30 Kasım 2010

İstifrah

Müdavimlerim de onaylayacaktır, yazı yazmak bizatihi konu olarak üzerinde kalem oynatmaya değerdir benim için. Niye yazıyorum? Nasıl yazıyorum? Bazı toplara niye hiç girmiyorum? Yazdıklarım ne kadar sansürsüz? Hepsine muhtelif vesilelerle değindim de aslında ama hala tatmin edici cevap verememişim gibi gelmiyor değil...

Öncelikle kıyıda köşede kalmış konularla ilgili didaktik yazılar yazma merakım olduğunu itiraf edeyim, ben şahsen Stockholm'e giderken bir nasıl yapsak da gezsek yazısı çok aradım fakat bulamadım, biz çektik başkası çekmesin di mi Güntekin? Bu tema, ister istemez bu tip gezi yazılarının başka bir alana geçişkenlik göstermesine vesile oluyor: Tavsiye yazıları. Şurada şu kebapçı açılmış diye sufle vermek, sakın Nou Camp'ta maça gitmeden Barselona'dan dönmeyin diye caka satmak, Kıskanmak iyi bir uyarlama mıdır diye aklımın ermediği konulara girmek bu kategoriye dahil...

Yine de yazı yazmak benim için temelde bir vicdan meselesi- Her ne kadar kendime mukayet olmaya çalışsam da, yazı yazarkenki o memleket kurtaran üslup ve blogun tepesindeki manasız cümle sanırım buradan geliyor. Ciddi konularda genellikle kimsenin görmediğini gördüğümü zannederek bir haksızlığa isyan etmenin öfkesi ile yazdığım çok sayıda yazı olduğunu biliyorum. Politik konuları bloguma malzeme etmekten imtina ettiğimi düşünürseniz, bu üslubun daha çok bireysel siyasete, “küçük insan”ın meselelerine, yani benim gibi birinin günlük meşgalelerine sirayet ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Beslendiğim bu öfke sayesinde, kafamı bozan bir mevzuda bitirmeye çalıştığı şiirinin son dizesi birden ilhamla kendisine bildirilen amatör şairler gibi, gözümün önüne birkaç tema ve cümle geliyor ve “hah” diyorum, “bunu yazmam lazım, yoksa başkası yazmaz”. Hayatının bir evresinde yazı yazmış biri, bu zehri kusması gerektiğini bilir. Sizi iğrendirmeden kusma eylemi hakkında düşündürmek istiyorum: Kontrol edemediğimiz, istemsiz ama bizi rahatlatan bir harekettir, gördüğümüze dayanamayıp hemen sifonu çeker ve pirupak halde hayatımıza devam ederiz. Bulantınız geçtiyse bunun yazınsal alandaki izdüşümünü düşünelim: Uç uca eklenen, dibine kadar samimi ve kontrolsüz, doğaçlama desek günah yazmayacak kurgudan yoksun cümleler... Peki kurgudan yoksun bir metin hiç edebi olabilir mi? Ama işte vaat rahatlama olunca bu günahı da işliyorsunuz- veya ben işliyorum desem daha doğru...

North Shields'da başıma gelen olay bir “yazmazsam olmaz”dı, toplumun din algılamasıyla ilgili sayfalarca yazı yazılabilir sırf o olay üzerinden. Bir de benim mutlaka bahsetmek istediğim ama ondan yazı çıkaramayacak kadar kabiliyetsiz bir yazar olduğumu hatırlatan bazı ufak “şey”ler var, mesela mesela... Cahilliğe gel -Cem Karaca'nın yürek dağlayan Herkes Gibisin şarkısının sözünün Nazım Hikmet'in şiiri olduğunu yeni öğrendim. E şimdi bunu gel de yazma kardeşim! Bu ve üzerinden yazı devşiremediğim başka hinlikler için bir adet tivıtır hesabına arz olduk, bu kadar numarayı onun promosyonu için yaptığım pek belli olmuyordur umarım: http://twitter.com/metusmehmetus

