11 Ağustos 2011

Uyduruk

İşe yeni girmem hasebiyle şirketin dergisinde ve ilan panosunda yayımlanmak üzere kendimi anlatan bir şeyler çiziktirmemi istedi İK, şirket emirlerine karşı malum boynumuz kıldan ince bu kapitalist dünyada. Bu şaheserimden mahrum kalmanıza gönlüm elvermedi, hem profil yazım çok uyduruktur, bilvesile onu tashih etmiş oluruz, bu bi tık daha az uyduruk bi yazı oldu sanırım.

Arada Sırada

İyi yazdığım söylenir eş dost tarafından, ama kendimden bahsetmekte pek maharetli sayılmam, bir kere daha deneyelim: Tevellüt 1984, 9 Şubat. Memleket Nazilli. Hani şu meşhur (ve meş’um!) şarkıda bahsedilen gidip görülmeden bizim olan ama nasıl bizim olduğuna aklımın bir türlü ermediği yerler var ya, o şekil Aydın’ın kendi halinde bir ilçesi işte. Benim kendi halinde memleketimin kendi halindeki çocukları -nedendir bilinmez- okumaya pek meraklı olur, ben de onlardan biriy(d)im, yirmi yıl önce tanıştığım ve burada şirket kredi kartı almak için masasına gidince dumur olduğum arkadaşım Enis buna şahitlik edecektir sanırım. İlk evden çıkışım okuma bahanesiyle on beş yaşımdayken oldu, birheves Aydın Fen Lisesi’ne gittim, o zaman yeni bir okuldu. Yatılı okul, evden erken yaşta çıkmış olmak, bunların hepsi kişiliğimin erken yaşta gelişmesinde tesirli oldu, geri dönüp baktığım zaman aldığım en isabetli kararlardan birinin o olduğunu düşünürüm hep. Sonra 2002’de üniversite sonuçları açıklandı: Boğaziçi Makine, ver elini İstanbul. Okulumu, çoğulcu yapısını, oradaki anılarımı, arkadaşlarımı severim. İstanbul’u da. İstanbul bir gayya kuyusu, bir derya, nefes nefese yaşadığınız bir macera, Nedim’in dediği üzere “bir sengine yekpare acem mülkü feda”. İstanbul’a elini veren kolunu kaptırır malum, dokuz sene aldı geri gelmem. 2006’da beş ay Danimarka macerası var, Erasmus programı yoluna. Sonra 2007’nin ağustos ayında Ford Otosan’ın –yine- yeni kurulan Gebze’deki Ürün Geliştirme Merkezi’ne adımımı attım. Meğersem adım attığım kübikte Fatih Tabak da varmış. O bir adım vesilesiyle tanıştık. Arkadaş olduk. Dost olduk. Bu şirketi seçmemdeki bana en önemli referanslardan biri Fatih oldu. Orada Powertrain ekibinde Egzoz ÜG mühendisi olarak geçen hakikaten acısıyla tatlısıyla üç yıldan uzun bir süre sonunda 2010 aralık ayında devam etmekte olan yüksek lisansımı da dondurup gemileri yaktım, askere gittim. Askere kışın gidilirdi. Kışın soğukta giyinebilirdin, ama yazın sıcakta napacaktın? Tamam da böyle dedik diye Kars’a da gidilmez ki kardeşim! Kars’ın Şahnalar köyünde, Ermenistan sınırına yirmi km mesafede bir hudut taburunda yaptım askerliği. Sonra… Sonra 2011 mayısında askerliğim bitti. Mülakatlar, teklifler, dönsek mi İstanbul’dan falan derken kendimi şu an bu yazıyı yazarken buldum.

Hep kendimden bahsettim, aah yazının konusu buydu değil mi unutmuşum. Boş zamanlarımda naptığım sorusuna gelelim… Okurum, daha çok tarihle, modernleşmeyle ve edebiyatla ilgili şeyler. Oynarım, daha çok futbol, pek yetenekli olmasam da. (Tavlayı iyi oynadığım yönündeki rivayetler de sahihtir, Ceren’e sorabilirsiniz.) İzlerim, envayi çeşit film, son zamanlarda biraz randımanım düştüyse de. Bazen de yazarım, arada sırada, böyle şeyler işte.

Hiç yorum yok: