10 Aralık 2010

Tasfiye Nedeniyle Zararına Yazılar

Mörfi kanunlarını üç diye bilirsiniz ama benim için mörfi kanunu hükmünde dördüncü bir kural daha var (yoksa termodinamiğe ve dolayısıyla ilk yazıma atıfla sıfırıncı kural mı demeliyim, usta yazar yine bağladı, ilk yazısına bağladı, abicimabicimbaamsızyazılarbirbiriylealakalımıyoksaabicim): Büyük konuşma, sonradan lafını yersin. “Ya bu Kars harbiden çok güzel yermiş” kanaatim “abi soğuk her halükarda iyidir, soğukta giyinebilirsin ama sıcakta soyunamazsın” olarak dillendirilen şahane teorimle birleşti ve TSK benden borcunu beş ay Kars'ta piyade olarak tahsil etmeyi münasip gördüğünü perşembe gece yarısı ilan etti. Kaderimizde bu şehrin, Kar'dan, İklimler'den, Kader'den fazlasını çağrıştırması varmış, herkesin geçtiği yoldan biz bu rotayla geçecekmişiz... Birkaç ay burada ve twitter hesabımda bir güncelleme olmazsa bu rota değişikliğine yormanızı rica ederim, ben birkaç gün sonra aşağıdaki kapıdan geçip buralardan çıkacağım, hakkınız varsa helal edin tekrardan...
Saint-Gut Free'yle Dersaadet'te sessizce volta atarken birbirimize fısıldadığımız bir sır var: Şehir, bilhassa ilk gelişte ve ondan ayrılırken göze çok güzel geliyor. Vaatkar. Şiirdeki gibi, efsunlu. Ama yaşarken, pek o kadar değil. Belki de öyle ama biz bunu algılayamıyoruz. Seneca'nın hakkı var, "biz erteledikçe, hayatımız hızlanıyor". Zaman hızlanıyor. Son bir haftada gördüğüm tüm eski dostlarla ve akrabalarla laflarken mutlaka dudaklarımdan dökülüveren cümle, “o kadar oldu mu be abi?” idi. Babaannemin bahçeli evinin koridorunda bir baştan bir başa koşmayalı, o taş evde gaz sobasına yapışık bir vaziyetle ders çalışmayalı, perşembe günü dedemin dükkanında çorap satmayalı, bir bayram sabahı buz gibi suyla abdest alıp akrabalarla namaz kılmayalı, lisemin koridorlarında avazım çıktığı kadar bağırmayalı, gece yat saatinden bilmem kaç saat sonra kıç kadar odada avcumuzu bir fincan şekersiz çayla ısıtırken memleketi kurtarmayalı, bomboş Menderes Ovası'na bakarken dalıp gitmeyeli, yazın hacı bekler gibi eş dostun gelmesini bekleyip ekip kurulunca sabahlara kadar oturmayalı, yazlık yerin kış vakti suratımıza çarptığı yabancılığıyla yüzleşmeyeli o kadar olmuş muydu? Geleceğimle ilgili hayal kurmayı ne zaman bırakmıştım? İstanbul'a geldikten kaç sene sonra? İstanbul'dan ne zaman hakikaten gitmek istemiştim? Barselona'dan önce mi sonra mı? Hakkımın her alanda devamlı yendiği hissi bende ne zamandan beri sabit bir fikir halini aldı, üç buçuk senelik çileli iş hayatımın hangi evresine tekabül eder? Peki hakkımı aramayı ne zaman bıraktım acep, onun da var mı bir miladı?

Ayhan Aydan'ı bilen bilir, bilmeyenin bi gugıllamasına bakar. O sevdiği adamı, tüm o apoletlerin, cuntanın, mahkeme diye kurulan tiyatronun önünde, tek başına ve dimdik şu sözlerle savunmuş: “Adnan Menderes'i 51 senesinde tanıdım ve kendisini çok sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk yapmaktı ve maalesef bunda muvaffak olamadım” Bu laf beni etkilemişti. Bu cesaret. Bu cesaret Adnan Menderes'i bu davadan beraat ettirmişti- Yassıada'da beraat ettiği tek dava. Bu cesaret beni hala etkiler. Ben bu kadar cesaretle söyleyebildim mi sevdiğimi, söylemiş kadar olmuşumdur be, var mı aranızda inkar edecek babayiğit? Ah, bu sorunun muhataplarından bazıları bu meydan okumamı hiç duyamayacak, bu yazıyı hiç okumayacak di mi, unutmuşum...

Çok meşhur bir “iki karınca hikayesi” vardır İslamda, bilenler ve daha önce anlattıklarım affetsin. Topal bir karınca hacca gitmeye yeltenmiş, ormanda bunu gören hayvanlar “ya karınca kardeş sen ne içiyosan aynısından biz de istiyoruz” demişler. “Sen nasıl gidicen o kadar yolu bu topal halinle?” Karınca dönmüş, “iyi de” demiş, “biz bu yolda ölmez miyiz de?” Niye yazıyorum diye kendime sorup duruyorum ya, anladın sen anladın...

4 Aralık 2010

Oyunculuk Nedir, Nasıl Yapılır (Golf Sopasız Versiyon)

Hep çok beğendiğim filmleri yazdım, bu sefer o kadar da beğenmediğim bir filmi yazayım, Yavuz Turgul'un hepimizi heyecanlandıran Av Mevsimi'ni. O kadar tafsilatlı bir analize girişmeden söyleyeyim, gidin, bir Eşkıya veya Muhsin Bey beklemeden. Yavuz Turgul'un nostaljisi, zamanını (daha moda tabirle zamanın ruhunu) ıskalamış kahramanları, oyuncu yönetimi, yerel ama hakkı yeterince teslim edilmemiş sanatçılara saygı duruşu içeren müzik seçimi (Eşkıya'da Kazancı Bedih, Gönül Yarası'nda Aynur Doğan ve bu sefer Kazım Koyuncu) ve hikayelerinin naifliği bana hep iyi gelmiştir. Bu filmde de Turgul, aynı dili başka bir platform üzerinden (polisiye hikaye) anlatıyor. Film sonlara doğru temposunu kaybetse de bilhassa ilk bir buçuk iki saati bayağı kolay izleniyor, kendimi filme kaptırmamdaysa Cem Yılmaz'ın oyunculuğunun etkisi yadsınamaz, niyeyse kendisini Zeki Demirkubuz'un filminde izleyemezsem gözüm açık gidecekmişim gibi gelirdi şu hayattan, bu filmle o inancım artık dogmatik bir hal aldı diyebilirim. Kendisinin merkezinde olduğu, meyhanede geçen ve Hayde şarkısında tüm masanın coştuğu sahne, hayatımda izlediğim en iyi sahnelerden biriydi, defalarca sıkılmadan izleyebilirim o sahneyi. (Filmdeki sahne henüz nete düşmemiş, Kazım Koyuncu'nun söylediği versiyonunu alta koyuyorum) Hep ne diyorum, marifet iltifata tabi, biz vazifemizi yapalım da...

30 Kasım 2010

İstifrah

Müdavimlerim de onaylayacaktır, yazı yazmak bizatihi konu olarak üzerinde kalem oynatmaya değerdir benim için. Niye yazıyorum? Nasıl yazıyorum? Bazı toplara niye hiç girmiyorum? Yazdıklarım ne kadar sansürsüz? Hepsine muhtelif vesilelerle değindim de aslında ama hala tatmin edici cevap verememişim gibi gelmiyor değil...

Öncelikle kıyıda köşede kalmış konularla ilgili didaktik yazılar yazma merakım olduğunu itiraf edeyim, ben şahsen Stockholm'e giderken bir nasıl yapsak da gezsek yazısı çok aradım fakat bulamadım, biz çektik başkası çekmesin di mi Güntekin? Bu tema, ister istemez bu tip gezi yazılarının başka bir alana geçişkenlik göstermesine vesile oluyor: Tavsiye yazıları. Şurada şu kebapçı açılmış diye sufle vermek, sakın Nou Camp'ta maça gitmeden Barselona'dan dönmeyin diye caka satmak, Kıskanmak iyi bir uyarlama mıdır diye aklımın ermediği konulara girmek bu kategoriye dahil...

Yine de yazı yazmak benim için temelde bir vicdan meselesi- Her ne kadar kendime mukayet olmaya çalışsam da, yazı yazarkenki o memleket kurtaran üslup ve blogun tepesindeki manasız cümle sanırım buradan geliyor. Ciddi konularda genellikle kimsenin görmediğini gördüğümü zannederek bir haksızlığa isyan etmenin öfkesi ile yazdığım çok sayıda yazı olduğunu biliyorum. Politik konuları bloguma malzeme etmekten imtina ettiğimi düşünürseniz, bu üslubun daha çok bireysel siyasete, “küçük insan”ın meselelerine, yani benim gibi birinin günlük meşgalelerine sirayet ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Beslendiğim bu öfke sayesinde, kafamı bozan bir mevzuda bitirmeye çalıştığı şiirinin son dizesi birden ilhamla kendisine bildirilen amatör şairler gibi, gözümün önüne birkaç tema ve cümle geliyor ve “hah” diyorum, “bunu yazmam lazım, yoksa başkası yazmaz”. Hayatının bir evresinde yazı yazmış biri, bu zehri kusması gerektiğini bilir. Sizi iğrendirmeden kusma eylemi hakkında düşündürmek istiyorum: Kontrol edemediğimiz, istemsiz ama bizi rahatlatan bir harekettir, gördüğümüze dayanamayıp hemen sifonu çeker ve pirupak halde hayatımıza devam ederiz. Bulantınız geçtiyse bunun yazınsal alandaki izdüşümünü düşünelim: Uç uca eklenen, dibine kadar samimi ve kontrolsüz, doğaçlama desek günah yazmayacak kurgudan yoksun cümleler... Peki kurgudan yoksun bir metin hiç edebi olabilir mi? Ama işte vaat rahatlama olunca bu günahı da işliyorsunuz- veya ben işliyorum desem daha doğru...

North Shields'da başıma gelen olay bir “yazmazsam olmaz”dı, toplumun din algılamasıyla ilgili sayfalarca yazı yazılabilir sırf o olay üzerinden. Bir de benim mutlaka bahsetmek istediğim ama ondan yazı çıkaramayacak kadar kabiliyetsiz bir yazar olduğumu hatırlatan bazı ufak “şey”ler var, mesela mesela... Cahilliğe gel -Cem Karaca'nın yürek dağlayan Herkes Gibisin şarkısının sözünün Nazım Hikmet'in şiiri olduğunu yeni öğrendim. E şimdi bunu gel de yazma kardeşim! Bu ve üzerinden yazı devşiremediğim başka hinlikler için bir adet tivıtır hesabına arz olduk, bu kadar numarayı onun promosyonu için yaptığım pek belli olmuyordur umarım: http://twitter.com/metusmehmetus

22 Kasım 2010

Stockholm Soğuğu

Uçak kalkmak üzereyken daha önceden kendimize sormamız gereken soruyu Sinan sordu: Neden İsveç? Cevabını o zaman da bilmiyordum, hala bilmiyorum, Stockholm'ü niye beğendiğimi bilmediğim gibi. Stockholm bana her zaman vaatkar bir şehir gibi gelmişti sadece. Sinan bu soruyu sorduğunda vizeme başvuralı sadece iki gün olmuştu. Zaten ben tefeci olarak adlandırmakta beis görmediğim vize aracısı kurumda sıra numarası veren kızın lafını dinleyip öğleden sonraya sıra alsaydım, veya başvurumu kabul eden adamın “valla bilader vizen yetişmez, yalvarır alırım diyorsan randevunu alayım” sözünü kaale alsaydım veya çok iyi niyetli bir konsolosluk hizmetiyle karşılaşmasaydım, vuslat başka baharaydı... Yoksa kışa mı demeliyim?

Stockholm'e dair anlatmaya havadan başlayacağım. Kardeşim o nasıl göt kesen bir soğuktur! Yani hadi güneş ısıtmıyor, niye üç buçukta batıyor? Her Şey Çok Güzel Olacak'ta Mazhar Alanson'un dediği gibi “buraların güneşi bilmediğimiz bir güneş Altan” Dışarı her çıkışımızda “abi hava kırılmış yahu” diye birbirimiz telkin ediyor, yarım saat kadar yürüdükten sonra tutmayan uzuvlarımızı saymaya başlıyorduk. Dördüncü gece biz girecek pavyon ararken kar yağmaya başladığında dedik bu sefer kırılır. Hee kırılır kırılır bekle sen.

Bu hava durumunun şehir üzerinde depresif (ülkedeki yüksek intihar oranı üzerinde etkisi var mıdır?), yeşil alanları kısıtlayan, Sinan'ın deyimiyle şehri yoran bir etkisi olduğu kadar, şehrin karakteri üzerinde bir izi var: Bu şehirde alış veriş merkezleri benim gördüğüm başka herhangi bir şehirle kıyaslanmayacak kadar çok, bu her ne kadar düşününce mantıklı olsa da, mesela Barselona'dan daha fazla alış veriş merkezi görmek, benim için yine de şaşırtıcıydı. Şehrin sakinleri gezmek için en iyi zamanın yaz vakitleri olduğunu söylüyor, o zaman yirmi saate yakın gündüzler, kanalların arasından tekne gezileri vs şehir çok eğlenceli bir hal alıyormuş.

Şehirde yaşayan Türkler ekseri olarak Konya Kululu, diyebiliriz ki Belçika için Afyon Emirdağ neyse, Stockholm için Konya Kulu odur. Türkler hakkında intiba olumlu değil pek, biraz kara kafalı olarak algılanma durumu mevzu bahis.

Stockholm'ün üzerine kurulu olduğu on dört adadan merkezdekine Gamla Stan deniyor, nam-ı diğer Old City, tarihi ada kafası. Biz de bu bölgede Archipelago Hostel diye bir hostelde kaldık, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ada köprülerle diğer adalara bağlanıyor, şehrin en işlek sokağı olan Riksgatan ve Drottning'e (İstiklal kafası) kemerlerin altından geçerek gidiyorsunuz.

Kraliyet Sarayı (Royal Palace) tam bir hayal kırıklığı- dışarıdaki heybetli yapıya paradoksal olarak içeride hiçbir numara yok. Buna bitişik olan Nobel Müzesi'yse bizim gezimizin en hoş sürprizlerindendi. Nobel Ödülleri Alfred Nobel'in anısına İsveç tarafından veriliyor. Adaylar her sene ocak sonu belirlenip ekim başında kazanan açıklanıyor, törense aralık ayında İsveç Belediye Binası'nda kraliyet ailesinin ve seçici kurulun da katılımıyla dağıtılıyor, alın size belediye binasını görmek üzere bir bahane. Buna Barış Ödülü hariç, o ödül Norveç'te veriliyor, ki eskiden Norveç İsveç'e bağlıymış. Barış Ödülü'nden ayrı olarak, Nobel ödülü ekonomi, kimya, fizik, tıp, edebiyat dallarında veriliyor. Müzeyi rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz, bize denk gelen rehber, İngilizce'yi mükemmel akıcılıkta konuşan, o sene dağtılan ödüllerin içeriğine derinlemesine vakıf, sorulara direk cevaplar verebilecek kadar açık sözlü biriydi. Ödüllere ilgili tartışmalar arşivleniyor ve elli yıl boyunca bu arşivler açıklanmıyormuş. Buna aday listeleri de dahil, fakat seçici kurulu oluşturan Kraliyet Akademisi'nin on sekiz üyesinin kimler olduğu belli. Güncel bir not, bu seneki Barış Ödülü Çin'de bir düşünce suçlusuna verilmiş, kendisi hapiste olduğu ve ailesine de Çin Hükümeti tarafından çıkış yasağı konduğu için ödülü kimin alacağı şu an itibarıyla belirsizmiş, Çin Hükümeti tamamen Kraliyet Akademisi'ne savaş açmış ve büyük bir boykot kampanyası başlatmış durumda. Nobel deyince Türkiye'de akla geleni sorduk: Edebiyat ödülünde politik kaygılar gözetiliyor muydu, pozitif bilimlerdeki kadar ölçülebilir bir durum olmadığı için, subjektif kaygılar ödülde etkili miydi? Büyük bir özgüvenle “kesinlikle hayır” diye yanıtladı sorumuzu mihmandar -ki bu dalyan gibi delikanlıya artık mihmandar diyebiliriz- sonuçta fizikte de topluma sağladığı yarar gözetiliyor, bu da en nihayetinde tartışmalı bir kavramdır, edebiyat ödülleri tamamen kaliteye göre belirlenir minvalinde bir cevap verdi. Pası aldım, şutu çektim: “Tolstoy'a niye verilmemişti, yoksa onun eserleri yeteri kadar yetkin bulunmamış mıydı?” “Sadece Tolstoy değil, Virginia Woolf, James Joyce da ödül alamadı, ve haklısınız, Tolstoy her zaman en büyük tartışmalardan biri olmuştur” diye cevap verdi çocuk. (Cahilliğimi mazur görün üç yazarı da hiç okumadım, ama en çok James Joyce şaşırttı beni, çünkü Orhan Pamuk'a ödül verilirken yapılan kısa açıklamada, Pamuk'un İstanbul'u anlatmasında James Joyce'un Dublin'i anlatışına bir atıf vardı.) En sonunda taarruzlarımızdan usanınca, jüri tarafından belirlenen her ödül kadar burada da subjektiflik var diyerek ustaca bir manevrayla sıyrıldı bizden. Tabi Nobel Edebiyat ödülü demişken Jean Paul Sartre'ı anmamak olmaz, kendisi yaşamı boyunca tüm ödülleri reddettiği gibi, bunu da reddetmiş (Frankofon işte!), hatta aday gösterildiğini öğrenince, Le Figaro'da yayımlanmak üzere seçilmesi durumunda kabul etmeyeceğini ilan eden bir yazı kaleme almış, akademi de açıklamasında Sartre'ın ödülü kabul etmeyeceğini bildiklerini ama bunun onun ödüllendirilmesine mani olmadığını belirten bir açıklama yapmışlar.