22 Kasım 2010

Stockholm Soğuğu

Uçak kalkmak üzereyken daha önceden kendimize sormamız gereken soruyu Sinan sordu: Neden İsveç? Cevabını o zaman da bilmiyordum, hala bilmiyorum, Stockholm'ü niye beğendiğimi bilmediğim gibi. Stockholm bana her zaman vaatkar bir şehir gibi gelmişti sadece. Sinan bu soruyu sorduğunda vizeme başvuralı sadece iki gün olmuştu. Zaten ben tefeci olarak adlandırmakta beis görmediğim vize aracısı kurumda sıra numarası veren kızın lafını dinleyip öğleden sonraya sıra alsaydım, veya başvurumu kabul eden adamın “valla bilader vizen yetişmez, yalvarır alırım diyorsan randevunu alayım” sözünü kaale alsaydım veya çok iyi niyetli bir konsolosluk hizmetiyle karşılaşmasaydım, vuslat başka baharaydı... Yoksa kışa mı demeliyim?

Stockholm'e dair anlatmaya havadan başlayacağım. Kardeşim o nasıl göt kesen bir soğuktur! Yani hadi güneş ısıtmıyor, niye üç buçukta batıyor? Her Şey Çok Güzel Olacak'ta Mazhar Alanson'un dediği gibi “buraların güneşi bilmediğimiz bir güneş Altan” Dışarı her çıkışımızda “abi hava kırılmış yahu” diye birbirimiz telkin ediyor, yarım saat kadar yürüdükten sonra tutmayan uzuvlarımızı saymaya başlıyorduk. Dördüncü gece biz girecek pavyon ararken kar yağmaya başladığında dedik bu sefer kırılır. Hee kırılır kırılır bekle sen.

Bu hava durumunun şehir üzerinde depresif (ülkedeki yüksek intihar oranı üzerinde etkisi var mıdır?), yeşil alanları kısıtlayan, Sinan'ın deyimiyle şehri yoran bir etkisi olduğu kadar, şehrin karakteri üzerinde bir izi var: Bu şehirde alış veriş merkezleri benim gördüğüm başka herhangi bir şehirle kıyaslanmayacak kadar çok, bu her ne kadar düşününce mantıklı olsa da, mesela Barselona'dan daha fazla alış veriş merkezi görmek, benim için yine de şaşırtıcıydı. Şehrin sakinleri gezmek için en iyi zamanın yaz vakitleri olduğunu söylüyor, o zaman yirmi saate yakın gündüzler, kanalların arasından tekne gezileri vs şehir çok eğlenceli bir hal alıyormuş.

Şehirde yaşayan Türkler ekseri olarak Konya Kululu, diyebiliriz ki Belçika için Afyon Emirdağ neyse, Stockholm için Konya Kulu odur. Türkler hakkında intiba olumlu değil pek, biraz kara kafalı olarak algılanma durumu mevzu bahis.

Stockholm'ün üzerine kurulu olduğu on dört adadan merkezdekine Gamla Stan deniyor, nam-ı diğer Old City, tarihi ada kafası. Biz de bu bölgede Archipelago Hostel diye bir hostelde kaldık, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ada köprülerle diğer adalara bağlanıyor, şehrin en işlek sokağı olan Riksgatan ve Drottning'e (İstiklal kafası) kemerlerin altından geçerek gidiyorsunuz.

