bir kırmızıydı ki, yolda bağırarak yürüsem ancak bu kadar dikkat çekebilirdim. 

Bir hafta süren vicdan muhasebesinin sonunda, kırmızı kazağı katlayıp bavula yerleştirdim. Annem onu çok uğraşarak örmüş, hatta ben seviyorum diye saç örgüsü motifi bile koymuştu. Fakat ben de çok zor durumdaydım. Ortalıkta bayrak gibi dolaşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Sömestre tatilinde eve döndüğümde, annem yurtta üşüyüp üşümediğimi sordu. Ona kazağımı giydiğimi söyledim. Sesim hiç titremedi. Kendim bile şaşırdım buna. 

O kazak hala duruyor. Charles Bovary tecrübemin somut bir kanıtı olarak. Fakat biliyorum ki sadece bu değil, başka şeyler için de tutuyorum onu. Çocukluğun taşrasını geride bıraktığım günleri hatırlattığı için mesela. 

Ya da her ayrılığın aslında bir ihanet olduğunu öğrettiği için.”
                                                           Meltem Gürle, Kırmızı Kazak, Birgün, 14.11.2011

İyi yazıyı kötüsünden nasıl ayırt edersiniz? Düşünmediğinizi düşündürtmeli bence. Daha önce baktığınız bir şeye başka bir perspektif açmalı, Borges Dostoyevski için boşuna “onu okumaya başlamak denizi ilk kez görmeye benzer” dememiş. Dostoyevski’nin sizdeki ilk etkisi, ahlak anlayışınızı sorgulamanıza vesile olmaktır, Suç ve Ceza’yı okuduğunuzda, seküler bir ahlak olabilir mi, ahlak kişinin içinde bulunduğu duruma göre çeşitlenebilir mi gibi sorular sizin peşinize takılmıştır bile. Artık denizi görmüşsünüzdür, kaldırma kuvvetini inkar edemezsiniz. Bir de anlatılan kendi başınızdan geçen bir hikayeyle kesişiyorsa, hayranlıkla karışık bir öfke bile duyabilirsiniz yazara. Sanki yazarak kendi hayal dünyasını kayda geçmiş değil, sizin bir sırrınızı faş etmiştir. Faş ederek helalleştiğiniz geçmişinizin bir parçasını daha iyi, daha başka anlatmıştır. Meltem hocamızın yukarıdaki yazısının bende hissettirdiği tam olarak buydu işte. Defaaten teşebbüs edip, bu kadar açık anlatmaya yaklaşamadığım duyguları yarım sayfada anlatmış, beni kurtarmıştı adeta. Sanki 1984 gününde o meydanda o kırmızı kazakla dolaşan Meltem Hoca değil bendim, o yağmurlu 2002 ağustos günü ise bir dejavu yaşamıştım. Taşralı dejavusu da bu kadar olur afedersin

Tabi o dejavunun sonrası var. Dokuz sene İstanbul’da yaşadıklarım. Yazdıklarım, yazacaklarım, hiçbir zaman yazmayacaklarım. Hikayenin ikinci kısmı. Yine yukarıdaki hikaye gibi, benim çocukluğumu “offf” dedirtecek kadar iyi betimlemiş bir filmden, Dedemin İnsanları’ndan çıktıktan sonra cumartesi günü, ömrü hayatımda gitmediğim, sevmediğim Nişantaşı’nda adeta bir mezunlar gününü, Boğaziçili geçidini masanın tam ortasından temaşa eylerken ben, arada öyle dalıp gittim. O dalgınlıklarımın birinde gördüm onu, pek değişmemiş. Ben, kulağıma üflendiği halde gelmez diye düşünmüştüm, görmemeye alıştırmıştım kendimi, gelince biraz afalladım, ama o hepten şaşkındı normal olarak. Üç senelik tanışıklığın, onca dışarı çıkmaların, mailleşmelerin, arkadaş grubuyla seyahate çıkmaların hatrını da öğrenmiş olduk: Bir senedir görüşmediği bana bir metreden fazla yaklaşmadığı, tokalaşmak için bile hiçbir hamle yapmadığı, üçerden altı saniye süren birbirimizin dudaklarını okumak suretiyle anlaştığımız bir hoşbeş. Şirketten uzaktan selamlaştığım, adını bile ilk anda anımsayamadığım bir çocuğun bile beni görünce şaşkınlıktan kapıya çarptığı ve masada ilk benim elimi sıktığı bir gecede hem de. O dokuz sene için, manidar bir özetti haftasonu doğrusu. Anlattığım anektodla, cuma günü abimle dertleşmemle, cumartesi bütün gün soğukta arkadaşlarımla dışarıda sürtmemle, pazar günü tek başıma, Nişantaşında güzel bir lokantada yemek yiyip havaalanına erken gitmemek, seyahati (hikayeyi) bitirmeye direnmemle…

Gün oldu, devran döndü. Üçüncü hikayemize geldik. On beş yaşımdan beri, dört senede bir düzenimin ve çevremin değişmesi dördüncü kere tekrarlandı. Ben taşrama geri döndüm. Ailemi, arkadaşlarımı, kendimi şaşırtarak. Buraları ne kadar çabuk unuttuğuma hayret ettim, insan unutmak isteyince bazen unutabiliyor herhalde. Buranın geri kalmışlığı, buradan İstanbul’da olduğundan daha net görünüyor, emin olabilirsiniz. Yalnız bir zamanlar yaşadığı eve geri dönmenin bir tesellisi de yok değil: Hayatı boyunca aynı apartmanda oturup yazılarını oradan kaleme almakla övünen Orhan Pamuk gibi, ben de bundan on iki sene önce lise dergisine harbiden beş para etmez yazılar yazmaya çalışırkenki masada yazıyorum bu yazıyı. (Al sana bir dejavu daha. Taşralı dejavusu bu kadar olur afedersin, anlatırken bile dejavu.) Daha ziyade okumak saikiyle çizdiğim bir büyük daireyi kapatıyorum bu vesileyle. Belki diye dua ediyorum, o çizdiğim bir daire değil de, genişleyen bir helezon olur, başka yerlere (adını koyalım, evet İstanbul’a) kapağı atarım. Buraya bir kere daha ihanet ederim.

9 Kasım 2011

Baylan


Bir aşk orta yerde yaşanmaya başladığı zaman, yok olmaya yüz tutar.
Hannah Arendt

İftarlardan bir iftar, Kadıköy Çiya’dan Osmanlı yemeği yemiş olmanın mutluluğuyla kalktık, benim de rengimi belli etmemle, Moda’ya yollandık. O zamanlar Moda semti, Barış Manço’nun 7’den 77’ye’sinin sonunda bahsi geçen bir yerden pek fazlası değildi benim için, yine de dar sokak aralarından görünen denizin laciverdinin göğün mavisiyle birleştiği eşsiz manzarasıyla, mukimlerinin bütün gece dışarıda salınmasıyla, restoran zincirlerine feda etmediği özgün dükkanlarıyla (Starbucks istisna!) farklı olduğunu hissettirmişti bana. Ben tabi kan şekerimin yükselmesiyle çenemin yavaş yavaş düştüğü günün en savunmasız zaman dilimindeyim, böyle karnı tok bebeklerin sırtını pışpışlayıp onları fazla oyun etmeden hebelehübele diye kandırırsınız ya, onlardan pek bir farkım yok, alık alık dolaşıyorum. Bu alıklıkla artık ben mi cesaretimi toplayıp yanaştım, yoksa ilahi bir lütuf muydu günün mana ve ehemmiyeti doğrultusunda bilmiyorum, arkadaş grubundan biraz arkada kaldık hikayemizin kahramanıyla. Bana bir şey göstermek istediğini söyledi, karşıya geçtik. Bak dedi, burası Süreyya Sineması, tarihini anlattı, operaymış herhalde eskiden, ona dair bir şeyler söyledi sanırım. Baylan Pastanesi’ni gösterdi sonra. Hiç duymamıştım adını. Taşralılar bilir, İstanbullular, gezerken kültür seviyelerinden bağımsız olarak, büyük bir tevazuyla bildiklerini anlatırlar İstanbul’a dair. Siz ne kadar entel dantel toplar peşinde koşsanız da sıkıla sıkıla izlediğiniz sanat filmlerinde de soktuğumun kitaplarında yazmaz bir kısmı. Ben de, sevdiğim kızın yanında bu durumdaydım işte. Halimi hiç önemsemiyordum aslında, beni adamdan sayıp mahremini bağışlar gibi, bir sırrı fısıldar gibi zarifçe anlatmıştı ya bütün bunları benim için büyük merhaleydi. Başka bir yemek masasında, kardeşini nasıl sevdiğini göstermek için avuç içiyle yanağıma belli belirsiz dokunması kadar büyük.

Keşke, diyorum, bu silik ve de salak hikayeden daha kuvvetli bir anım olsaydı onunla beraber paylaştığım, belki o zaman daha az canım yanardı. Belki o zaman, beni –beş ayı doğuda bir hudut taburunda yaptığım askerlikten müteşekkil- bir tam senedir aramamasını kabul edebilirdim.

28 Ekim 2011

Atkı

İstanbul’da yaşadığım sekiz sene boyunca takım iki kere şampiyonlar ligine kalabildi. İkinci postada, utanç kaynağı 8-0lık Liverpool hezimetinden sonraki ilk maçta içeride Marsilya’yla oynuyoruz. Her maça tek gidiyorum, bölümden bir arkadaşımdan rica ettim, “gel” dedim, “eğlenceli oluyor.” O zaman da Camus’den konuşuyoruz devamlı, “Camus dediğin adam da kalecidir en nihayetinde” dedim, kandırdım bir şekil. Yakın arkadaşım, bir kere mi ne maça gitmiş ömründe. Alakasız. Çok kötü top oynuyoruz o zamanlar, bu takım şimdi bile o kadar karaktersiz bir top oynamıyor. İlk yarıda yalandan bir faul aldı Tello, alçaktan şık bir frikik golü attı. İkinci yarı Taewoo diye bir yarma yapıştırdı otuz metreden, Rüştü’nün tavukkarası maça dengeyi getirdi. Maç kördövüşüne bağladı, Bobo da o zaman tek başına takımı taşıyor ama takımın orta sahayı geçmeye mecali yok. Baktı maçtan bir cacık olmuyor geçti taç çizgisine son on dakikada markajdan kurtulmak için, önüne yuvarlanan bir topu aldı,  bir adamı düşe kalka çalımladı gitti çaprazdan kalecinin bacak arasından yuvarladı. Ağlıyor insanlar yanımda, o kadar içerlemişler bir önceki maça. Arkadaşım “olm çok mutluyum lan” dedi bana dönüp, “çok uzun zamandır bu kadar mutlu olmamıştım”. “Al” dedi, çıkardı Beşiktaş atkısını, “bu senin olsun.”

İstanbuldan gitmenin zorluklarını hala yaşıyorum, ekip toplantısında bunu tüm ekibin önünde müdürün gözünün içine baka baka söylemekten imtina etmedim. Bu ızdırabın küçük bir parçası da, malumunuz üzre takımı canlı izlemekten mahrum olmak. İstanbulda olmak tanık olmak demek; taşrada olmaksa takip etmek. Ben de biraz Beşiktaş’ı taşrada cam ekrandan takip edecek olmanın yaşatacağı karın ağrısı, biraz da şahsiyetsiz ve basiretsiz federasyonun eyyamına kızdığım için hiçbir lig maçını izlemedim bu sezon. Tövbemi, bir Beşiktaş – Fener maçı bozdu. Temiz maçtı. Herkes özlemiş zaten salt futbolun odakta olduğu tempolu bir müsabakayı, o özlemimizi giderdiği için emeği olanlara teşekkürler. Maçın sonunda yine hüsrana uğramış bir halde ekrana bakarken, atkıların bir bir sahaya atılmasını hayretle izledim. Meğersem, Çarşı’nın Van’daki depremzedelere katkısıymış, bu maçın atkıları. Keşke ben de statta olsaydım, ben de anılarımla beraber düğüm yapıp yollardım o atkıyı. Dudak büken yorumlar okuyorum sağda solda, bir taraftarın atkıyla kurduğu bağdan haberi olmayan kişiler tarafından. Fanatik taraftar için, atkı sadece atkı değildir. Depremzedelere selam olsun.

9 Ekim 2011

Bostanlı Vapuru

Şevket: Hiç ilgilenmedi benimle. Çay içmeye davet ettim, oraya da gelmedi.
Kedi: E, çaydan.
Şevket: Ne çayı, ne alakası var.
Kedi: Çaydan, çaydan... Bu durumlarda kahve her zaman daha çok işe yarar. Bak, çayda kadınları rahatsız eden bişiy, böyle "yerel bir tını" var.
Şevket: Yerel mi? Ne alakası var? Çay yerel, kahve değil mi?
Kedi: Bak, “benimle kahve içer misin?” sorusu, bütün kadınlarda, hepsinde aynı rahatlatıcı çağrışımı yapar; beyaz fincan, porselen, şık, mayhoş aroma kokusu, hele latin ezgileri heheeeyy neler neler... Ama çay, çay böyle "başarısız erkek" gibi bişiy demek çay.
                                                                    (Beş Şehir, Sen/Yön: Onur Ünlü)

İzmir’de en son bu kadar uzun kaldığım zaman yıl 2006’ıydı. Çok paralı, çok kapitalist çok Amerikan bir şirkette staj yapıyordum. Orada bir kız sevdim, ismi Nihan’dı, aha da ilk kez bu konuda gerçek isim kullanıyorum blogda. Aynı servisteydik, gidiş dönüş yol boyunca sohbet ediyorduk, ama benim açımdan derin manalar çıkarmaya gerek yoktu, sonuçta zorunlu bir yol arkadaşlığıydı bu, bizim serviste o yaşlarda başka kimse bile yoktu zaten. Bir keresinde başka biri Nihan’ın yanına oturunca, servise binmekte olan beni gösterip, “arkadaş oturacaktı ama” deyip kaldırmıştı adamcağızı. Ne kadar mutlu olmuştum, ne kadar kolay mutlu oluyordum o zamanlar… Neyse bizim hikayemiz de iki ay sürdü. Yaz aşkı gibi bir şey, staj aşkı diyelim. Stajın son günlerine yaklaşmışken tüm ekip Bostanlı sahiline gittik. (Bilmeyen İstanbullular için, Caddebostan sahil kafası) Gittik gitmesine de, nası dönücez, üniversitede öğrenciyiz o zamanlar kimsede araba yok. Dönerken Konak vapuruna bindik, sadece ikimiz. Hafta içi son vapur, kimse yok, çıktık terasa, aynı banka oturup ikimiz de birbirimize doğru döndük, elimizi çenemize yaslayıp, içeriğini hiç hatırlamadığım havadan sudan şeylerden konuştuk, o vapur yirmi- yirmi beş dakika falan sürer işte, o kadar. (O gün bugündür, Bostanlı’ya da bir daha gitmedim zaten) Sonra staj bitti, o Ankara’ya gitti ben İstanbul’a… O kıza en çok yakınlaştığım an o andı. 

Ama onunla bir kez daha baş başa buluştum… Üç sene sonraydı sanırım, bir öfke anında sildiğim telefonunu ne yapıp edip bir yerden bulup iki cümlelik mesaj attım, çat diye aradı. İstanbul’a taşınmıştı. Haftasonu buluşmayı teklif ettim, öbür haftasonu olabileceğini, kendisinin arayacağını söyledi. Ben kendimi tutmayı başarıp hiç aramadım, o on gün sonra cuma akşamı aradı. Ertesi gün karlı bir İstanbul sabahında Bebek Starbucks’ta buluştuk. Kahve içtik –vallahi çay değil!- takıldık birkaç saat, havadan sudan konuştuk yine. Karşıya geçecekti, Beşiktaş’a gittik. Vapuru beklerken, “Mehmet” dedi, “bizim üretimden x vardı ya” “Hee” dedim mal  gibi -çocuğu tanıyordum ama adını hatırlamıyorum şimdi harbiden- “ben staj yaparken onunla çıkıyordum”. Bir şey demedim, ama yüzüm artık nasıl bir hal almışsa, “ya tamam uzatma geçti zaten boşver,” dedi. “Senle birlikte vapurla Konak’a geçtiğimiz o gün var ya, o gün falan kafayı yedi bu, çok salak çocuktu zaten” dedi. Benim için önemli olan ama ona bir şey ifade etmemesi gereken o detayı bile hatırlıyordu, demek ki ona karşı ne hissetiğimi o zamandan beri biliyordu. (İnsanlara karşı hissiyatımı saklamak evvelden beri en başarısız olduğum konudur, bir de buna kızların gelişmiş sezilerini ekleyin…) Bile bile… Kızın bir ilişkisi olduğunu fark etmeyecek kadar salak ve öküz olduğum için öfkeleniyor, en mahrem duygularım rezil rüsva edilmiş olduğu için kendimi aciz hissediyordum. Gardım tamamen düşmüştü, sendeleyen bir boksör gibiydim, vapura güç bela attım kendimi. İnince bir daha ne zaman görüşeceğimizi sordum, biraz beklemek istediğini, acele etmememi söyledi.

Sadece bir hafta sonra cumartesi sabahının on birinde Barbaros’ta tesadüfen karşılaştık. (Kadere bak ki, ne hikmetse tanıştıktan sonraki beş yıl boyunca kendisiyle bir kere, o da buluştuğumuzun haftasında rastlaşmıştık.) Yanındaki ev arkadaşına beni, “işte Mehmet bu” diye tanıştırmıştı. Madara halimi demek ismini cismini unuttuğum bu kız da biliyordu. İnsan bir kere düşmeyegörsün… Sonra birkaç kez aradım, o hiç aramadı, benimle de bir daha buluşmadı, onu sıkboğaz ettiğimden yakındı konuşmamızın sonuncusunda. Sonra telefonlarıma da geri dönmemeye, arayınca açmamaya başladı. İzmir’de bir vapurda başlayan başbaşa muhabbetimiz de İstanbul’da bir vapurda işte böyle son buldu anlayacağınız…

Eski defterleri karıştırmanın nereden çıktığını merak edeniniz varsa - Before Sunrise ve Before Sunset’i izlememi, İstanbul’daki buluşmamızda bana Nihan tavsiye etmişti.

5 Ekim 2011

Paris Yahut İstanbul

Fransa ve kültürü, benim için, formasyonumun da (Boğaziçi!) önemli bir parçası olan Anglo-sakson kültürün bir antitezi, rakibi. 1789 Fransız İhtilali’nin vesile olduğu ulus devlet anlayışını yirminci yüzyıldaki felaketlerin (mesela Yahudi Soykırımı, mesela Bosna, mesela Irak, mesela Ruanda) müsebbibi bellerim, müdahaleci ve Amerika kadar çoğulculuktan nasibini almamış demokrasilerini illiberal ve noksan bulurum, Aydınlanma’ya da kaynaklık etmiş onca düşünüründen bir tek Camus’yü bilirim- onun da klasik bir varoluşçu olmadığına içten içe inanarak (öyle olmadığını umut ederek diyelim), Voltaire’ler, Moliere’ler, Sartre’lar, Baudelaire’lar, Hugo’lar, Balzac’lar, Flaubert’ler bana uzak. Son yüz yıl boyunca sömürgecilikte İngiltere ve ABD’den geri kalmamış olmalarına karşın özgürlüğün savunucusu görünme çabalarındansa tiksinirim, Irak Savaşı’nda da Libya Harekatı’nda da dinlerinin imanlarının petrol olduklarını ispatladılar indimde. Hal böyleyken, bu medeniyetin şehirleşmiş hali olan Paris’in bu zamana kadar merak ettiğim yerler listesine girememesine şaşmamak lazım. Şaşırma hakkımı Paris’in güzelliği karşısında kullanmak istiyorum, müsadenizle.

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm,
Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm

Türkçede aydına eskiden münevver denirmiş, etrafına nur, ışık saçan kişi manasında. Yukarıdaki dizenin sahibi Ziya Paşa da bir Osmanlı aydınıydı. Akranları gibi, kendisi aydınlanmış, toplumu da aydınlatmayı kendine vazife edinmiş, yurt dışına gitmiş/sürgün edilmiş bir edebiyatçıydı. (Devlette devamlılık esastır malum, balya balya aydınımızın sürgün edilmesi, bize Osmanlı’dan mirastır) Şimdikilerin var mı emin değilim, ama Ziya Paşa’nın mensubu olduğu Jön Türklerin bir tasavvuru vardı. İktidara ortak olmuş, onu dönüştürmeye çalışan Tanzimatçılar gibi yavaş değil, örnek aldıkları Fransızlar gibi kesin bir devrim yapacaklardı. Paris’te, istisnasız her kamu binasının girişinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik yazar. Paris’te ve Londra’da nefes alma olanağı bulmuş Jön Türkler de Abdülhamit’in prangalarından kurtulup önce hürriyet getireceklerdi memlekete. Sonra herkesin eşit olduğu bir anayasayla kardeşliği egemen kılacaklardı milletler arasında. Olmadı. Olmamasının faturasını bu ülkenin evlatları ödedi, hala ödüyor. O aydınların refleksleri, yaşadıkları ikilemler, hayal kırıklıkları, yılgınlıkları, adam olmayacaklarına içten içe kanaat ettikleri bir millet uğruna hayatlarını vakfetmelerinden doğan öfke, kendi kültürüne olan yabancılık, nesilden nesile kalıtsal olarak geçen bir lanet gibi izledi diğer nesillerdeki okumuş yazmışları. Taşrada doğmuş, kendini geliştirmiş ama modernleşmenin çelişkileriyle Doğu ve Batı arasında sıkışmış aydınlar yetişti bu ülkede (Bu arada kalmışlıktan ilk bahseden Tanpınar, arada kalmış aydını -kendi üzerinden- hicveden ilk yazarımız Oğuz Atay oldu, Tutunamayanlar’la.) Ziya Paşa da benzer bir şaşkınlık üzerine yazmış olabilir mi bu satırları, bilmiyorum. Paris’teyken en çok bu soruyu sordum kendime- biz niye böyleyiz, her yerimiz niye virane? Niye yere göğe koyamadığımız İstanbul’a on sene öncesine kadar bir metro hattı açamadık? Nasıl oluyor da Paris’in en içteki iki zone’unu boydan boya kat eden on dört metro hattı olabiliyor, şehrin en turistik yerlerinin kapısına kadar bu metro hatları gidebiliyor peki? Niye şehrin merkezinde böyle parklarımız yok bizim, niye her boş bulduğumuz yere plaza kondurur olduk?





Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği Lüksemburg Bahçeleri, şehrin en işlek caddelerinden St. Michels üstünde, 11 numaralı metroyla gidebileceğiniz halka açık bir park. Şehrin sakinlerini orada çimlere uzanmış, çiftleri birbirlerine sarmaş dolaş, spora meraklılarını içindeki kortlarda tenis oynarken görebilirsiniz. Lüksemburg Bahçeleri’nin St. Michels kapısından çıkıncaysa İtalyan Pantheon Tapınağı’nın bir benzeri olarak inşa edilmiş –ve aynı ismi taşıyan- içinde Voltaire, Alexandre Dumas, Emile Zola, Victor Hugo, Jean Jacque Rouessau gibi yazarların mezarını da bulunduran devasa Pantheon Tapınağı’yla karşılaşırsınız. Binanın ortasında Faucault Sarkacı’nın olması hoş bir sürpriz, keza binanın alelade sütunlarından birinde Antoine de Saint-Exupery’nin anısına bir not görmek de- sadece bellatrixin kulağının çınlamasına vesile olduğu için değil, yazarlarına saygı duruşunda kusur etmeyen bir şehir görmek insanı teselli ettiği için (Ahmet Kaya da Paris’e sürgüne gitmişti değil mi…)         





Pantheon ile St.Michels arasında kalan mekanlar kahvaltı için iyidir. Yeri gelmişken tüm şehirde meşrubatın çok pahalı (metroda otomatta yarım litre su €1.8, markette bir buçuk litre su €0.75!) ama ana yemek fiyatlarınınsa çok fahiş olmadığını belirteyim. Biftek türevi yemeklerini ben çok lezzetli buldum ki genelde yurt dışına çıktığım zaman yemekte çok zorlanırım. Aynı övgüler tatlıları için de geçerli, bıldır yediğimiz fondüler midemin içinde döndüler sayın okuyucu. Onun dışında yemekleri yağlı tabi, klasik Orta Avrupa mutfağı.

Pantheon’un çaprazında ise “Universite de Paris” olarak da geçen Sorbonne Üniversitesi’nin arka kapısı bulunmakta, ana kapıdan güvenlik marifetiyle püskürtülünce, buradan giriş yaptım. Şehrin üniversitelerine sızmak, taa Barselona’dan beri yineleyegeldiğim bir gelenek olmaya başladı, ama böyle bir adetim olmasaydı da, Avrupa’nın Oxford’la beraber en iyi sosyal bilimler okulunun koridorlarında dolaşmak isterdim açıkçası.



Boğaziçi’nin en iyi (ve en Frankofon) sosyal bilimler hocası –biraz iddialı bir laf oldu akademik bir titr için ama- Edhem Eldem, kendi uzmanlık alanı olan Aydınlanma’yı anlatırken hiç unutmuyorum “Anlatacak bir şey yok aslında, aydınlanmayı herkes bilir” diye başlamıştı derse. Edhem Eldem tabi ne eylerse güzel eyler, ama aydınlanmanın ne demek olduğunu daha iyi anlamak için 1 numaralı metro hattıyla Louvre’a gidin- medeniyet dediğimiz şeyin bazı taşların daha üstte olduğunu ima eden piramidimsi hiyerarşik bir yapı değil, halka halka genişleyen bir okyanus dalgası olduğunu görmek için. Louvre o halkaların en dışta, en kapsayıcı olanı. İçinde Hammurabi Kanunu’nun olduğu anıt da var, Mona Lisa da. Bundan bin sekiz yüz yıl önce kozmpolit, yöneticilerini halkın seçtiği bir Roma tahayyülü kuran İmparator Marcus Aurelius da var, 2012’de büyütülmüş olarak açılacak İslami eserler müzesi de. Dört katlı dikdörtgen bir geometriye sahip bu devasa yapının bir katını yarım günde ancak gezersiniz, zaman kazanmak için müze kombine bileti alın, girişte kilometrelerce beklemekten kurtulur, şehirdeki altmış küsur müzeye de bedava girersiniz. Benzer bir kombineyi metro için almakta da fayda olduğunu hatırlatayım.…



Paris’in alametifarikası Eiffel’eyse akşam gidin, ışıklandırılmış hali, çok daha etkileyici.  Eiffel gibi birçok müze akşamın ilerleyen saatlerine kadar açık. En kestirme ulaşım, 6 numaralı metroyla Bir-Hakeim’de inmek veya C banliyösünü kullanmak. Eiffel’in, yani Paris’in tepesine çıkmadım. Söylemesi ayıptır yalnızdım, pek içimden gelmedi dolayısıyla. (İstanbulda olduğum sekiz senede de  Kız Kulesi’ne gitmedim mesela.) Paris’te hiçbir yerde yalnız olduğumu Eiffel’deki kadar hissetmedim, bunda Eiffel civarındaki çimlerde gecenin on birinde sere serpe yatmış beş bin civarında genç görmem de etkili oldu sanırım. Siz de bu duyguyu yaşamak istemiyorsanız ve eğer imkanınız varsa, sevgilinizle gidin bu şehre.