Genel olarak müzelerde görevlilerin tutumuna, müzelerin tasarımlarına, müzelerin interaktif sunumlarına saygı duymayan çarpılır alimallah. İnteraktifliğe bir örnek olarak sergilenen enstrümanların yüzde doksanının kullanılabildiği Müzik Müzesi'ni verebiliriz, bu interaktifliğin bir tezahürünü de aşağıda teşhir ediyorum, yok performans benim değil efendim, bende ne gezer öle kabiliyet...

video

Yazı uzadıkça uzuyor, nolduk hooop anlatmazsak içimizde kalacak üçüncü müzemize geldik, 1628'de batmış ve üç yüz otuz üç sene suyun dibinde kaldıktan sonra çıkartılmış bir geminin sergilendiği Vasa Müzesi. Buna da kıyın paranıza gidin (böyle dedim ama Stockholm City kartına ulaşım da bu tip müzeler de beleş, hesabı doğru yaparsanız iyi tasarruf edebilirsiniz) Gidin ki devasa boyutta bir geminin yapılmasına mı şapka çıkarırsınız, yoksa bunun hangi teknolojiyle tek parça olarak su üstüne çıkarılması üzerine mi kafa yorarsanız, güzel manzaralı restoranında mı soluklanırsınız, yoksa adamların müzenin ziyaretçileri için hazırladığı simülasyonlarda batmayan gemiler mi tasarlarsınız, siz karar verin.

Vasa Müzesi ve vaatkar ama bizim girmediğimiz Nordska Müzesi, Gamla Stan'ın doğusuna tekabül eden Djurgarden'da. Yine vaatkar bir başka müze Östasiatiska ve etrafındaki birkaç müze Skeppsholmen'de konuşlanmış durumda, burası doğal güzellik kabilinden Stockholm'ün etkileyici kısımlarıydı. (Yok o doğal güzellikleri kast etmedim sayın okuyucu, onu da anlatıcaz, merak etme)
Ama önce diğer kamu binaları. Gündüz turist olarak içeri buyur edilmeyince, bastık parayı (40 SEK yani İsveç Kronu karşılığı 8 TL, aman ne para!) operaya gittik kardeşim. Yersen. Ben zaten operaya gitmeden şaapamıyorum, gözüm açık dönüyorum şehirden. Burası da çok etkileyici değildi, her bakımdan (sahne boyutu, orkestra büyüklüğü izleyici kapasitesi vb) Viyana'nın yarısı kadar diyebilirim. Tabi benim beğenmememde dilin İtalyanca olduğunu kırk beşinci dakikada anlayacak kadar cahil olmam ve yanımda adını vermek istemediğim arkadaşın horlaması etkili olmuş mudur, bilemem. Şaka bir yana karşılaştırdığım örnek tabi ki AKM falan değil, Viyana'daki salon, yani haksızlık etmenin lüzumu yok. Tiyatro binası da keza on numara bir yapı, görmekte fayda var, biz yine dıştan gördük...
Neyi atladım? Kiliseler. Niye atladım? Yok çünkü, var olanlar etkileyici değil, bilhassa Gent ve Brugge gibi iki etkileyici açık hava müzesinden sonra burası iyice yavandı, yine de Pakistan için gördüğüm yardım çağrısınaysa helal olsun diyorum, gidecek Diyanet İşleri gavur ellerindeki bir felaket için para toplayacak, neeerde o günler...

Biraz tıkınmadan bahsedelim, şehrin genel olarak pahalı hali restoranlara da haliyle sirayet etmiş durumda, Salu Hall İstinye Park'ın çarşısına benzer bir çarşı, oranın atmosferi fena değildi, karides ürünlerini beğenerek yemiştim ki kuzey ülkelerde yaygın olan soğuk yemekle pek aram yoktur. Ayrıca alkol konusundaki yasaktan da bahsetmem lazım, devlet %3,5'un üzerinde alkol içeren ürünlerin satışının tamamını tekeline almış durumda ve bu tip yerler yedide kapanıyor, bu açıdan tedarikli gitmenizde fayda var, zira mekanlarda alkol ucuz değil. İsveç'te sürprizler bitmiyor anlayacağınız...

Geldik sonuç kısmına: Gece hayatı. Hafta içleri tırttır, fazla tırmalamayıp beklentiyi yüksek tutmayın. Haftasonu güzel yerler paralıdır, gireceğiniz yere on birde girmiş olun, bizim gibi bir saat tipide dolaşıp heder olmayın. Södermalm ve Kungsholmen tarafında güzel barlar mevcut, bizim beğendiğimiz İndigo, üç sap damsız girebildiğimize hayretler ettiğimiz ve hakikaten yıkılan Leroy, dışarıdan tam bir pavyon görüntüsünde olan Bernds, lounge kafası için Orange şehrin hiç de fena olmayan mekanları. Eh barların içinde türlü doğal güzellikler de var, daha n'olsun!

15 Kasım 2010

Zamansız Bir Tebrik

İslam aleminin iki bayramı da dinen bayram namazıyla başlar, aksiliğimin depreştiği zamanlarda bu kurala pek itibar etmeden gün döner dönmez mesajla bayramımı kutlama nezaketi gösterenleri terslediğim konusundaki riyayetler, maalesef doğrudur, fakat bu bayram sabah vakti İskandinav diyarlara yollanacağımdan mütevellit herkesle bayramlaşmak kısmet olmayabilir, dolayısıyla her zaman kızdığım bir davranışı ben göstereceğim...

Sema, Arapça sin-mim-ayn kökünden türetilmiş, Arapça'dan İbranice'ye Şema olarak geçmiş bir kelime, "dinlemek" anlamına geliyor. Hz. İbrahim, Allah duasına cevap verip (duasını duyup) ona ileri yaşta bir çocuk verince, oğluna İşma-el adını koymuş, "Allah işitti" manasında.* İbrahim'in duasını işiten Allah, İbrahim İsmail'i kurban etmeden onu bağışlamış da. Allah sevdiklerinizi size de bağışlasın, bayramınız mübarek olsun.

*Kelime-baz-I, Sevan Nişanyan

9 Kasım 2010

Beşiktaş'ın Çocuğu Allen Iverson

90ların sonundan 2000lerin ortasına kadar NBA'in “franchise” tabir edilen oyuncularının başında gelen Allen Iverson'ın (bu yazının geri kalanında takınılacak NBA yazılarında da geçen yavşak Amerikan aksanlı üslup uyarınca kendisinden AI olarak bahsedilebilir) Beşiktaş'la görüştüğü haberin bağlantısını en yakınımdakilere yollayıp üzerine espriler türettiğimizi hatırlıyorum, şu ansa tüm o yaratıcı espriler “Beşiktaş'ın çocuğu Allen Iverson” tezahüratının yanında kötü bir fıkra gibi kalıyor. AI, benim için tüm zamanların bir numaralı oyuncusuydu, Jordan'lar, Vince Carter'lar, Kobe'ler falan hikaye. (Tüm zamanların takımı da Payton'lı, Kemp'li 97 finalini oynayan Seattle'la, Larry Brown'un coachluğunu yaptığı 2006 finalini oynayan Detroit)



Kendine münhasır bir tarzı olan bir point guard'dı AI, 1.83 boyunda, (az önce bir yorumcu 6 feet'in NBA için psikolojik bir sınır olduğundan bahsediyordu), seksen küsur kilo, fizik olarak olan çelimsizliğine rağmen çabukluğu ve süratiyle driplinglerle rakip savunmanın dengesini bozan skorer bir point guard... Her yenen basketten sonra, hızlıca gidip baskete cevap vermesinden ötürü lakabı “the answer”dı. Sokaktan gelen, hapis cezasına çarptırılmış biri olarak sokak tarzı bir basketbol oynuyordu, ki NBA'de bu tarz o zaman prim yapıyordu, ne de olsa NBA sırtını, büyük yıldızlara, fiziksel olarak rakibinden üstün franchise atletlere, bireysel olarak rakibi ekarte ede ede dikey olarak yükselmenin mümkün olduğu rekabetçi Anglosakson kültüre yaslıyordu. Çok yürekli ve fedekar tarzı, kısa zamanda basketbolseverlerin sevgisini kazanmasına yetti, 13 kere All Star ilk beşine seçilmesini, taraftarının bu teveccühüne borçluydu, geçen sene kendi takımında ilk beş oynamıyorken, maçların yarısını kaçırmışken bile ilk beşin halk oyuyla seçildiği Doğu takımının en çok oy alan oyuncusuydu. 2004te Rüya Takım özel maç için Abdi İpekçi'ye geldiğinde, LeBron'lar, Carmelo Anthony'lerin AI'ın yanında sönük kaldığını hatırlıyorum. Tarzı saha dışında da farklıydı, “i don' wanna be MJ, i don' wanna be Bird” diye konuşuyor, tarzı, dövmeleri, rap kültürüyle aykırı haliyle medyaya yeteri kadar malzeme veriyordu. Devamlı topu eline isteyen, topu paylaşmayı sevmeyen, takımın etrafında kurulduğu adam oldu, bu süreye dört sezon sayı krallığı ve bir normal sezon MVPsi sıkıştırdı.