Kraliyet Sarayı (Royal Palace) tam bir hayal kırıklığı- dışarıdaki heybetli yapıya paradoksal olarak içeride hiçbir numara yok. Buna bitişik olan Nobel Müzesi'yse bizim gezimizin en hoş sürprizlerindendi. Nobel Ödülleri Alfred Nobel'in anısına İsveç tarafından veriliyor. Adaylar her sene ocak sonu belirlenip ekim başında kazanan açıklanıyor, törense aralık ayında İsveç Belediye Binası'nda kraliyet ailesinin ve seçici kurulun da katılımıyla dağıtılıyor, alın size belediye binasını görmek üzere bir bahane. Buna Barış Ödülü hariç, o ödül Norveç'te veriliyor, ki eskiden Norveç İsveç'e bağlıymış. Barış Ödülü'nden ayrı olarak, Nobel ödülü ekonomi, kimya, fizik, tıp, edebiyat dallarında veriliyor. Müzeyi rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz, bize denk gelen rehber, İngilizce'yi mükemmel akıcılıkta konuşan, o sene dağtılan ödüllerin içeriğine derinlemesine vakıf, sorulara direk cevaplar verebilecek kadar açık sözlü biriydi. Ödüllere ilgili tartışmalar arşivleniyor ve elli yıl boyunca bu arşivler açıklanmıyormuş. Buna aday listeleri de dahil, fakat seçici kurulu oluşturan Kraliyet Akademisi'nin on sekiz üyesinin kimler olduğu belli. Güncel bir not, bu seneki Barış Ödülü Çin'de bir düşünce suçlusuna verilmiş, kendisi hapiste olduğu ve ailesine de Çin Hükümeti tarafından çıkış yasağı konduğu için ödülü kimin alacağı şu an itibarıyla belirsizmiş, Çin Hükümeti tamamen Kraliyet Akademisi'ne savaş açmış ve büyük bir boykot kampanyası başlatmış durumda. Nobel deyince Türkiye'de akla geleni sorduk: Edebiyat ödülünde politik kaygılar gözetiliyor muydu, pozitif bilimlerdeki kadar ölçülebilir bir durum olmadığı için, subjektif kaygılar ödülde etkili miydi? Büyük bir özgüvenle “kesinlikle hayır” diye yanıtladı sorumuzu mihmandar -ki bu dalyan gibi delikanlıya artık mihmandar diyebiliriz- sonuçta fizikte de topluma sağladığı yarar gözetiliyor, bu da en nihayetinde tartışmalı bir kavramdır, edebiyat ödülleri tamamen kaliteye göre belirlenir minvalinde bir cevap verdi. Pası aldım, şutu çektim: “Tolstoy'a niye verilmemişti, yoksa onun eserleri yeteri kadar yetkin bulunmamış mıydı?” “Sadece Tolstoy değil, Virginia Woolf, James Joyce da ödül alamadı, ve haklısınız, Tolstoy her zaman en büyük tartışmalardan biri olmuştur” diye cevap verdi çocuk. (Cahilliğimi mazur görün üç yazarı da hiç okumadım, ama en çok James Joyce şaşırttı beni, çünkü Orhan Pamuk'a ödül verilirken yapılan kısa açıklamada, Pamuk'un İstanbul'u anlatmasında James Joyce'un Dublin'i anlatışına bir atıf vardı.) En sonunda taarruzlarımızdan usanınca, jüri tarafından belirlenen her ödül kadar burada da subjektiflik var diyerek ustaca bir manevrayla sıyrıldı bizden. Tabi Nobel Edebiyat ödülü demişken Jean Paul Sartre'ı anmamak olmaz, kendisi yaşamı boyunca tüm ödülleri reddettiği gibi, bunu da reddetmiş (Frankofon işte!), hatta aday gösterildiğini öğrenince, Le Figaro'da yayımlanmak üzere seçilmesi durumunda kabul etmeyeceğini ilan eden bir yazı kaleme almış, akademi de açıklamasında Sartre'ın ödülü kabul etmeyeceğini bildiklerini ama bunun onun ödüllendirilmesine mani olmadığını belirten bir açıklama yapmışlar.