Yok eğer Paris’e hasbelkader yalnız gitmişseniz, ve illa da şehre kuşbakışı bakmak istiyorsanız, Notre Dame’ın kulesine çıkmanızdaysa bir mahsur yok: Eiffel yirminci yüzyılda geçen romantik bir aşk hikayesiyse, Notre Dame da  çirkin Quasimodo’nun mutsuz sonla biten imkansız aşkının peşinden heder olmasının konu edildiği romana hayat veren bir bir ortaçağ anlatısıdır. O anlatıda Qasimodo, kaderini (Anarkh) takip eder. Sonunu bile bile… Aşk da din gibi kadere razı olmaktır biraz. Şehrin bu simetrik kulelere sahip Gotik Katedrali, şehrin merkezindeki küçük bir adacıkta bulunuyor, St. Michels’den yürüme mesafesinde ve B, C banliyöleriyle 4 numaralı metro katedralin üç farklı noktasına çıkıyor. 






Şehirde görmeniz gereken bir diğer kilise ise neoklasik bir mimariye sahip diyebileceğimiz Sacres de Cour. İçerideki fotoğraf çekme yasağına uyun, sonra benim gibi müze görevlisiyle papaz olup keyfinizi kaçırabilirsiniz, bu konuda hem benim başımdan geçen olay, hem de Louvre’da tanık olduklarım görevlilerin nezaketten zerre nasibini almadığı kanaatini uyandırdı.

Fransa’nın merkezi Paris, Paris’in merkezi Concorde meydanı. Bu meydandaki obeliski merkez kabul edip, kuzey-güney ve doğu-batı yönünde hayali çizgiler çizerseniz meydanın bu eksenler etrafında simetrik olduğunu görürsünüz: Obeliskin olduğu yerdeki iki çeşme; Rue Royal sokağını başında Hotel de Crillon’a karşılık Hotel de la Marine; Concorde’un ucundaki Ulusal Meclise karşışılık Rue Royal’in ucunda Madeleine Kilisesi tıpatıp aynı mimariye sahip. Bu matematik mükemmelliğiyle diyebilirim ki (Sen Pietro’yu görmedim ama) benim bu yaşıma kadar gördüğüm en etkileyici meydan kesinlikle burası. Arc de Triumph ve Concorde Meydanı arasındaki cadde meşhur Champs-Elyseess caddesi, dört katlı Louis Vitton’dan, Mercedes galerisine, cadde üzerindeki barlardan, envayi çeşit mağazalarına kadar, Bağdat Caddesi’ni andırıyor. L’entricotte isimli restoranı tavsiye ediyorum, fiyatları biraz tuzlu ama antrikotu ekabir. Champs-Elyseess, cumartesi akşamı kalabalık olmasıyla beni şaşırtmıştı, zaten Paris’i Viyana’dan, Münih’ten, Stockholm’den hatta Barcelona’dan ayrı kılan benim için, güneş battıktan sonra da, şehrin sakinlerinin dışarıda, şehirdeki dükkanların açık olması. 1 ve 8 numaralı metrolar Concorde’dan, 1 ve 13 numaralar Champs-Elyseess’den geçiyor. Arc de Triumph da tıpkı Eiffel gibi, Louvre gibi, birazdan bahsedeceğim Savaş Müzesi gibi devasa bir yapı. Şehrin düz olmasının da etkisiyle bu devasa büyük yapılar her yerden gözünüze çarpıp, gezerken pusulanız oluyor. 





Şehrin suyla rabıtası doğu batı yönünde şehrin göbeğinden geçen Seine nehri. Eğer gezmekten bitap düştüyseniz, nehir üzerindeki bir saat süren tekne turlarından birine katılabilirsiniz, bu Paris’e başka bir perspektiften bakmanıza olanak sağlayacaktır. Şehrin üzerindeki en müstesna köprü olan, Pont Alexandre III köprüsü, Concorde meydanının paralelinde kalıyor ve bir ucu Champs-Elyseess’ye, diğer ucu yine mimari bir harika olan Askeri Müze’ye açılıyor. Askeri müzeyi gezmek kısmet olmadı- Tıpkı Sinan’ın “en beğendiğim yer” dediği, C banliyösüyle şehre kırk beş dakika mesafedeki Versay Sarayı’na gitmenin kısmet olmadığı gibi.




Benim randıman alamadığım kısmı gece hayatıydı, şehrin Moulin Rouge ve diğer pavyonları Pigalle ve Blanche tarafında yoğunlaşmış durumda. Moulin Rouge’un bar tarafında bildiğiniz sinevizyon gösterimi vardı Allahın cumartesi günü. O hizada birkaç disko var fakat, genelde pub şeklinde yerler konuşlanmış cadde üstünde, ama dediğim gibi çok yardımcı olamıyorum. Anlıyorum ama konuşamıyorum.



Geçenlerde Cömert’le twitterda geyiğini yaparken anımsadım- Before Sunset, yıllar önce Viyana’da tesadüfen tanışmış ve beraber bir gece geçirmiş Fransız entel bir kızla Celine (Julie Delpy) Deniz’in deyimiyle Celine’e kesik Amerikalı bir Jesse’nin (Ethan Hawke) yıllar sonra Paris’te geçirdikleri bir günü anlatır. Yıllar geçmiş, karakterlerimiz kendilerine başka hayatlar çizmiştir. Paris’i çiftimizle birlikte adım adım arşınlarken, (Eiffel klişesi hiçbir sahnede gözükmez) mutlu sonla bitmemiş bir aşk hikayesinin sonrasına tanık olmanın hüznü içinize oturur, film tüm sıcaklığına, pozitifliğine rağmen, varlığıyla başlı başına bir kara filmdir aslında. Ama bu klişelerden uzak, yalın aşk filminin son sahnesiyle ima ettiği, başka bir sonun mümkün olabileceğidir. Paris, bu yanılsamayı sadece filmi izlerken değil, gezerken de hissettirmesi bakımından da, İstanbul’a benzer. Paris’e iki yüz küsur kilometre mesafede bir otel odasında bunu yazarken, planım dahilinde olmamasına rağmen, sanki haftasonu Paris’e bir kez daha gidecekmiş gibi hissediyorum. Gerçek olmayacağını bilsem de Fransa turum bittikten sonra, İzmir’e değil İstanbul’a dönüverecekmişim, çok özlediğim arkadaşlarımla istediğim zaman görüşebilecekmişim gibi.


21 Eylül 2011

Para İçin

- Abi konuşmuyorsun?
- Ya sorma, ipnenin biri geldi sinirimi bozdu.

- Hayırdır abi?

- Ya ben yoruldum bilader. Geliyorlar her gün, aptal saptal abuk subuk bir sürü şey soruyorlar. Anlatmak istemiyorum, konuşmak istemiyorum, muhatap olmak istemiyorum artık insanlarla. Yol soruyorlar mesela, tarif etmek istemiyorum. Demin buraya eski bir müşterim geldi, senin oturduğun koltuk için (farklıydı, diğer ikisinden) dedi ki “bu koltuk ne?”. Dedim “satılık”, kestirdim attım. “Abi niye böyle diyosun, niye tersliyorsun vs”, bir sürü atar yaptı bana. Ama koltuk harbiden satılık yalan değil. Bak arkaya iki tane masaj makinası aldım koydum, paraya ihtiyacım var benim, altmış yetmiş lira kadar borcum var. Bu koltuk da öyle özel masaj koltuğu aslında. Sonra (lavabonun kenarındaki kılları göstererek) “bunları niye almıyosun” dedi, “bilader” dedim “sana ne? Tıraşını oluyosan ol, olmuyosan bas git.” Bunun eli falan titremeye başladı, gidecek gidemiyor, kalakaldık ikimiz de dükkanın ortasında. Gitsin, onu tıraş etmek, onun parasını almak isteyen yok zaten. Sonra oturdu yok enseyi şöle kes, yok boğazımda kıl mı kalmış, yok şurayı da al. Ulan on beş senedir geliyorsun bana, tamam sen büyüdün de, benim yaşım da ufalmadı ki, kırk küsur yaşıma gelmişim, bırak o kadarını da ben bileyim. (Ben onun sandalyesinde saç tarif etmeyi, bundan on iki sene önce, takriben üçüncü traşım falandı, bırakmıştım. Bana Nazilli’deki berberimin tıraşındaki falsoları gösterip, “bu saçı beğenip kalktıysan, bir daha bana tıraş tarif etme” demişti)

- Bana küfrediyorlar mesela duymazdan geliyorum ben, kafamı çeviriyorum. Bak eskiden hem konuşup hem tıraş edebilirdim, artık yapamıyorum, ellerimi falan kontrol edemiyorum. Ben uğraşmak istemiyorum artık, onun gırtlağına yapışayım, berikini yere yatırayım bi tane asılayım istemiyorum. Bir şey anlatmak da istemiyorum. Benim evimdeki iki çocuğum olmayacak, sokağın ortasına yatırır adam keserim, sokağa çıkartmam kimseyi, polis kafayı çevirir, öyle de deli gücü var bende.. Ama işte, Rabbim biliyor, bağlıyor beni. Kenarda bir kuruş param, tek bir toplu iğnem yok benim. Bu dükkan işlemezse benim çocuklarım aç kalır. O yüzden sabrediyorum. Bu benim imtihanım. Çocuklarım için…


Gitti, kapıyı kapattı. Eşşek kadar adam ağlamaya başladı. Ölümlerde hiç ağlamadığından bahsetti. Bu yanıyla bana benziyordu. Utandım onu konuşturduğum için, pişman oldum. Adam Zeki Demirkubuz filmlerinden fırlamış gibiydi hakikaten. Hiç durmaksızın aynadan gözümün içine baka baka, bağıra çağıra konuşuyor, etrafımda elinde makas dolaşıyor ama hakikaten saçıma dokunamıyordu. Arada beni taltif ediyordu, ama biliyordum ki bu kadar açık konuşmasının benle bir alakası yok. Bana anlatıyordu, bana herkes anlatır. Birçoğunun hayatında hiçkimseyim ben. O insanların etrafından başka tanıdığım bir insan yok, gidip söylediklerini eşlerine, arkadaşlarına gammazlayamam istesem de. Göz temasını kaçırmadan, anlattıklarını sessizce dinliyor, küfrettikçe elimde olmadan gülüyordum, o kadar da akıcı konuşurdu. (Bütün bunları dinlemek bana acı veriyordu, yazmak da acı veriyor, özelini faş ederek ona ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum)

- Mesela senin fabrikana geleyim ben, yüz kişiyi göster, hangisi esrarkeş, hangisi akşam ne işler çeviriyor, hangisi namaz kılıyor, hangisi adi köpek söylerim sana. Burada para verirken, parayı cüzdandan çıkartışlarından, parayı uzatışlarından, kime bu ücret çok gelir, kim istemeye istemeye verir, anlarım. İnsanlar işsiz bu ülkede, insanlar hakkını alamıyor. Birbirlerine sarıyor, birbirlerini gözetliyorlar o yüzden. Her yerde erkekler birbirlerini çekiştiriyorlar konuşmaya başlar başlamaz, kadınları geçtiler. Para için, bir lira için, üç lira için “vallahi billahi” diye yemin ediyo adamlar. “Anam avradım olsun” diyor. “Çocuğumun ölüsü üstüne” diyor. Para için!


- Ama işte benim çocuklara zaafım var… Dün bir çocuk geldi mesela. Eline beş lira sıkıştırmış annesi yollamış. Girdi içeri, elinde para, utana sıkıla sığıntı gibi oturdu kenara. Çocuk o yaşında biliyor ki, o para ile burada tıraş olamaz. Ama annesi çok akıllı, kendisi getirse bana çocuğu, benim gerçek fiyatı söyleyeceğimi biliyor, o yüzden çocuğu yolluyor. Ben çocuğu geri çevirsem, gidecek bir kasabın önüne oturacak, onu koyun kırpar gibi kırpacak o kasap da. Geldi böyle oturdu koltuğuma, başını okşadım onun, bu sefer aslında ona iyilik yaptığımı hepten anladı ve daha çok utandı çocuk. Ama çocuk kıt kadar aklıyla bunları düşünüyor, kendi saçına her gün fön çektiren annesi çocuğun ezileceğini düşünüp eline bir beş lira daha sıkıştıramıyor. Önleri kesmedim bu sefer çok, iyi mi böyle?

Teşekkür ettim, sandalyeden kalktım. 2001 krizinin hemen ardından, memleketi yeni yeni kurtarmaya başladığımız zamanlarda matematik hocam bir sohbet sırasında, -yine gözümün içine bakarak- “hayattaki temel soru şudur Mehmet" demişti: "Ne pahasına?” O soru, az önce dükkandan çıkarken yine aklıma teğellendi. Bir gün cevabını bulursam, söz sizle de paylaşırım, başlığa aldırmayın siz. 

18 Eylül 2011

Erkekler Ağlamaz

Bu ülkede kadınların gerçek bir zulme maruz kaldığına ilişkin kanaat kafamda ilk oluştuğunda lise bir falandım- zaten hayatı gerçek anlamda algılamaya başlamam da o zamanlara rastlar. Buna vesile olan, o sıralarda gazetelerde okuduğumuz birbirini tekrar eden ufak metinlerdi. Güneydoğu’da ama bilhassa Batman’da gencecik kadınlar, gün be gün, sapır sapır intihar ediyorlardı. Aynı sınıfta okuduğumuz ve uzun zaman boyunca sürecek dostluğumuzu henüz tesis etme aşamasında olduğumuz Batmanlı arkadaşa sorduk durumu, nedenin yörenin genç kızlarının aile baskısı ile evlendirilmesi olduğunu söyledi, ilginç olan, artık hiçbir hayat hakkı kalmamış bu kızcağızların intihar eğiliminin bulaşıcılık göstermesiydi. Sonra Hizbullah’la tanıştık, devlet, PKK’yla mücadele etmesi için bir taşeron örgüt kurmuş (veya kurmasa da bölgede serpilmesine göz yummuş), ve her zaman olduğu gibi bir süre sonra örgüt üzerindeki hakimiyetini kaybetmişti, Hizbullah’ın bizatihi varlığı bölgede baskı ve sindirme unsuruydu. Neyse, ülkenin yakın tarihindeki sivrizekalıklara belki başka bir yazıda gireriz, biz konumuza dönelim.

Bu ülkede kızlar, dövülüyor, meta gibi alınıp satılıyor, öldürülüyordu. Okutulmuyordu her şeyden önce aileleri tarafından. Ailesini ikna edip, veya az örnekte olduğu üzere ailesi tarafından teşvik edilip üniversiteyi kazanan muhafazakar ailenin kızları yakın geçmişe kadar başlarına bağladıkları bir bez parçasından ötürü okullara alınmıyordu. Bir şekilde mezun olsa, değil çalışmak, iş başvurusunda bile bulunamıyordu, çünkü birçok yarıresmi ve özel kurum  başı açık fotoğraf istiyordu. (Tuhaftır, hiç başörtülü tanıdığım olmadı, ama şu yazı kadar benim canımı sıkan, beni utandıran az yazı okudum: http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=07.04.2011&y=YusufZiyaComert Sayın yazara başörtülü milletvekil konusundaki itirazım baki, ben insanların neler çektiğini görün diye paylaşıyorum bu yazıyı)  Bu ülkenin kızları töre baskısı altında inim inim inliyordu, hala inliyor. Töre, namus, berdel, bu isimle çekirdek çitleyerek izlediğimiz dizilerimiz, bu dizilere ilham veren rutine bağlamış üçüncü sayfa haberlerimiz var bizim.

Lafı nereye getirmeye çalıştığımı tahmin etmişsinizdir. Bu ülkede, adına Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu denen kuruluş, birdizi iyileştirme toplantıları düzenledi, Habertürk bu toplantıdaki önerileri (mesela eski TCK 434. madde uyarınca kızları tecavüzcüsüyle evlendirme, 15inden küçüklere karşı işlenen cinsel istismar suçlarında psikolojisi bozulmuştur raporu talep etmeme, geri kalanı için http://www.ntvmsnbc.com/id/25251279) haberleştirince, HSYK, bir karşı açıklamayla iddiaları yalanladı. (TCK 434’ün geri gelmesinin hiç önerilmediğini, önerinin sosyal bir yara olan kızların sahipsiz bırakılmasının önüne geçmek olduğu, ayrıca 15'inden küçük bir kızın psikolojisinin bir cinsel istismar durumunda mutlaka bozulacağını, dolayısıyla rapor talep ederek vakit kaybetmenin önlenmeye çalışıldığını vb. içeren bir metin, bu da resmi açıklama, http://www.ntvmsnbc.com/id/25251420/) Gelgelelim Habertürk’ün son haberi, nasıl bir ülkede yaşadığımızı, adalet mensuplarının bağlı olduğu yüksek kurulu yönetenlerin kendi internet sitesine koydukları yazılardan bihaber olduğunu, yapılan toplantılarda TCK 434’ün geri gelmesinin tam altı defa önerildiğini gözönüne seriyor: http://www.ntvmsnbc.com/id/25251470 Haberi ilk gün manşette görünce avukat olan babama, “bu” dedim “hakikaten gerçek mi?” “Maalesef böyle bir nesil yetiştirdiler, yetiştirdik” diyebildi babam. Eh erkeklerin ağlamasına izin verilmeyen bir ülkede, kadınlara reva görülen muamelenin bu olmasına şaşmamak gerek. Bir gün kısmetse, bu mertebede olmasa da bu ülkede erkeklere yapılan zulme de değiniriz, size o zamana kadar mühlet, The Cure’dan Boys Don’t Cry şarkısını bir kere dinleyin, hem fena şarkı da değil.

4 Eylül 2011

Okul

Ben, Nafi Baba Tekkesi’ni, okulun (evet, günlük hayatta konuşurken de aksi belirtilmedikçe okul’dan kastım Boğaziçi’dir. Benzer bir ifade Latince’de var, çok alakalı değil ama sırası gelmişken yazayım: “urb” şehir demek Latince, -urban da İngilizce’ye oradan geliyor- ama U’yu büyük yazarsanız (Urb), Roma demiş oluyorsunuz. “The” şehir. Boğaziçi de benim için tıpkı onun gibi “the” okul. Ukalalık etmeden bunu ifade etmek isterdim ama, o benim yazı kabiliyetimin ötesinde) arkasında, Hisar Kampüs’ün o taraflarda, kendilerini dış dünyadan tecrit etmiş sufilerin bir zamanlar ibadet ettiği, ve tıpkı okulun altında var olduğu iddia edilen tüneller gibi okulun mitosuna katkıda bulunan yarı efsane bir dergah olarak bilirdim, bu ayki NTV Tarih’i alana kadar. NTV Tarih’in “evrak-ı metruke” kısmında o tekkede doğmuş Neşet Eren’in biyografisi ve bu biyografinin Boğaziçi’yle –daha doğrusu o zamanki adı olan Robert Kolej’le olan- kesişen kısımları anlatılıyor. Benim yapacağım o cümleleri eğip büküp buradan bir yazı devşirmek olacak, bu hikayenin adam gibi versiyonu için NTV Tarih Eylül sayısına müracaat etmenizi salık veririm. (Eski bir Robert Kolej fotoğrafı da yazıda mevcut, NTV Tarih tarihi Robert Kolej fotolarını sıklıkla paylaşarak bu alanda da meraklısının gönlünü okşamaya devam ediyor.)

Bu Bektaşi tekkesine adını Abdünnafi Efendi vermiş, onun elli bir senelik şeyhliğini oğlu Mahmud Cevat Baba kısa bir süreliğine sürdürmüş. Yalnız Mahmud Cevad Baba tipik bir şeyh değil- Darülfünun’da İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü sonradan  Robert Kolej’de hocalık yapmış. Bektaşi Tekkesi ilk darbesini, diğer tüm Bektaşi tekkeleri gibi, II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması akabininde 1826’da almış, 1924’te tekkelerin kapatılması kararıyla beraber, tekke sadece o ailenin hayatını sürdürdüğü ev haline gelmiş.

Aynı ailenin bir diğer kolundan gelen Hüseyin Pektaş, Robert Kolej’in ilk Müslüman mezunuymuş (1903), Mudanya ve Lozan’da tercüman kadrosunda da hizmet veren Pektaş, aynı zamanda Robert Kolej’in (RC) ilk Türk müdürü olarak görev yapmış. Kayıtlara tekkenin Hisarüstü’ndeki kalıntılarını yıktıran kişi olarak geçen ve aile tarafından tepki alan Pektaş’ın kitaplarını eşi ölümünden sonra RC’ye armağan etmiş.

NTV Tarih’teki yazının öznesi olan Neşet Erten’se Mahmut Cevat Baba’nın kızı olarak 1915’te dünyaya gelmiş, eşi Nuri Bey’le olan 62 yıllık evliliklerinde çocukları olmayan bu çiftin -sıkı durun- 5M € malvarlığını ve 2M $ lık nakit servetini Neşet Hanım, gençlerin okuması ve Nafi Baba Tekkesi’nin restorasyonu için, yakın geçmişte Boğaziçi Üniversitesi Vakfı’na bağışlamış, kendisi halen Beşiktaş’ta huzurevinde kalıyor.

Her zaman dilegetirdiğim bir laf var, bu hayatı anlamlandırmanın yollarından en dik patikalısı bir tahayyül, bir rüya, bir tasavvur oluşturmak. İnsanlarda o ateşi yakmak. Başka bir hayatın, başka, daha adil bir düzenin mümkün olduğuna veya bunun için mücadele etmeye değeceğine, insanları ikna etmek. Gerçeğe başka bir perspektiften bakmanın bambaşka sonuçlar doğurabileceğini bilmek, buna cesaret etmek. Benim elimden gelen konular değil.  Hem de hiç. Keşke olsaydı. Ama insanın bu duyguyu en çok hissettiği yaşlarda, bu konuları en çok düşündüğü zamanlarda bu okulun rahlei tedrisinden geçmesi bence bir fırsat. Tabi kendisi bunun farkındaysa. Başka yerde de bu mücadele verilebilir veya bir odunsanız, bu okuldan da odun olarak çıkabilirsiniz pekala. Bu anlattığım hikayenin sosyolojik analizi beni aşar, biri aydınlatırsa, nasıl oluyor da bir tekkenin şeyhi aynı zamanda İngiliz Dil Edebiyatı profesörü olabiliyor memnun olurum. Bir ehliiman arkadaş da milyon liralaları bir okulun vakfına bağışlayıp bir huzurevinde yaşamaya razı olmak nasıl bir yücegönüllülüktür, böyle bir Müslüman olmak için hangi kapıda dua etmek lazım,  bunu aydınlatırsa fena olmaz. Bunlar olmuyorsa da canınız sağolsun- bir daha Robert Kolej/Boğaziçi ile misyoner lafını aynı cümlede geçiren arkadaşa bu yazıyı yedirebilirseniz benim için kafi.

Kaynakça:
NTV Tarih 2011 Eylül sayısı.

1 Eylül 2011

Trampa

Yıllardır bir kılıcım kapalı kında,
Yalnızlık dört yanımda bir duvar gibi.
Muzdaribim şu duvarın arkasında,
Varlığına inandığım biri var gibi
Kemalettin Kamu

Ragıp ikiye iki trampa yaptığında Murat, içine düşmek üzere olduğu masadan doğrularak duruma tekrar baktı: Yedi siyah taşa karşı beş beyaz taş. Oyunu terk ettiğini belirtmek için daha önce aldığı taşları dama masasının üzerine koyunca, kahvehane birden hareketlendi ve daha sonra iki koca oyunla bitecek 0-3’lük setin ilk oyunu böylece sonlanmış oldu. Dönemin en büyük oyuncusu olan nazırı yenmek suretiyle Koca Mustafa’ya, onun da tıpkı şu anki gibi ömrünün sonunda uğradığı mağlubiyetle Murat’ın eline geçen ustalık payesi, bu ilk oyundaki siyahların muhteşem savunmasıyla ağır bir darbe almıştı. Murat, kırlaşmış sakalını sakince kaşıyıp, sigarasına uzanmadan önce kahvesini yudumlarken garip duygular içindeydi. Üzgündü, çünkü kendisinden kaç yaş küçük olduğunu aklına dahi getirmek istemediği çırağını bu sefer alt edemeyeceğini görmüştü. Kesin tahakkümü altında geçen altmış iki senenin ardından oyunu başlatan ilk hamleyi yapmayacağı gün, demek bugündü. Mağrurluğunda en ufak bir eksilme yoktu, çünkü böylece dört saati aşkın bir süredir oturduğu bu tahta sandalyesinde, vaktinde ulemanın bile tasvip etmediği bu tuhaf oyunun en az bir nesil daha emin ellerde olduğuna dair bir şüphesi kalmamıştı, varis, atanmaya gerek kalmaksızın belli olmuştu işte. Yine de ne görevini tamamlamanın verdiği huzur, ne de okeyde, prafada, briçte veya tavlada hala yenilmemiş olması kendisine bir teselli veriyordu, çünkü o bir damacıydı. Namazlarını kaçırmasına sebep olacak o mağlubiyetten sonra herkesin nefesini tutarak oyunlarını izlediğini fark edecek, oyuna karışmamak için kendini zor tutanların ağzından çıkan fısıltıları yenilmesi için edilen dualar zannedecek ve mağlubiyetin utancıyla, Ragıp’ın yalvarmasına ve çevreden gelen ısrarlara dayanamayarak elini öptürdükten sonra hesabı ödeyip, emektar kahveden çıkarken, bir daha oyun oynamamaya kendi kendine yemin edecekti. Bu yemin, ilerlediği yaşından dolayı gözleri sadece siyah taş ile beyaz taşı ayırt edebilecek derecede körleşmiş, saatlerce hareket etmeden oturmaktan prostatı depreşmiş, damayı düşünmekten delirme noktasına gelmiş ve her gün içtiği iki paket sigara sonucu akciğer kanseri olmuş Murat için sadece birkaç gün geçerli oldu. Halefi, o hafta içinde ikinci kez bir cenazeyi omuzlarken, cemaat, uzaktan uzağa saygı duyduğu bu ihtiyarın ölmesi için onca sebep olmasına rağmen onun kederden öldüğü, ama gözü açık gitmediği konusunda hemfikirdi.

22 Ağustos 2011

Memleketimden Esnaf Manzaraları

“Bak bilader, sen burada iş yapamazsın. Keşke yapabilsen. Seni tanımıyorum, ama delikanlı gibi selam verdin, açıksözlülükle ne düşündüğümü sordun. Sıcak geldin bana, ben de isterim buraya iki esnaf gelsin, seni traş edeyim bana ordan iş çıksın. Ama bence Göztepe tarafına git, balıkçılık yapacak adamın orada daha çok şansı olur.”
Zafer Abi her zamanki belagatiyle ve dobralığıyla dışarıda çayını yudumlayıp tanımadığım adamla sohbet ederken ben selam verip içeri geçtim. Eşime dostuma hikayelerini anlattığım meşhur berber, oydu. İzmir'deki evimize ilk taşındığımız zaman, kekeme olduğu için kelime dağarcığı “ufalcak mı?”dan ibaret olan (fenni sünnetçi sanki mübarek), sağır olduğu için de ne anlatırsam anlatayım beni aynı şekilde traş eden memleketteki berberimi bırakıp, Zafer Abi'nin dükkanına gitmiş, adamcağızı ilk traşımda sinir krizine sokmuştum. Normalde kavga ettiğiniz bir esnafa bir daha niye gidesiniz di mi güntekin. Ama on altı yaşımda ilk kez doğru düzgün saç traşı olunca, nasıl olsa unutmuştur diye, biraz ara verip tekrar gitmiştim, mekanda üç berber vardı o zaman, ona denk gelmeyiz diye umuyordum, şansa yine onun sandalyesine oturmuştuk. Geçen traşımda kendi aramızda laflarken beni ne kadardır tanıdığını sorduğumda, duraksamadan on iki yıl demişti, doğru hatırladığını anlamam için hafızamı zorlamam beş dakikamı almıştı, o derece keskin bir zekası vardı. Resim yaptığını söylemişti bir keresinde bana. Bu profil, bu ülkenin esnaf profilinde tabi ki iğreti duruyordu. Bütün bunları düşünüp Zafer Abi'nin bir an önce içeri girmesini beklerken, Zafer Abi tekrar konuşmaya başladı.
“Belki Fikri şimdi bana kızacak, Fikri benim yakın arkadaşım, onun da emlakçı olarak iş yapması için sana burayı methetmem lazım, ama ben de aslında gitmek istiyorum buradan. (Gitmek istediğini hakikaten bana da daha önce söylemişti) Bak kafanı kaldır, bir sürü kiralık ilanı göreceksin, esnafa burada hayat yok bilader. Neyse karar senin tabi, hadi eyvallah, müşterim geldi.”
Bu kadar dobra, karşısındakiyle bir anda samimi olan, samimi olunca da o kadar iyi niyetli bir insandı. Bir esnafın, aynı zümreye ait olduğu bir başkasının mutsuz olmasına gönlü elvermezdi. İçeri girer girmez, ben sormadan anlatmaya ve ben tarif etmeden traş etmeye başladı.
“Hay sokacam bilader ya, bi balıkçımız eksikti. Yana açacak sinek dolduracak dükkanımı. Ya kardeşim ne kadar bahtsız adamım ben ya.”
Ben zaten Zafer Abi ağzını açar açmaz, onun agresifliğinden, konuşmasının akıcılığından, Kenan Kalavvari tipinden kelli gülmeye şartlanmıştım. Ben güldükçe o sinirleniyor, sinirlendikçe saydırma hızı artıyordu.
“Ulan geçen dönerci tuttu, yağ kokusu direk dükkandaydı ya. Balıkçı açarsa var ya, balık kokusu tüm mekanı boyar. Hayır şans yok ki ak, bi kere de bi muhasabeci tutsun dört kişi gelsinler, ayda traştan yüz kağıt kaldıralım. Hep Fikri'nin itliğinden bunlar, bu herif yakacak bizi. Pezevenk geçenki hatun mevzusundan yapıyo hep bunları. Napiim ak hatun bize kesikse, tövbe… Neyse işledik adamı iş yapamazsın bilader diye, takıldı oltaya, gelip tutmaz artık herhalde.”
Film adamdı. Her ziyaretimde bir başka bombası vardı. Bu yeteneğinin harcandığını sahneye çıkıp stand-up yapması gerektiğini önerecektim, emlakçı sahtekar Fikri’nin içeri girdiğini görünce vazgeçtim.

11 Ağustos 2011

Uyduruk

İşe yeni girmem hasebiyle şirketin dergisinde ve ilan panosunda yayımlanmak üzere kendimi anlatan bir şeyler çiziktirmemi istedi İK, şirket emirlerine karşı malum boynumuz kıldan ince bu kapitalist dünyada. Bu şaheserimden mahrum kalmanıza gönlüm elvermedi, hem profil yazım çok uyduruktur, bilvesile onu tashih etmiş oluruz, bu bi tık daha az uyduruk bi yazı oldu sanırım.

Arada Sırada

İyi yazdığım söylenir eş dost tarafından, ama kendimden bahsetmekte pek maharetli sayılmam, bir kere daha deneyelim: Tevellüt 1984, 9 Şubat. Memleket Nazilli. Hani şu meşhur (ve meş’um!) şarkıda bahsedilen gidip görülmeden bizim olan ama nasıl bizim olduğuna aklımın bir türlü ermediği yerler var ya, o şekil Aydın’ın kendi halinde bir ilçesi işte. Benim kendi halinde memleketimin kendi halindeki çocukları -nedendir bilinmez- okumaya pek meraklı olur, ben de onlardan biriy(d)im, yirmi yıl önce tanıştığım ve burada şirket kredi kartı almak için masasına gidince dumur olduğum arkadaşım Enis buna şahitlik edecektir sanırım. İlk evden çıkışım okuma bahanesiyle on beş yaşımdayken oldu, birheves Aydın Fen Lisesi’ne gittim, o zaman yeni bir okuldu. Yatılı okul, evden erken yaşta çıkmış olmak, bunların hepsi kişiliğimin erken yaşta gelişmesinde tesirli oldu, geri dönüp baktığım zaman aldığım en isabetli kararlardan birinin o olduğunu düşünürüm hep. Sonra 2002’de üniversite sonuçları açıklandı: Boğaziçi Makine, ver elini İstanbul. Okulumu, çoğulcu yapısını, oradaki anılarımı, arkadaşlarımı severim. İstanbul’u da. İstanbul bir gayya kuyusu, bir derya, nefes nefese yaşadığınız bir macera, Nedim’in dediği üzere “bir sengine yekpare acem mülkü feda”. İstanbul’a elini veren kolunu kaptırır malum, dokuz sene aldı geri gelmem. 2006’da beş ay Danimarka macerası var, Erasmus programı yoluna. Sonra 2007’nin ağustos ayında Ford Otosan’ın –yine- yeni kurulan Gebze’deki Ürün Geliştirme Merkezi’ne adımımı attım. Meğersem adım attığım kübikte Fatih Tabak da varmış. O bir adım vesilesiyle tanıştık. Arkadaş olduk. Dost olduk. Bu şirketi seçmemdeki bana en önemli referanslardan biri Fatih oldu. Orada Powertrain ekibinde Egzoz ÜG mühendisi olarak geçen hakikaten acısıyla tatlısıyla üç yıldan uzun bir süre sonunda 2010 aralık ayında devam etmekte olan yüksek lisansımı da dondurup gemileri yaktım, askere gittim. Askere kışın gidilirdi. Kışın soğukta giyinebilirdin, ama yazın sıcakta napacaktın? Tamam da böyle dedik diye Kars’a da gidilmez ki kardeşim! Kars’ın Şahnalar köyünde, Ermenistan sınırına yirmi km mesafede bir hudut taburunda yaptım askerliği. Sonra… Sonra 2011 mayısında askerliğim bitti. Mülakatlar, teklifler, dönsek mi İstanbul’dan falan derken kendimi şu an bu yazıyı yazarken buldum.

Hep kendimden bahsettim, aah yazının konusu buydu değil mi unutmuşum. Boş zamanlarımda naptığım sorusuna gelelim… Okurum, daha çok tarihle, modernleşmeyle ve edebiyatla ilgili şeyler. Oynarım, daha çok futbol, pek yetenekli olmasam da. (Tavlayı iyi oynadığım yönündeki rivayetler de sahihtir, Ceren’e sorabilirsiniz.) İzlerim, envayi çeşit film, son zamanlarda biraz randımanım düştüyse de. Bazen de yazarım, arada sırada, böyle şeyler işte.