Ama, gün geldi devran döndü... NBA'in belki en çok darbe alan, en çok faule maruz kalan oyuncusu, yıllar içinde fiziksel ve mental olarak yıprandı. İlk başlarda sorun yaşadığı ama sonra beraber NBA finaline çıktığı coachu Larry Brown Detroit'le yeni bir efsane yazarken, o önce 76ers'daki başrolü bir başka AI- Andre Igoudala'ya bıraktı, sonra bunu hazmedeyip Denver Nuggets'a gitti, ama oranın da horozu Carmelo Anthony'di. Kariyeri düşüşe geçmeye başlamıştı, artık NBA'de Steve Nash gibi, Jason Kidd gibi, Tony Parker gibi takımı oynatan point guardlar tercih ediliyordu, yıllar içinde NBA, Avrupa basketbolunun da etkisiyle bireysellikten ziyade daha çok pasa, sert savunmaya ve hücumda dış şuta dayalı basketbolun oynandığı bir forma dönüştü (Phil Jackson'ın üçgen hücumu hala şampiyon, o ayrı). Ne de olsa o Avrupa sosyal demokrasinin, sendikal hakların anavatanı olmasının basketboldaki izdüşümü olarak takım savunmasına, pas organizasyonuna ve daha az spektaküler hareketlere dayalı bir basketbol geliştirmişti.

Beşiktaş, Dünya Kupası'nda Türkiye'ye dönen ilgiyi son derece akılcı kullanarak Allen Iverson'ı napıp edip getirmeyi başardı, onu beyazların arasında kocaman tebessümüyle görmek benim için Al Pacino'yu Ezel'de görmekten farksız, napıp edip askere gitmeden bir maçına gitmek, onu dünya gözüyle görmek istiyorum. “The answer” törende biraz tutuk gibiydi, yirmi bin kişilik salonlardan, kazanılan on milyonlarca dolarlardan sonra üç bin kişilik bir salonda, en son ne zaman şampiyon olduğu kimse tarafından hatırlanmayan ve kurulduğundan beri ülkeyi hiçbir zaman Euroleage'de temsil edilmemiş bir takımda oynayacak, onun kariyeri için çok da parlak bir son sayılmaz. Yılda 2M€'dan iki yıllık bir sözleşme imzalanmış, onun 4M€'ya ihtiyacı olduğunu hiç zannetmiyorum, AI sanırım bir kez daha kendine bitti diyenlere sahada cevap vermeye çalışacak.

7 Kasım 2010

Belçika Dersleri

Etrafımdaki insanların çoğu daha uzun ve vaatkar Kurban Bayramı tatilinden mütevellit, 29 Ekim'de evde pineklemeyi seçtiler, eh tatilin atalet'le aynı kökten geldiğini hesaba katarsanız, geç uyanmalar, uzuun kahvaltılarla geçirilmiş dört günlük tatil de zannımca zayi edilmiş sayılmaz, fakat acar blogger'ınız, yemedi içmedi Belçika denen daha çok haber bültenlerinde tamamlanan temaslarla maruf ülkenin en bilinen üç şehrini, Brüksel, Gent ve Brugge'ü ziyaret etti. Aranızda başıma ne cenabetliklerin geldiğini merak edenler veya gitmeyi düşünenler varsa, işte size Belçika dersleri:

Şehir merkezinde yirminci yüzyılda yapılmış bina bulamazsın, boşuna arama: Bilhassa Gent ve Brugge için doğru bir önerme, bu şehirlerdeki birçok yapı Unesco kültür mirası kapsamında korunuyor. İlginçtir binaların üzerine hangi yılda yapıldığı da nal gibi kazınmış. Brüksel'deyse NATO binası ve Avrupa Komisyonu gibi estetik fakiri binalar mevcut. Bununla birlikte tüm Belçika'da havaalanı hariç Starbucks yok, ve hatta sanırım Brugge'de McDonalds/Burger King gibi fast food lokantaları bile yok. Brugge ve Gent'in efsunu, zaten turiste tarihin dondurulduğu hissi yaratmasında, gezerken açık hava müzesi kafası böyle bir şey olsa gerek diyorsunuz.
Şehrin alametifarikasını arıyorsan saat kulesine git: Şehrin meydanında bulunan, en yüksek binaları, şehirlerin ortaçağdan kalan saat kuleleri. In Brugge'ü izlemiş olanlar Brugge'deki kuleyi anımsayacaktır, paranla rezil olmak deyiminin ne menem bir şey olduğuna dair merakınız yoksa sakın çıkmayın Brugge'deki kulenin tepesine, üç yüz küsur merdiveni tek tek ve spiral bir rotayı takip ederek çıkınca gördüğünüz manzara çok da matah değil. Buna mukabil, Gent'teki saat kulesineyse, mutlaka çıkın, dipdibe yapılmış kendine münhasır devasa yapılara aynı yükseklikten bakma fırsatınız olacak. Gent meydanı bu kadar haşmetli yapıları (kiliseler ve saat kulesi) bitişik olarak barındırması bakımından benim için gayet şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Bir dipnot düşmem lazım, hatta bunun için geç bile kaldım: Büyük katedralleri, işlenmiş vitrayları, içlerindeki şapelleri severim. Bunlara ve Hristiyan dogmasına (Katolik dogması olarak okuyun lütfen) ilgi duymayan biri için bu şehirler parıltısını kaybedebilir, ben önden uyarmış olayım...

Belediye saraylarına gir: Benim hemen her Avrupa şehrini gezerken ifa etmeye çalıştığım bir ritüel, tiyatro, opera ve belediye gibi kamu hizmeti veren binaları mümkünse gezmek, şehirdeki en estetik mimariye sahip yapıların buradan çıkabildiğini birden çok Avrupa kentinde (Viyana, Köln, Kopenhag...) müşahade etmiştim. Brugge'deki belediye binasını da bayağı beğendiğimi söyleyebilirim, binanın dış cephesine o kenti yönetmiş derebeylerin/yöneticilerin heykellerinin de yapılmış olması, bence binaya ayrı bir estetik katmış.


Ara sokaklara sap: Salt size gösterileni değil, şehrin o turistik kabuğunun arkasını da görmek için, şehrin ara sokaklarından yürümek eğlenceli gelmiştir bana. Bu bağlamda Gent, henüz turistik bir yer olmadığını, ara sokaklarının bakımsızlığı ve köhneliğiyle gösterirken; Brugge, sadece meydanı makyajlanmış bir butik şehir olmadığını, ara sokaklarındaki evlerin pastel renkleri, yeşilliğin meydana olduğu kadar uzak sokaklara da nüfuz etmesiyle ispatlıyor. Bu açıdan demokratik bir şehir olduğunu, tren garıyla şehrin meydanını yürümüş biri olarak, sokakların git gide güzelleştiğini ama asla bir döküntülüğün söz konusu olmadığını söyleyebilirim sanırım. Brüksel ise, sanırım başkent olmanın da dezavantajını yaşayan bir yer olarak, Gotham City'den çıkma binalar, gettolaşmış mahalleler ve görece yüksek apartmanlarla hem Brugge'e hem Gent'e kıyasla daha az sevimli. Bu ahkamları keserken kesin ifadelerden imtina etmeye çalışıyorum, zira ne kadar bilinçliymişim havası yaratsam da ben Belçika'yı gündüz vakti ve elimde haritayla gezdim, bunu akılda tutmakta fayda var...

İçinden nehir akan şehirden zarar gelmez: Suya medeniyetin arasındaki doğrusal ilişkinin bir sağlamasını Brugge'de yapabilirsiniz, şehirdeki en klasik turistik aktivitelerden biri de olabilir, ama hava müsade ederse, bence motorlu teknelerle tur atmadan dönmeyin. Bu turu geziniz bitmeye yakın atarsanız, yürüdüğünüz yolları bir de suyun üzerindeyken görebilir ve şehre farklı bir perspektiften bakabilirsiniz.


Midyeyle doyulur mu dedim, yedim doydum: Belçikalı kuntaların bazı meşhurları var, listeye yemek kabilinden çikolata, waffle (Abbas Abi'ninkinden daha farklı) ve suda haşlayıp sosla servis ettikleri midyeleri yazılabilir, ki sonuncunun tadı beni pek açmadı. Brugge'de rastgele oturduğum iki lokanta da başarılıydı, biri meydanın arkasındaki lokantalardan, adını almayı unuttuğumu esefle fark ediyorum, diğeri de “De Wiijngaard” olarak bilinen rahibe manastırının köşesindeki “La Dantelliere”.

Trafik berbattır, tren veya metro kullan: Tabi aldığın bilet doğrudan mı yoksa aktarmayla gitmek istediğin yere gidiyor, bunların sana görevli tarafından söyleneceğine dair bir hüsnü zannın olmasın, bu bilgiyi kendin kontrol etmen gerekiyor. Yoksa kendini inmen gereken durağı üç durak önce geçmiş Belçika'nın taşrasına doğru giderken, öküzün trene Belçika'da da Türkiye'deki gibi baktığını müşahade ederken bulabilirsin. Bütün bunlar çekinip soru sormazsan başına geleceklerdir, yine de bindiğin trenin bozulması için benim cenabetlik seviyeme uğraşman gerekecektir, hiç boşuna uğraşma, cenabet olunmaz cenabet doğulur.

4 Kasım 2010

Çoktan beri seçmeli olan bir soru

Tüm bildiklerinizin, öğrendiklerinizin, tembihlendiklerinizin aklınızdan çıktığı anlar vardır. Özünüze, bastırılmış ve herkesten sakladığınız korkularınıza, batıl inançlarınıza, hiçbir zaman itiraf edemediğiniz kusurlarınıza rücu ettiğiniz, normal zamanda sığınmadıklarınıza sığındığınız, kontrolü kaybedip özünüze döndüğünüz, hatta ilkelleştiğiniz duygusuna kapıldığınız anlar... Ben o anlardan geçtiğimi lisede hocamın gözümün içine dosdoğru bakarak sorduğu sorunun kulağımda bir kez daha yankılanmasıyla anlarım: Ne pahasına? Burnumda sıcaklık hissedip elimi burnuma gayriihtiyari götürdüğüm anda elimin bir anda kırmızıya boyanması vakasının yalnızken başıma geldiği üç seferde de, kanayan burnuma tampon yapmamın akabininde hissettiğim ilk duygu, sorduğum ilk soru budur.

17 Ekim 2010

Blogun değil, Filmin Verdiği Sır

"Bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını... yine de değiştiremeyeceği bir şey var benjamin. tutkularını değiştiremez! "

Bu replik sinemalarımızda Gözlerdeki Sır ismiyle vizyona girmiş en iyi yabancı film oscarlı El Secreto de sus ojos'dan. Ama bu bir spoiler değil, çünkü siz bunu zaten biliyordunuz. Yazının geri kalanındaki spoilerlara maruz kalmamak içinse bence filmi izlmediyseniz yazıya da ilişmeyin, ne de olsa aslında filmin esrarı yukarıdaki epigrafta mahfuz, metnin geri kalanında boşuna çabalayacakmışım gibi bir hissiyat var nedense...

Bir savcının hikayesi bu, yirmi beş sene önce gerçekleşen bir tecavüz akabininde katledilen bir genç kızın failini bulmaya çalışırken başından geçenleri geçmişiyle de hesaplaşarak kitaba dökmeye çalışan, Benjamin Esposito'nun (Ricardo Darin) hikayesi. Benjamin, kitabın taslağını okutmak için 25 sene önceki şefi Irene'e (Soledad Villamil) gittiğinde, Benjamin'in gözlerinde canlanıveren ışıktan, bu ilişkinin bir gönül boyutu olduğunu hissediyorsunuz. Sonrasında geri dönüşlerle olayın olduğu 1974 ila kitabın yazıldığı 1999 arasındaki zaman dilimi hızla kapanıyor, futbol maçlarının (stadyumdaki tek plan kovalamaca sahnesi unutulacak gibi değil), adaletteki sapkınlıkların, kontrgerillanın (asansör sahnesi gerilimin dibine vuruyor), erkeğin sevdiği kıza açılmaktaki cesaretsizliğinin, yakın arkadaşı gözetmeyi devamlı şikayet ederek, fakat bir vefa duygusuyla ibadet gibi yerine getirmenin... anlatıldığı yüz yirmi dakika boyunca, bu ülkede tanık olduğunuz ve aktörü olduğunuz hayatların filmdekine ne kadar benzediğineyse, ancak hayret edebiliyorsunuz, benim için filmin sırrı kabiliyetli oyuncuların gözlerinde olduğu kadar, bu özdeşlik duygusunu hissettirmesinde.

Hikayenin sonu, bazen yazılmayan “a” harfine düğümlenip kalıyor, bazen olmanız gereken yerde olmadığınız için hayatınızı kurtaran kadere. Başkalarının tutkusunun ne kadar çabuk saplantıya dönüşebileceğine ve bunun ne sonuçlara yol açabileceğine tanık olmanız da cabası. Eh, herkesin tutkusu kendine.

15 Ekim 2010

Turnusol Kağıdı Olarak Bosna

Hazır öfkelenmişken Kusturica meselesiyle ilgili aynı yazardan şahane bir yazı daha:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1022794&Yazar=ERKAN%20GOLO%D0LU&Date=09.10.2010&CategoryID=96

İsmet Berkan gitti, Feridun Düzağaç gitti, Gökhan Özgün gitti, inşallah Erkan Goloğlu yazmayı bırakmaz, o meşhur dizedeki gibi kör kuyularda merdivensiz kalmayalım...

14 Ekim 2010

Faydasız Bir Yazı (Daha)

Yazı yazarken, okuduklarım, başımdan geçenler, yalnızken aklıma gelenler kadar kuvvetli bir motivasyonum var, öfke. Hayata ve hayatta olup bitenler karşısında acizliklerime karşı, insanların duyarsızlıklarına, empati eksikliğine ve bencilliklerine karşı, kişisel hayatımda başımdan geçen hayal kırıklıklarına ve başarısızlıklara karşı, basiretsizlikler yüzünden gözardı edile edile kronikleşmiş birtakım ülke meselelerinin hayatıma dolaylı veya doğrudan tesir etmesine karşı (Kürt sorununu kast ediyorum), kerameti kendinden menkul kanaat önderleri tarafından toplumun dinamiklerinin yanlış yorumlanmasına karşı sadece üzgün değil, bu durumun vahimleşerek süregideceğini içten içe sezdiğimden aynı zamanda öfkeliyim de.

Ama bütün bu saydıklarım hakkında yazmamaya, öfkemi dizginlemeye çalışıyorum. Hem güncelle hem siyasetle fazlasıyla içli dışlı olmama rağmen, blogda güncel ve siyaset dışı yazma eğilimimin, kendime mukayyet olmaya çalışmamın sebebi insanlara görüşümü dikte ediyor gibi görünmekten imtina etmem, kişisel kanaatimi -çok yakınlarım dışında- sorulmadıkça paylaşmıyorum. Yazı yazmanın bir fayda getirmediği konusunda kesin bir kanaatim olduğunu önceki yazılarımdan hatırlayanlarınız olacaktır...

Bugün de bir habere çok öfkelendim, ama geçmişti. Annemle laf arasında aynı öfkeyle ittifak edince, dayanamadım. Şili'de göçük altından 69 gün sonra sapasağlam kurtarılan 33 kişi hakkında bu ülkenin çalışma bakanı olacak zevat, “Niye o kadar büyütüyoruz Şili'de olup biten hadiseyi? Bizde olsa üç günde çıkarırdık” demiş. Diyebilmiş. (İnanamadınız değil mi, bu kadar pişkinlik, bu kadar yüzsüzlük olmaz diye düşündünüz değil mi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25140943/) Bu cümle sanırım başkasının başarısına bok atma konusunda yeni bir pencere açıyor. Büyütmeyin, bu Türk milletinin en karakteristik hasletlerinden biridir. Allah devletimize milletimize zeval vermesin. Bu kadar ileri bir teknolojimiz, işçileri bu kadar gözeten bir hükümetimiz, bu kadar mahir devlet büyüklerimiz varken sırtımız s.kseniz yere gelmez, hadi yine iyisiniz.

İnsan dediğin de fesat bi yaratık işte, içimden beş ay önceki maden kazasında göçük altında kalmış ve hala çıkarılamayı bekleyen iki işçimiz için de bu mahir bakanımız bi el atsa demek geçiyor. Hazır işi de buyken. Hayır benim kıt İslam bilgime göre, insanları sevdiklerinin mezarı başında Fatiha okumaktan mahrum etmenin vebali biraz ağır da. Benimkisi naçizane bir istek sadece, vallahi büyütmüyorum.

PS: Zonguldak'taki kazayla ilgili ufuk açıcı bir yazı için: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=999443 Bu yazı sadece memlekette vicdan sahibi eli kalem tutanlar olduğunu göstermesi bakımından teskin edici değil, aynı zamanda Eş'ari/Mutezile meselesine getirdiği yorumla da düşündürücü, bir fırsat yaratıp bu konuya değinmeye çalışacağım.

10 Ekim 2010

Celp

Kitab-ül Hiyel'e saygıyla...

Veda mailı yazıldı. Son Pera seferi düzenlendi. Moda sahilde son bir kez iç çekildi. Hakkı geçenlerle helalleşildi (Babaanne hariç. O çok hasta. Ziyaret edildiğinde hasta olunacak kadar). Bir göz kira evi boşaltılınca bütün o evde geçen zamanlar, izlenen filmler, ağırlanan misafirler sanki fotoğraflarda kaldı sadece. Ahir zamanda zaten soğuk olan ev, artık geçmiş kadar soğuk. (O soğukluğu, yabancılığı laminatta ayakkabıyla yürüyünce, daha iyi anlamıştı.) Telefon bile kapatıldı. Galip bu duyguyu biliyor. Sıfırdan başlama duygusu, zaman çizgisinde bir kırılma. (okuyucu, lütfen Back to The Future II'da Emmett Brown'ın tahta önündeki sahnesini hatırla) Yirmili yaşın ortasında bu duyguyu dördüncü yaşayışı. Üçüncü kez başladığı noktadan, Dersaadet'e bakıyor Galip. Gitmeden önce şehrin bu manzarayla hatırında kalmasını istiyor, bir bilgisayarın birlerinde/sıfırlarında değil; çünkü fotoğrafın göstermekte kifayetsiz kaldığı bir duygu var, derinlik. Sadece hacimsel olarak değil, duygusal derinliği de yok meretin, konu İstanbul'sa derinlik çok önemli olabilir. Biraz daha vakti var. Rumelihisarı'na kahvaltı yapmaya gelenler sökün etmemiş henüz. Şehre doyasıya bakma ayrıcalığının sadece ona bahşedildiği zaman dilimi henüz geçmemiş.

Derken gözü görmez oluyor. Şiirdeki gibi, her yer karanlık oluveriyor birden. Ama şehrin siluetini henüz hafızasına tam olarak kazıyamamıştı, karşıdaki Kandilli Kız Lisesi miydi, Anadolu Hisarı'nın yanındaki bina Sabancı'nın mıydı, bu sorular hala flu. Gözünün önündeki perdeyi kaldırması, bu kabustan sıyrılması lazım. Bir baskı hissediyor gözünde, elini gayriihtiyari gözüne götürüyor. Bir çift el gözünü kapatmış. Gülümsüyor Galip, biri buna bu çocukluk şakasını yapmayalı yıllar olmuştu. Elleri gözünü kapatan ellerin üzerinde geziniyor bir süre, narin, uzun parmakları tanımıyor. Sadece dokunarak tanıyabileceği bir el var mı Galip'in, bu soruyu kendine sormaya korkuyor. Huysuzlaştı, “Sen kimsin?” diyor Galip. Gözünü kapatanın bir kız olduğunu cevapla anlıyor: “Mevlana” diyor kız, “ne güzel demiş: İnsan dediğin gözden ibarettir, geri kalanı deri.” Galip biliyor ki en dıştaki deri, ölüdür. Merakına yeniliyor Galip, bir hışımla kızın ellerinin oluşturduğu prangadan sıyrılıp arkaya dönüyor. Bankın arkasında hayret eden bir çift ela göz karşılıyor kendisini, neden sonra kızın güzelliği gözünü alıyor. Hiç yazılmamış bir romanın kahramanı olarak Galip, kızın adını soruyor, kız gözüne o kadar güzel geliyor ki, şehrin siluetini hatırlamak yerine Gözde'yi -Gözde'ymiş adı- hatırlamakla da avunabilir. Galip gözlerini dikmiş Gözde'nin kıvırcık uzun saçlarına bakıyor şimdi. Simsiyah saçları omzunun üstünden, simsiyah boğazlı kazağına düşüyor. Toparlanıyor Galip, etkilendiğini belli etmemesi lazım, ne istiyor şimdi bu kız? Niye konuşmuyor? İçinden "lütfen bir şey desin" diyor Galip, "yoksa daha başlamadan bitecek". Gözde'nin gönlündense “Ne olur gözümün içine baksa” diye geçiyor, “gözlerini kaçırmasa. Gel yanıma otur dese...” Böyle saniyeler geçiyor, geçiyor...

Gitmeden önce son saatine girdiğini hatırlayınca kafasını çeviriyor Galip, önüne döndüğünde boğaz gözüne daha bir güzel görünüyor, sanki denizi ilk kez görmüş gibi hissediyor kendini. ...ve bakıyor. On yedi yaşında külüstür bir otobüsle bu şehre ilk geldiğinde, rehberin sessiz bir tonla Boğaziçi Köprüsü'nden geçiş anonsuna müteakip otobüste uyanık kalanlarla birlikte yaptığı gibi hafifçe ayağa kalkmak suretiyle boğaza hayranlık ve yabancılıkla bakıyor.

3 Ekim 2010

Bir Yalnızlık Eğlencesi Olarak Cep Telefonu

Şu an nasıl feysbuk konusunda mutaassıp ve mantıktan yoksun bir muhalefetim varsa, (blogger burada geleceğe yol yapıyor) ben lise ikinin yarısına gelene kadar (2001!) cep telefonu da benim teknoloji düşmanlığımdan nasibimi almıştı. O zaman yatılı kaldığımız ve bütün bir yatakhane olarak dış dünyaya ulaşma babında belli saatler arasında kullanabildiğimiz tek bir ankesörlü telefona baktığımız için, tüm arkadaşlarımın haklı olarak teker teker birer cep telefonu edindiği ilk bir buçuk yıl boyunca annemlerle konuşmak için arkadaşlarımın telefonuna sulandığımı şu an utanarak hatırlıyorum.

Açıkçası ne oldu da benim şanlı direnişim kırıldı, çok da hatırımda değil, her zaman için “mainstream” (blogger burada anglosakson olmaya başarısız bir yeltenme daha yapıyor) olan markalardan uzak dura dura, harbiden birbirinden işe yaramaz telefonlar abimden miras kaldıktan veya ailem tarafından bana alındıktan sonra, maaşımı ilk harcadığım nesne olan Sony Ericcsson w580i'mle birlikte üç senedir falan düzeyli bir birlikteliğimiz var. Bütün bu süreç içinde, cep telefonumun benim vücudumun bir uzantısı, kendimi ifade etme şekli olduğunu fark edeli de bayağı oluyor diyebilirim, onca zamandır cep telefonum benim için çoklukla ahbaplarımla vakit geçirmeme yarayan bir yalnızlık eğlencesi olduğu kadar, maç (veya maç muhabbeti) dinlemek için, uzun ve hergün birbirini sıkıcı biçimde tekrar eden servis yolculuklarımın uyku tutmayan bölümlerinde radyo eksen'le veya java oyunlarıyla eğlenmek için de bir vesile.

Öncelikle o Hakkı Devrim'in oynadığı kıytırık telefon reklamlarındaki mal torunlar var ya, onlardan biri de benim, kandillerde, bayramlarda alakalı alakasız benden yaşça büyük insanları arar veya mesaj atarım, ve evet doğru duymuşsunuz, aranmayınca da atar yaparım (yazar burada atarını meşrulaştırma çabasına giriyor).

Telefonun bana müstakil hale gelmesinde, yüklediğim şarkıların, atadığım zil tonlarının ve hatta çektiğim resimlerin hatrı sayılır bir payı var (blogger burada bu davranışın kabiliyetsiz yazarlarda görülen mesaj kaygısının başka bir tezahürü olduğunu okuyucuya çaktırmamaya çalışıyor), birkaç sanatsal fotoyu sizden esirgemiyorum, bu kıyağımı da unutmayın.

Bundan ayrı olarak, ayrıca listede ismi kayıtlı insanların ekserisinin bende resmi de kayıtlıdır, o küçük ekranda ararken veya kim aramış diye bakarken arayacağım kişinin resmini görmek hoşuma gidiyor.

Zil seslerindeyse hikaye daha eğlenceli. Bir ara bokunu çıkarıp aileme ayrı, yakın arkadaşlarıma ayrı, genel olarak ayrı tonlar atamıştım. Aile için seçimim Godfather'ın giriş şarkısıydı (bence o film bir mafya filmi olduğu kadar, bir aile filmidir), fırlama yazlık tayfası aradığında Snatch'ten Hava Nagila çalardı, aynı filmden Golden Brown'la birlikte Zorba the Greek'in Lock, Stock & Two Smoking Barrels'daki versiyonu da bir ara telimi tıngırdatıyordu, görece uzun bir süredirse sadece O Leyli çalıyor, o şarkıyı, sözlerini, Cem Karaca'nın tok sesini, şarkının girişteki ritmini çok seviyorum.

Ama bütün bunlar bahane, ben telefonda konuşmayı seviyorum, canımın hiçbir şey yapmak istemediği, nefessiz kaldığımı hissettiğim zamanlarda, öylesine yakın veya uzak bir arkadaşımı arayıp boş boş konuştuğum veya dert yandığım vakidir, hiç unutmam, pek de hayırsız olarak niteleyebileceğim bir arkadaşım benim için, “bir insanın telefonunun hiç çalmadığı günler olur metus” demişti, “sen o günlerde arayan kişisin.” Öyle olup olmadığını bilemiyorum, bildiğim bunun hayatımda beni en mutlu eden iltifatlardan biri olduğu. Telefonun mesaj fonksiyonunu da aynı yersizlikle, çoğunlukla muhatabından başka kimsenin bir şey anlamayacağı göndermelerle ve kısa metinlerden müteşekkil zincirler halinde kullanırım, hep söylerim hepsinin kafası farklı.

Bundan iki veya üç sene önce gazetede okuduğum bir haber beni çarpmıştı, istatistiklere göre insanlar telefon konuşmalarının fahiş bir oranını üç kişiyle yapmaktaydı. İnsanların bütün o network kafasına, sosyalleşme çabalarına, teknolojinin o paralalde gelişmesine rağmen arayıp arayabileceğiniz adam üçü geçmiyor denebilir yani. Ben de o istatistikten muzdarip olanlardan biri olduğum için, istemsiz olarak, bilhassa canımın sıkıldığı zamanlarda telefonumu kontrol ediyor, eski mesajları goncukluyor, birilerini aramayı aklımdan geçiriyor, sonra vazgeçiyorum. (Vavien'in ana karakterin her mesaj öttüğünde bir heyecanla telefona davranıp, sonra spam masajı atan firmaya -bir kablo firması hatırlarım!- küfrettiği sahneyi hatırlamamak mümkün değil!) Hey gidinin modern zaman meseleleri, neyse beni aşar bu mevzular, ben iyisi mi gidip telefonumu şarja takayım, mazaallah gecenin birinde arar biri de bulamaz...

18 Eylül 2010

Turistik Bir Barselona Gezisi için 'n' Aktivite Önerisi (Hürriyet Kafası)

Mayıs ayında yaptığımız Barselona seferinden tembelliğimden ötürü gecikmiş bir yazı, ağır derecede spoiler içerdiğini yazmama bilmem gerek var mı? (Peki bu malumun ilamı yan cümleyi silmemem için bir neden var mı?) Gezmemiz gereken yerlerin bazılarını vakit kıtlığı vesair sebeplerden gezemediğimizden mütevellit natamam bir Barselona yazısıdır, kusurumuz affola...

“Mes que un club” ve Messi'yi dünya gözüyle gör: İlla bizim gibi şampiyonluk maçına gitmek zorunda değilsiniz canım :) futbol dininin kutsallarından Camp Nou'da Barcelona'yı yerinde izlemek de bir futbol fanatiğini tatmin etmek için yeterli olmalı. Yiğiter Uluğ bir yazısında Barcelona'dan şöyle bahseder: “Bir kulüpten daha fazlası olmak FC Barcelona’nın düsturudur ve Barça ile kıyaslanacak olursa, Manchester United, bir 3.Lig Kulübü gibi görünür. United’ın her hafta BBC ekranlarında yayımlanan ve kendisine adanmış bir hiciv programı yoktur, Salvador Dali’nin bile girmek için başvuracağı kadar prestijli bir resim yarışması düzenlemezler ve Papa’nın 108000 seri nolu sezonluk biletin sahibi olduklarını söyleyerek övünmeleri olası değildir. Kentin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri de kulübün müzesi değildir. (Barça Müzesi’ne gidenlerin sayısı, Picasso Müzesi’ne gidenlerden bile fazladır)” Ben kendimi bildim bileli ofansif futbolu oynamış, Katalan kimliğinin bizatihi bayrak taşıyıcısı olmuş bu kulübü formunun zirvesindeyken şampiyonluğu, Messi'nin biri önümüzde iki gol attığı maçta kazanması, sonrasında yapılan havaifişek şovları, şehrin o karnaval haline tanıklık etmemiz, Barselona gezisini bizim için unutulmaz kılmaya yeter artardı bile. Bu arada, adam harbiden pırpır, stad da harbiden devasa kardeşim, yükseklik korkusu olan biri olarak stada tepeden bakan fotoyu çekerken başım dönüyordu!
Barselonata Plajında Volta At: Barselona'nın en meşhur caddesi La Rambla, önce Americo Vespucci heykeline, o da devamında Barselonata sahiline çıkar, bunu İstanbul ölçeğinde İstiklal'i yürüyüp, Karaköy'den denize girilmesi olarak tahayyül edebiliriz. Kilometrelerce uzanan bir plaj hem şehrin göbeğinde, hem şehrin dışındadır... Huzurun vücud bulmuş hali o sahilde, güneşin altında dakikalarca sahil boyunca yürüyüp terlememek olsa gerek. Biz bi bok yedik denize girmedik, biz ettik, giderseniz siz etmeyin...



Museu d'Historia de Catalunia'nın üst katına çık: ...ve hem sahile, hem marinaya bakan eşsiz manzarayı gör...
La Fonda'da akşam yemeği ye: Plaça Reial'in arkasında, bizim de tavsiye üzerine gittiğimiz bir lokanta, İspanyollar bildiğiniz üzere siesta kafasıyla iki saat ötelenmiş olarak yaşıyor bizlerden, yani mekan on gibi full çekiyor, on iki bire kadar açık kalıyor... Ben kendi çapımda radikal bir karar alıp ördek yedim, ama siz bunu yemediniz değil mi. Vallahi yedim, tavsiye ederim.

La Boqueria'da deniz kabuklusu ye: Ben yemem, sen istiyosan ye :) La Rambla üzerinde atıştırmalık uğrayabileceğiniz, manavlardan ve deniz ürünü satan yerlerden müteşekkil bir pazar burası. Şehrin tamamında, tapas tarzı atıştırmalıklarla beslenme alışkanlığı var, tapasların içinde kalamar da bir seçenek. Kalamar zaten şehirde son derece mebzul ve ekonomik, benim gibi her gün kalamar yese canı sıkılmayacak biri için de bu durum bulunmaz nimet. Az sayıda Avrupa şehri arşınlamış biri olarak, Barselona'nın tüm Avrupa içinde damak tadını en beğendiğim şehir olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. (Paella'yı beğenmedim yalnız, fakat onun da hastası çok, benim deniz kabuklularıyla aram genel olarak iyi değildir, o yüzden sizi yanıltmayayım...)

Avrupalı gibi sokak sanatçılarını izle, Türk gibi para verme: Bence şehrin sokak sanatçılarının performanslarının varlığı, çeşitliliği ve bunların kaliteleri, bizatihi şehrin modernliğinin/gelişmişliğinin kıstası, La Rambla'nın iki tarafına dizilmiş sokak sanatçılarına bakarak, Barselona'nın durumunun hiç de fena olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim...

Faşizmin kurşunlarını gör: Şehrin beni en çok etkileyen özelliklerinden biri, bir soğanın halkaları gibi çok katmanlı yapısı, her bir halkada tarihin farklı zamanındaki halini aynen muhafaza ettiğini şaşırarak görüyorsunuz. Yani bu şehirde tarihi binalar sadece aynen korunmamış, bundanayrı olarak, onların bulunduğu çevre, mahalle, sokaklar, şehir yapısı da günümüze aktarılmış. Soğanın halkalarından biri (cücüğü değil!) Jewish Quarter ismiyle müsemma, Ortaçağ'daki Yahudi gettosunu barındıran, dar sokaklı, halen faal sinagogları bulunduran mahalle. Bunun yanında, Roma surlarını içeren başka bir halka, daha farklı bir mimariyle karşımıza çıkıyor. İşte bu kesişimlerin birinde, Franco'nun muhaliflerini kurşuna dizdiği meydanı ve adını anımsayamadığım kilisenin duvarındaki kurşun izlerini görmeniz mümkün.

Catedral de Barselona'da bir mozayiğe sessizce bak: Şehrin bu en büyük katedrali, klasik Ortaçağ katedrallerinin izlerini taşıyor, şapellerdeki detaylar, camlardaki işlemeler, hepsi yerli yerinde...

Sagra da Familia'nın azametine bakarken bitmiş halini hayal et: Meraklısı olan bilir, Gaudi, şehrin en önemli sembollerinden, son derece mütevazı, derbeder ve üretken geçen sanatçılık yaşamı boyunca, bir Barselona meftunu olarak, sadece şehre hizmet etmiş, haklı ününü bu uğurda kazanmış birisi. “Ustalık eseri” olarak adlandırdığım Sagra da Familia, devasa ölçekte natamam bir yapı, ardılları, öğrencileri tarafından bitirilmeye çalışılmış, hala çoğu Barselonalı yerel sanatçı tarafından kollektif bir eforla üzerinde hummalı bir çalışma yürütülüyor. Dış yüzündeki her bir Gotik heykel, figür Hristiyan tarihindeki bir olayı anlatıyor, detaylarına bakmaktan ve gezmekten yorulduğunuz bir yapı bu. Benim önünde durduğum bir fotoyu seçmemin sebebi size ölçekleme imkanı vermek ki binanın azameti hakkında bir fikriniz olsun.
Casa Mila'nın tepesinde fotoğraf çek: Üstadın kalfalık eseri, yine o farklı tarzı, yaratıcılığı, kullandığı malzemeler, yapılarındaki çizgilerle Gaudi'nin imzası olduğu her halinden belli bir eser...
Park Guell'deki satıcılardan bir hediye al: Şehrin görece dışında yine Gaudi'nin birkaç -zannımca çıraklık!- eserini barındıran büyük bir park burası da, iki adet evi Hansel ve Gratel'deki çikolatadan evlere benzetmiştim. Gaudi'nin yapıları için laf edersem çarpılırım, fakat parkın kendisi için beklentiyi fazla yükseltmemekte fayda var, yine de Park Guell, Sagra da Familia'ya birlikte şehrin en meşhur iki sembolüdür diyebiliriz...
Universitat de Barcelona'nın kampüsüne gir: Şehrin merkezinde, yeşillikler içinde çok uzun cepheye sahip bir kampüs, bunun da fotosunu çekemedim, gugıldan yardım aldım.