Genel olarak müzelerde görevlilerin tutumuna, müzelerin tasarımlarına, müzelerin interaktif sunumlarına saygı duymayan çarpılır alimallah. İnteraktifliğe bir örnek olarak sergilenen enstrümanların yüzde doksanının kullanılabildiği Müzik Müzesi'ni verebiliriz, bu interaktifliğin bir tezahürünü de aşağıda teşhir ediyorum, yok performans benim değil efendim, bende ne gezer öle kabiliyet...

video

Yazı uzadıkça uzuyor, nolduk hooop anlatmazsak içimizde kalacak üçüncü müzemize geldik, 1628'de batmış ve üç yüz otuz üç sene suyun dibinde kaldıktan sonra çıkartılmış bir geminin sergilendiği Vasa Müzesi. Buna da kıyın paranıza gidin (böyle dedim ama Stockholm City kartına ulaşım da bu tip müzeler de beleş, hesabı doğru yaparsanız iyi tasarruf edebilirsiniz) Gidin ki devasa boyutta bir geminin yapılmasına mı şapka çıkarırsınız, yoksa bunun hangi teknolojiyle tek parça olarak su üstüne çıkarılması üzerine mi kafa yorarsanız, güzel manzaralı restoranında mı soluklanırsınız, yoksa adamların müzenin ziyaretçileri için hazırladığı simülasyonlarda batmayan gemiler mi tasarlarsınız, siz karar verin.

Vasa Müzesi ve vaatkar ama bizim girmediğimiz Nordska Müzesi, Gamla Stan'ın doğusuna tekabül eden Djurgarden'da. Yine vaatkar bir başka müze Östasiatiska ve etrafındaki birkaç müze Skeppsholmen'de konuşlanmış durumda, burası doğal güzellik kabilinden Stockholm'ün etkileyici kısımlarıydı. (Yok o doğal güzellikleri kast etmedim sayın okuyucu, onu da anlatıcaz, merak etme)
Ama önce diğer kamu binaları. Gündüz turist olarak içeri buyur edilmeyince, bastık parayı (40 SEK yani İsveç Kronu karşılığı 8 TL, aman ne para!) operaya gittik kardeşim. Yersen. Ben zaten operaya gitmeden şaapamıyorum, gözüm açık dönüyorum şehirden. Burası da çok etkileyici değildi, her bakımdan (sahne boyutu, orkestra büyüklüğü izleyici kapasitesi vb) Viyana'nın yarısı kadar diyebilirim. Tabi benim beğenmememde dilin İtalyanca olduğunu kırk beşinci dakikada anlayacak kadar cahil olmam ve yanımda adını vermek istemediğim arkadaşın horlaması etkili olmuş mudur, bilemem. Şaka bir yana karşılaştırdığım örnek tabi ki AKM falan değil, Viyana'daki salon, yani haksızlık etmenin lüzumu yok. Tiyatro binası da keza on numara bir yapı, görmekte fayda var, biz yine dıştan gördük...
Neyi atladım? Kiliseler. Niye atladım? Yok çünkü, var olanlar etkileyici değil, bilhassa Gent ve Brugge gibi iki etkileyici açık hava müzesinden sonra burası iyice yavandı, yine de Pakistan için gördüğüm yardım çağrısınaysa helal olsun diyorum, gidecek Diyanet İşleri gavur ellerindeki bir felaket için para toplayacak, neeerde o günler...

Biraz tıkınmadan bahsedelim, şehrin genel olarak pahalı hali restoranlara da haliyle sirayet etmiş durumda, Salu Hall İstinye Park'ın çarşısına benzer bir çarşı, oranın atmosferi fena değildi, karides ürünlerini beğenerek yemiştim ki kuzey ülkelerde yaygın olan soğuk yemekle pek aram yoktur. Ayrıca alkol konusundaki yasaktan da bahsetmem lazım, devlet %3,5'un üzerinde alkol içeren ürünlerin satışının tamamını tekeline almış durumda ve bu tip yerler yedide kapanıyor, bu açıdan tedarikli gitmenizde fayda var, zira mekanlarda alkol ucuz değil. İsveç'te sürprizler bitmiyor anlayacağınız...