6 Ağustos 2011

Ters Köşe

Dün bir arkadaşla laflarken konu 12 filmine geldi, beni harbiden yerime mıhlamış filmlerden biridir, sürpriz bir festival keşfi, dolaylı olarak İstanbul vesilesiyle tanışık olduğum sayısız filmden en ... olanı. Edebi. Rus. Sorgulatıcı. Hakiki. Derken böyle bir derleme yapasım geldi, kıyıda köşede kalmış, adam gibi rağbet görmemiş, benim de öylesine hiçbir beklentim olmadan izlediğim, ama beni derinden etkilemiş filmleri listelemek ve hazır listelemişken bu filmlerin bendeki çağrışımları üzerine laflamak. Sinefil de varsa aranızda, onlara da inceden bi faydamız olmuş olur bu tavsiye niteliğindeki listemle. Düşünüyorum da bu yazıyı yazmak çelişkili bir durum aslında, benim sıfır beklentiyle izlediğim aşağıdaki filmler için ben bu yazıyı yazarak bir beklenti oluşturmuş bulundum sizde, affola. (Sabit uyarı, uyarı sabiti: Mümkün mertebe spoil etmemeye çalışıcam filmleri, bununla birlikte sağım solum belli olmaz, çok kıllanıyosanız fragmanları izleyin geçin derim.)

12:



Sidney Lumet'nin siyah beyaz olarak çektiği 12 Angry Men filmi (müsadenizle çapraşık bir tercümeyle 12 Atar Adam olarak bahsedeceğim kendisinden) bahsetttiği konu ve devrimci tekniğiyle (elin İskandinav'ının baamsız filmler çekme iddiasıyla doktriner bir çıkışla ilan ettiği Dogma tekniğini yıllar yıllar önce sessizce uygulaması vb) sinema tarihinin en kült filmlerinden biri. İşte o filmin arkadaşımın yerinde tesbitindeki gibi, coverlanması sonucu ortaya çıkan 12 filmi, the Return'le birlikte aslında bu yazıyı yazma sebebim hemen hemen. 12, 12 Atar Adam'ın merkeze aldığı hukukta masumiyet karinesi, adaletin temsili gibi tartışmalı konulara mesela Hristiyanlık, mesela Rus-Çeçen gerilimi, mesela Rusya'nın son zamanlarında yaşadığı ekonomik dönüşümün toplumsal izdüşümü gibi hepsi birbirinde çetrefilli konuları da ekleyerek hikayeyi gerçek bir yapboza dönüşüyor. Nikita Mikhalkov'un bu “Dostoyevskiyen” (öle kelime mi olur len) filmini iki buçuk saat boyunca arasız ve nefesim kesilmiş halde izlediğim günü dün gibi hatırlıyorum.

Vozvrashchenie (The Return)

Ama sadece o günü değil, Andrei Zvyagintsev'in bu ilk filmini izlediğim ve Boğaziçi Kütüphanesi'nden rica minnet cd'sini çıkartıp Deniz'e izlettiğim günü de. Vizyona girdiği zaman çeşitli övgülere mazhar olmuş bu film, basit bir baba oğul hikayesini küçük oğlun gözünden anlatırken, ters köşeleri, Tarkovsky'e saygı duruşu niteliğinde kartpostal mahiyetinde sahneleriyle insanı hüzne gark ediyor. Büyük abiyi oynayan aktörün, sanırım sette meydana gelen bir kaza sonucu hayatını kaybetmiş olması da ayrıca trajik bir durum.



Nefes

Bu filmi birçoğunuzun izlediğine eminim, gişe rakamları gerçek bir başarıydı. Bildiğiniz üzere bu da bir ilk film, Levent Semerci'nin yakın geçmişte tartışmalar yaratmış ilk filmi. Daha önce bir vesileyle yazdığım üzere, bu ülkede büyümüş bir erkek olarak, o filmde olan bitenin gerçek olduğunu biliyoruz, sinir bozucu olan, ve filmi güçlü kılan da bu. Benim beklentim açısından da ters köşe bir filmdi Nefes, ben daha hamasi bir film bekliyordum, ama askerlerin ne şartlarda görev yaptığını, onların korkularını, hayata olan bağlılıklarını ve hayattan kopukluklarını göstermesi açısından beni şaşırtmıştı.



Battle for Haditha

Size hiç duymadığınıza gözüm kapalı yemin edeceğim bir hikaye anlatayım: Irak Hadisa'da, Amerikan askerleri bir saldırıya uğrar, mayınlı saldırı sonucu iki Amerikan askeri ölür. Gözü dönmüş Amerikan askerleri misilleme olarak bir eve operasyon yaparlar. Yirmi dört sivil ölür. Silahsız. Çocuk. Kadın. Eş. Kardeş. Bu rezalet bir vesileyle ortaya çıkar. Soruşturma açılır. Bütün bunlar izlemediğinize, adını bile duymadığınıza gözüm kapalı yemin edeceğim bu filmde anlatılır.



The Prestige

Listemin en Holywood yapımı. Elimizde popcornlarla eğlenmelik bir şeyler izleme beklentisiyle gittiydik bu filme ben, Deniz, Sinan. Kanyon'da izlediydik. Ganyonda. Garılarlan. Yok beaa üç saptık, atlamayın hemen. Gecenin bir yarısı film bitmiş, biz Levent'ten yol kenarında konuşa konuşa Akatlar'a kadar gelmişiz, eve dağıldıktan sonra hala birbirimizi “olm şöle de bi şey vardı lan yakaladın mı” diye arıyoduk. Filmi o kadar beğenmiştik ki en balık hafızalımız Deniz'e bile sorsanız abicim, bu hikayeyi hatırlar. Hatırlar derken hee der, olabilir der. Fazla yüz vermez. Sıkılır. Geyiğe sarmaktan filmi anlatmadık yalnız, ters yüzlerle örülü son derece başarılı bir senaryo, görkemli sahneler ve Christian Bale, Michael Caine'ın hazır ve nazır olduğu bir başka Christopher Nolan filmi - her haliyle bir başka.



Kaç Para Kaç

Reha Erdem'in Beş Vakit'ini izlemiş ve beğenmemiştim. Hal böyleyken ulen izlemedi demesinler mahcup oluruz diye öylesine taktığım Kaç Para Kaç harbiden beni çok etkilemişti. Taner Birsel'de vücut bulan, kıt kanaat geçinen, üçün beşin hesabını yapan esnaf tiplemesinin çok gerçek olduğunu yakın çevremden biliyordum. Devamlı artan bir tempoyla ilerleyen ve sonunu kestirmenize rağmen kendini size izlettiren filmde, Tünel'deki sahneler ve vapurda geçen kovalamaca sahnesi harbiden on numaraydı.



Türev

Şaka gibi, filmin ne fragmanı var ne internet sitesi çalışıyor. O derece kıyıda köşede kalmış bir film Türev, nerden bulur izlersiniz bilemem, ben Kanal D'den çıkan DVD'sinden izlemiştim. Yurtdışında operacı (operacı ne len, opera yönetmeni her halde) olarak çalışan Ulaş İnaç'ın bu ilk filmi, kadın erkek ilişkisi üzerine, sanırım Don Kişot'ta geçen bir hikayeyi ters yüz ederek günümüze uyarlıyor. Film, Altın Portakal'da en iyi filmi alınca baya kıyamet kopmuştu. Bilhassa Nazım tiplemesinde yönetmenin umursamaz görünen, çıkarcı, entel havalarındaki erkek karakter eleştirisi ve onun üzerinden verdiği ayar buradan köye yol olur. “the Güreli” ve Deniz'le birlikte, repliklerini dilimize pelesenk ettiğimiz üç Türk filminden biridir- diğer ikisi Her Şey Çok Güzel Olacak ve Vizontele.

Le scaphandre et le papillon (The Diving Bell and the Butterfly)

Yönetmen Julian Schnabel'in gerçek hikayeye dayanan filmi, listemizin Frankafon kontenjanı. Elle dergisi yayın yönetmeni Jean-Dominique Bauby'nin, yakalandığı beyin kanaması sonucu bütün organları işlevsiz hale gelmiş, sadece tek bir gözünü kırpabilmektedir ve sayılı günü kalmıştır. Fakat bilinci hala açıktır ve hayatla olan hesaplaşması henüz bitmemiştir. Gerçek bir hikaye olmasından ötürü olsa gerek iki gün falan filmin tesirinde kaldığımı hatırlıyorum.



The Wrestler

Darren Aronofsky'nin bu modern zaman trajedisinin, ciddi bir sistem sorgulamasını bünyesinde barındırdığını tahmin ediyorum. İtiraf etmek gerekirse Aronofsky pek de hazzettiğim bir yönetmen değildir aslında, Mickey Rourke'un hızlı zamanlarına da yetişemedim, tevellüt yetmez. Fakat filmi beğenmiştim çok, o yıldızların yaldızları söküldüğü zaman parıltısız hallerine görmemize imkan verdiği için, oyuncuların kendi hayatları da filmle paralellik gösterdiği, cast seçimi bu açıdan manidar olduğu için (Sadece Mickey Rourke değil, Marisa Tomei de tam isabet bu anlamda, kendisinin 92'den bir oskarı var!), içerdiği melankoli ve naiflik için... (Bunu yazmasam olmaz, the Ram'in boş zamanlarında kasaplık yapmasının boşuna olmadığıyla ilgili bir yorum okumuştum, hem Mickey Rourke'un hem Tomei'nin karakterleri aslında kendi vücudunu, yani etini satarak hayatta kalmaya çalışıyordu.)