Palau de la Musica'da performans izle: Biz buranın ne kadar muhteşem bir bina olduğunu öngöremediğimiz için yapamadık, siz mutlaka yapın. İçinde fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen, saat başı yapılan rehberli turlarla gezebileceğiniz, UNESCO kültür mirasın içinde yer alan bu yapı için internetten bir fotoğraf koyuyorum, kısmetse bir sonraki Barselona gezimde yapılacak işlerin başında orada bir performans izlemek var.


Catwalk'a damsız gir: İkiden önce gitmeyin diyeceğim, sakalımız yok sözümüzü dinleyen olmaz, şehrin en büyük bu ikinci pavyonu, gece iki ila dört arasında daha faal. Gerçi dörtte çıktığımızda sıra vardı, Allah akıl fikir versin, ne diyelim. Ben genel olarak ne Catwalk'u ne de yanındaki Opium'u İstanbul'daki barlarla yarışacak kalitede buldum, ama eksik kalmayın, burayı da görün. Şehrin en büyük diskosu Razz Mataz'sa şehir dışındaymış, orası da artık bi dahaki sefere kısfmetse (Saint-Gut Free bu paragraf benden sana gelsin)


15 Eylül 2010

Havaalanları Şehre Dahil

Çarpacaz'ı ilk açtığımızda, Sinan'a ilk yazımın havaalanlarına dair olacağını taahhüt etmiştim, kısmet bugüneymiş. Niyetim, yurtdışına çıkınca, medeniyetle tanışma fırsatının bahşedilmesinin sorumluluğuyla didaktik yazılar yazan Tanzimat yazarları gibi bilgilendirici bir yazı yazmak değil elbet, kısa uçuş tecrübemde uğradığım durakları yad etmek, hatta bir adım ileri gidersek onu unutmamın önüne geçmek. Aç parantez: Hatırla(n)mak üzerine şunu diyebilirim, yazmamın bir sebebi de evet itiraf ediyorum, yazmanın unut(ul)mamanın en kestirme yolu olduğunu bilmem, ama çiziktirdiğimi dönüp okuduğum zaman sadece yazılanı hatırlayıp geri kalanını unutmaktan da korkuyorum... Ya yazdıklarım da beni takip edenlerde öyle bir etki yaratıyorsa, ileride sadece yazdığım kadarıyla hatırlanacak olursam? Kapa parantez...

Bagajımı yanına alan biri olarak sadece uçağa binerken havaalanında bekler, inişte direk evime koyulurum. İstanbul ölçeğinde bunun anlamı, bu şehirden (genelde tatil gibi hayırlı bir iş için) uzaklaştığım için, bir teneffüs vaadidir. Yani ben İstanbul Atatürk Havaalanı'nda geçirdiğim vaktin çoğunda bu şehirden uzaklaşmayı beklediğim için şehrin keşmekeşini, düzensizliğini, altyapı eksikliğini şaşırtıcı biçimde yansıtan bu havalaanını severim, çünkü burada geçirdiğim her dakikada bu hayatımdan bir süreliğine kurtulmaya daha da yaklaşıyorumdur. İzmir'e indiğimdeyse derhal gideceğim yere (Kuşadası veya İzmir'deki evim) yollandığım için, orada geçirdiğim vaktin çoğu dönüş yolu içindir, yani tatilim bitmiş, elimde bir kitap, bayram veya tatil dönüşü olduğu için kös kös rötar üstüne rötar yiyen uçağı beklerken, takriben on iki saat sonra işte olacağımı düşünür, hat safhada bir asap bozukluğu yaşarım (Alışmak için tatilin son gününü İstanbul'da geçirmek mi, sağolun ben almayayım). Bu sırada havaalanının geri kalmışlığı, köhneliği ve ufaklığı gözüme bir daha çarpar, havaalanının büyüklüğüyle şehrin gelişmişliği arasında kendi kafamda kurduğum tezi bir kez daha hatırlar, kendi kafamda bir İstanbul İzmir kıyasına daha girerim... (Paradoksu fark etmişsinizdir, aslında İzmir Havaalanı'nın tek kabahati beni çok sevdiğimi yerli yersiz zikrettiğim İstanbul'a götürmektir)

İlk yurtdışı uçuşum, kardan uçakların kalkmadığı iki günün akabininde 2006 kışında Kopenhag'a olmuştu. Şu an Migros'larda bile mevcut olan içe doğru açılan sensörlü kapıları ilk kez orada görüp kendimi Magneto zannetmiştim. Bir de adamların tren istasyonu İstanbul metrosu gibi falan değil, harbiden bir alt kattaydı (İstanbul'daki havaalanı metrosu zaten sanırım o zaman faal değildi veya yeni faaliyete geçmişti), onu da oryantalist bir takdirle karşıladığımı anımsıyorum. Onun dışında gördüğüm havaalanları bir elin parmağını geçmez: Manchester'da boydan boya THY reklamının olduğu bir yürüyen merdiveni ışıklandıran mavinin gözümü aldığını, Londra'nın Stansted ve Heathrow Havaalanları'nın sıradanlığını, Köln Havaalanı'na check-in masası açılmadan gittiğimi anımsıyorum. Ha bir de Barselona Havaalanı'ndaki saçmalığı, ki Barselona gezimizin tek falsosudur: Pasaporttan geçtikten sonra, üst kattan alt kata indirmeyen gerizekalı havaalanında üst katta iki buçuk saat mal mal beklemiş ve bana üst kattan bir futbol sahası ebatında gelen alt kattaki alış veriş mağazalarına kurufasulyecinin camına yapışmış bebeler gibi baktıydım.

Lafı çok dolaştırdım, niye bu yazıyı bu vakitte yazdığımı hala merak eden kalmış mıdır? Bir tesadüf... Daha önce yazlıktan arkadaşlarımla aynı uçağı birbirimizden habersiz seçtiğimiz birden çok kez vakiydi, hadi onlar neyse de, biriyle rastlaşmanın gerçeküstü bir hali, ilahi bir takdir olduğuna mutaassıp bir biçimde inanan biri olarak, benle bir daha görüşmeyeceğine yemin billah etmiş birini bunun üstünden 24 saat geçmeden, check-in'den geçtikten sonra yüzünde hınzır bir gülümsemeyle bana doğru gelirken görmem bunlardan daha aşkın bir durumdu... Eh bu da İstanbul Atatürk Havaalanı'ndan başka yerde olmazdı, o şahane dizeden apartacak olursak, havaalanları da şehre dahil zira.

13 Eylül 2010

Şehir Kıyaslaması İçin Bir Girizgah

Murat Belge: Sana soru soracağım tabii, ama önce ben bir girizgahla başlayayım. Moda'da büyüdüm ben, ama ilkokulu bitirince High School'a verdiler.
Orhan Pamuk: Ömer Seyfettin'in "Ben Gönen'de doğdum" demesi gibi. Sen de "Ben Moda'da doğdum" diyorsun. Biliyorsun edebiyatımızda böyle cümleler var.
MB: Moda'da doğdum demiyorum. Moda'da büyüdüm diyorum dikkat edersen, çünkü doğum yerim öyle çok şey değil.
OP: Ankara'da mı doğdun yoksa?
MB: Evet.
OP: Bunu söylemeseydin daha iyi olurdu be Murat!
MB: Zorunlu olmadıkça söylemiyorum zaten.
(Murat Belge ile Nişantaşı Üzerine Sohbet, Manzaradan Parçalar-Hayat, Sokaklar, Edebiyat)

7 Eylül 2010

Uçar gider

Spoiler: Mevzubahis fotolar Çırağan'ın garajından çekilmiştir, foto kaliteleri için kusura kalmayın...




















Yukarıdaki foto götün götün yanaşılmış bir Mercedes Maybach'ın arkadan görünümü, plakadaki CPK, Çırağan Palace Kempinski'nin kısaltması olsa gerek, zira araç Kempinski Otel'in özel aracıymış... 0-100'e programında araç incelenmiş ve fiyatı 1M € olarak belirtilmişti, "çak Celal" diyorum sadece. Meraklısına birkaç not: 62s modelinde Max tork 1000 Nm, motor 12 silindir, motor hacmi altı litre olarak belirtilmiş, site için: http://www.maybach-manufaktur.com





















Bu da onun birkaç metre arkasına park etmiş Ford'un C sınıfı bir aracı (C-max veya S-max olabilir), hasbelkader Ford'un Avrupa'daki iki ürün geliştirme merkezinde bulunmuş bir Ford'çu olarak böyle bi plakayı ne gördüğümü ne duyduğumu belirteyim, Avusturya plakanın sahibi arkadaş, sen nasıl bi kodamanmışın öle...