Geldik sonuç kısmına: Gece hayatı. Hafta içleri tırttır, fazla tırmalamayıp beklentiyi yüksek tutmayın. Haftasonu güzel yerler paralıdır, gireceğiniz yere on birde girmiş olun, bizim gibi bir saat tipide dolaşıp heder olmayın. Södermalm ve Kungsholmen tarafında güzel barlar mevcut, bizim beğendiğimiz İndigo, üç sap damsız girebildiğimize hayretler ettiğimiz ve hakikaten yıkılan Leroy, dışarıdan tam bir pavyon görüntüsünde olan Bernds, lounge kafası için Orange şehrin hiç de fena olmayan mekanları. Eh barların içinde türlü doğal güzellikler de var, daha n'olsun!

15 Kasım 2010

Zamansız Bir Tebrik

İslam aleminin iki bayramı da dinen bayram namazıyla başlar, aksiliğimin depreştiği zamanlarda bu kurala pek itibar etmeden gün döner dönmez mesajla bayramımı kutlama nezaketi gösterenleri terslediğim konusundaki riyayetler, maalesef doğrudur, fakat bu bayram sabah vakti İskandinav diyarlara yollanacağımdan mütevellit herkesle bayramlaşmak kısmet olmayabilir, dolayısıyla her zaman kızdığım bir davranışı ben göstereceğim...

Sema, Arapça sin-mim-ayn kökünden türetilmiş, Arapça'dan İbranice'ye Şema olarak geçmiş bir kelime, "dinlemek" anlamına geliyor. Hz. İbrahim, Allah duasına cevap verip (duasını duyup) ona ileri yaşta bir çocuk verince, oğluna İşma-el adını koymuş, "Allah işitti" manasında.* İbrahim'in duasını işiten Allah, İbrahim İsmail'i kurban etmeden onu bağışlamış da. Allah sevdiklerinizi size de bağışlasın, bayramınız mübarek olsun.

*Kelime-baz-I, Sevan Nişanyan

9 Kasım 2010

Beşiktaş'ın Çocuğu Allen Iverson

90ların sonundan 2000lerin ortasına kadar NBA'in “franchise” tabir edilen oyuncularının başında gelen Allen Iverson'ın (bu yazının geri kalanında takınılacak NBA yazılarında da geçen yavşak Amerikan aksanlı üslup uyarınca kendisinden AI olarak bahsedilebilir) Beşiktaş'la görüştüğü haberin bağlantısını en yakınımdakilere yollayıp üzerine espriler türettiğimizi hatırlıyorum, şu ansa tüm o yaratıcı espriler “Beşiktaş'ın çocuğu Allen Iverson” tezahüratının yanında kötü bir fıkra gibi kalıyor. AI, benim için tüm zamanların bir numaralı oyuncusuydu, Jordan'lar, Vince Carter'lar, Kobe'ler falan hikaye. (Tüm zamanların takımı da Payton'lı, Kemp'li 97 finalini oynayan Seattle'la, Larry Brown'un coachluğunu yaptığı 2006 finalini oynayan Detroit)



Kendine münhasır bir tarzı olan bir point guard'dı AI, 1.83 boyunda, (az önce bir yorumcu 6 feet'in NBA için psikolojik bir sınır olduğundan bahsediyordu), seksen küsur kilo, fizik olarak olan çelimsizliğine rağmen çabukluğu ve süratiyle driplinglerle rakip savunmanın dengesini bozan skorer bir point guard... Her yenen basketten sonra, hızlıca gidip baskete cevap vermesinden ötürü lakabı “the answer”dı. Sokaktan gelen, hapis cezasına çarptırılmış biri olarak sokak tarzı bir basketbol oynuyordu, ki NBA'de bu tarz o zaman prim yapıyordu, ne de olsa NBA sırtını, büyük yıldızlara, fiziksel olarak rakibinden üstün franchise atletlere, bireysel olarak rakibi ekarte ede ede dikey olarak yükselmenin mümkün olduğu rekabetçi Anglosakson kültüre yaslıyordu. Çok yürekli ve fedekar tarzı, kısa zamanda basketbolseverlerin sevgisini kazanmasına yetti, 13 kere All Star ilk beşine seçilmesini, taraftarının bu teveccühüne borçluydu, geçen sene kendi takımında ilk beş oynamıyorken, maçların yarısını kaçırmışken bile ilk beşin halk oyuyla seçildiği Doğu takımının en çok oy alan oyuncusuydu. 2004te Rüya Takım özel maç için Abdi İpekçi'ye geldiğinde, LeBron'lar, Carmelo Anthony'lerin AI'ın yanında sönük kaldığını hatırlıyorum. Tarzı saha dışında da farklıydı, “i don' wanna be MJ, i don' wanna be Bird” diye konuşuyor, tarzı, dövmeleri, rap kültürüyle aykırı haliyle medyaya yeteri kadar malzeme veriyordu. Devamlı topu eline isteyen, topu paylaşmayı sevmeyen, takımın etrafında kurulduğu adam oldu, bu süreye dört sezon sayı krallığı ve bir normal sezon MVPsi sıkıştırdı.

Ama, gün geldi devran döndü... NBA'in belki en çok darbe alan, en çok faule maruz kalan oyuncusu, yıllar içinde fiziksel ve mental olarak yıprandı. İlk başlarda sorun yaşadığı ama sonra beraber NBA finaline çıktığı coachu Larry Brown Detroit'le yeni bir efsane yazarken, o önce 76ers'daki başrolü bir başka AI- Andre Igoudala'ya bıraktı, sonra bunu hazmedeyip Denver Nuggets'a gitti, ama oranın da horozu Carmelo Anthony'di. Kariyeri düşüşe geçmeye başlamıştı, artık NBA'de Steve Nash gibi, Jason Kidd gibi, Tony Parker gibi takımı oynatan point guardlar tercih ediliyordu, yıllar içinde NBA, Avrupa basketbolunun da etkisiyle bireysellikten ziyade daha çok pasa, sert savunmaya ve hücumda dış şuta dayalı basketbolun oynandığı bir forma dönüştü (Phil Jackson'ın üçgen hücumu hala şampiyon, o ayrı). Ne de olsa o Avrupa sosyal demokrasinin, sendikal hakların anavatanı olmasının basketboldaki izdüşümü olarak takım savunmasına, pas organizasyonuna ve daha az spektaküler hareketlere dayalı bir basketbol geliştirmişti.

Beşiktaş, Dünya Kupası'nda Türkiye'ye dönen ilgiyi son derece akılcı kullanarak Allen Iverson'ı napıp edip getirmeyi başardı, onu beyazların arasında kocaman tebessümüyle görmek benim için Al Pacino'yu Ezel'de görmekten farksız, napıp edip askere gitmeden bir maçına gitmek, onu dünya gözüyle görmek istiyorum. “The answer” törende biraz tutuk gibiydi, yirmi bin kişilik salonlardan, kazanılan on milyonlarca dolarlardan sonra üç bin kişilik bir salonda, en son ne zaman şampiyon olduğu kimse tarafından hatırlanmayan ve kurulduğundan beri ülkeyi hiçbir zaman Euroleage'de temsil edilmemiş bir takımda oynayacak, onun kariyeri için çok da parlak bir son sayılmaz. Yılda 2M€'dan iki yıllık bir sözleşme imzalanmış, onun 4M€'ya ihtiyacı olduğunu hiç zannetmiyorum, AI sanırım bir kez daha kendine bitti diyenlere sahada cevap vermeye çalışacak.

7 Kasım 2010

Belçika Dersleri

Etrafımdaki insanların çoğu daha uzun ve vaatkar Kurban Bayramı tatilinden mütevellit, 29 Ekim'de evde pineklemeyi seçtiler, eh tatilin atalet'le aynı kökten geldiğini hesaba katarsanız, geç uyanmalar, uzuun kahvaltılarla geçirilmiş dört günlük tatil de zannımca zayi edilmiş sayılmaz, fakat acar blogger'ınız, yemedi içmedi Belçika denen daha çok haber bültenlerinde tamamlanan temaslarla maruf ülkenin en bilinen üç şehrini, Brüksel, Gent ve Brugge'ü ziyaret etti. Aranızda başıma ne cenabetliklerin geldiğini merak edenler veya gitmeyi düşünenler varsa, işte size Belçika dersleri:

Şehir merkezinde yirminci yüzyılda yapılmış bina bulamazsın, boşuna arama: Bilhassa Gent ve Brugge için doğru bir önerme, bu şehirlerdeki birçok yapı Unesco kültür mirası kapsamında korunuyor. İlginçtir binaların üzerine hangi yılda yapıldığı da nal gibi kazınmış. Brüksel'deyse NATO binası ve Avrupa Komisyonu gibi estetik fakiri binalar mevcut. Bununla birlikte tüm Belçika'da havaalanı hariç Starbucks yok, ve hatta sanırım Brugge'de McDonalds/Burger King gibi fast food lokantaları bile yok. Brugge ve Gent'in efsunu, zaten turiste tarihin dondurulduğu hissi yaratmasında, gezerken açık hava müzesi kafası böyle bir şey olsa gerek diyorsunuz.
Şehrin alametifarikasını arıyorsan saat kulesine git: Şehrin meydanında bulunan, en yüksek binaları, şehirlerin ortaçağdan kalan saat kuleleri. In Brugge'ü izlemiş olanlar Brugge'deki kuleyi anımsayacaktır, paranla rezil olmak deyiminin ne menem bir şey olduğuna dair merakınız yoksa sakın çıkmayın Brugge'deki kulenin tepesine, üç yüz küsur merdiveni tek tek ve spiral bir rotayı takip ederek çıkınca gördüğünüz manzara çok da matah değil. Buna mukabil, Gent'teki saat kulesineyse, mutlaka çıkın, dipdibe yapılmış kendine münhasır devasa yapılara aynı yükseklikten bakma fırsatınız olacak. Gent meydanı bu kadar haşmetli yapıları (kiliseler ve saat kulesi) bitişik olarak barındırması bakımından benim için gayet şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Bir dipnot düşmem lazım, hatta bunun için geç bile kaldım: Büyük katedralleri, işlenmiş vitrayları, içlerindeki şapelleri severim. Bunlara ve Hristiyan dogmasına (Katolik dogması olarak okuyun lütfen) ilgi duymayan biri için bu şehirler parıltısını kaybedebilir, ben önden uyarmış olayım...

Belediye saraylarına gir: Benim hemen her Avrupa şehrini gezerken ifa etmeye çalıştığım bir ritüel, tiyatro, opera ve belediye gibi kamu hizmeti veren binaları mümkünse gezmek, şehirdeki en estetik mimariye sahip yapıların buradan çıkabildiğini birden çok Avrupa kentinde (Viyana, Köln, Kopenhag...) müşahade etmiştim. Brugge'deki belediye binasını da bayağı beğendiğimi söyleyebilirim, binanın dış cephesine o kenti yönetmiş derebeylerin/yöneticilerin heykellerinin de yapılmış olması, bence binaya ayrı bir estetik katmış.


Ara sokaklara sap: Salt size gösterileni değil, şehrin o turistik kabuğunun arkasını da görmek için, şehrin ara sokaklarından yürümek eğlenceli gelmiştir bana. Bu bağlamda Gent, henüz turistik bir yer olmadığını, ara sokaklarının bakımsızlığı ve köhneliğiyle gösterirken; Brugge, sadece meydanı makyajlanmış bir butik şehir olmadığını, ara sokaklarındaki evlerin pastel renkleri, yeşilliğin meydana olduğu kadar uzak sokaklara da nüfuz etmesiyle ispatlıyor. Bu açıdan demokratik bir şehir olduğunu, tren garıyla şehrin meydanını yürümüş biri olarak, sokakların git gide güzelleştiğini ama asla bir döküntülüğün söz konusu olmadığını söyleyebilirim sanırım. Brüksel ise, sanırım başkent olmanın da dezavantajını yaşayan bir yer olarak, Gotham City'den çıkma binalar, gettolaşmış mahalleler ve görece yüksek apartmanlarla hem Brugge'e hem Gent'e kıyasla daha az sevimli. Bu ahkamları keserken kesin ifadelerden imtina etmeye çalışıyorum, zira ne kadar bilinçliymişim havası yaratsam da ben Belçika'yı gündüz vakti ve elimde haritayla gezdim, bunu akılda tutmakta fayda var...

İçinden nehir akan şehirden zarar gelmez: Suya medeniyetin arasındaki doğrusal ilişkinin bir sağlamasını Brugge'de yapabilirsiniz, şehirdeki en klasik turistik aktivitelerden biri de olabilir, ama hava müsade ederse, bence motorlu teknelerle tur atmadan dönmeyin. Bu turu geziniz bitmeye yakın atarsanız, yürüdüğünüz yolları bir de suyun üzerindeyken görebilir ve şehre farklı bir perspektiften bakabilirsiniz.


Midyeyle doyulur mu dedim, yedim doydum: Belçikalı kuntaların bazı meşhurları var, listeye yemek kabilinden çikolata, waffle (Abbas Abi'ninkinden daha farklı) ve suda haşlayıp sosla servis ettikleri midyeleri yazılabilir, ki sonuncunun tadı beni pek açmadı. Brugge'de rastgele oturduğum iki lokanta da başarılıydı, biri meydanın arkasındaki lokantalardan, adını almayı unuttuğumu esefle fark ediyorum, diğeri de “De Wiijngaard” olarak bilinen rahibe manastırının köşesindeki “La Dantelliere”.

Trafik berbattır, tren veya metro kullan: Tabi aldığın bilet doğrudan mı yoksa aktarmayla gitmek istediğin yere gidiyor, bunların sana görevli tarafından söyleneceğine dair bir hüsnü zannın olmasın, bu bilgiyi kendin kontrol etmen gerekiyor. Yoksa kendini inmen gereken durağı üç durak önce geçmiş Belçika'nın taşrasına doğru giderken, öküzün trene Belçika'da da Türkiye'deki gibi baktığını müşahade ederken bulabilirsin. Bütün bunlar çekinip soru sormazsan başına geleceklerdir, yine de bindiğin trenin bozulması için benim cenabetlik seviyeme uğraşman gerekecektir, hiç boşuna uğraşma, cenabet olunmaz cenabet doğulur.

4 Kasım 2010

Çoktan beri seçmeli olan bir soru

Tüm bildiklerinizin, öğrendiklerinizin, tembihlendiklerinizin aklınızdan çıktığı anlar vardır. Özünüze, bastırılmış ve herkesten sakladığınız korkularınıza, batıl inançlarınıza, hiçbir zaman itiraf edemediğiniz kusurlarınıza rücu ettiğiniz, normal zamanda sığınmadıklarınıza sığındığınız, kontrolü kaybedip özünüze döndüğünüz, hatta ilkelleştiğiniz duygusuna kapıldığınız anlar... Ben o anlardan geçtiğimi lisede hocamın gözümün içine dosdoğru bakarak sorduğu sorunun kulağımda bir kez daha yankılanmasıyla anlarım: Ne pahasına? Burnumda sıcaklık hissedip elimi burnuma gayriihtiyari götürdüğüm anda elimin bir anda kırmızıya boyanması vakasının yalnızken başıma geldiği üç seferde de, kanayan burnuma tampon yapmamın akabininde hissettiğim ilk duygu, sorduğum ilk soru budur.